Çamurlu ayakkabılar ve hesapsız sazanlar
- Dünya üzerinde ne zaman insan, mülkiyet ve hudutsuz bir kurnazlık bir araya gelse, ortaya tarihin en ironik ve ders verici sahneleri çıkar
- Günlük hayatın o sıradan akışından sıyrılıp, köyün tepesindeki eski tahta ambarın etrafında kurulan bu küçük sahneye odaklanalım
Dünya üzerinde ne zaman insan, mülkiyet ve hudutsuz bir kurnazlık bir araya gelse, ortaya tarihin en ironik ve ders verici sahneleri çıkar. Günlük hayatın o sıradan akışından sıyrılıp, köyün tepesindeki eski tahta ambarın etrafında kurulan bu küçük sahneye odaklanalım.
Buram buram Anadolu kokan, neşeli ama bir o kadar da o "akıllı geçinen" safsataları deşifre eden bir olay örgüsü var karşımızda.
Ortada masumiyet falan yok; aksine, kendini alemin en zeki, başkalarını da saf zanneden o hesapsız sazanların hikayesi bu. Başrollerde kimler yok ki? Ambardan maharetle buğday çuvallayan Güli ile İble, olay yerinden tüymeye çalışırken bütün suç delilini bizzat ayaklarında taşıyan o ayakkabıları çamurlu üç sazan... Ve elbette, sahnenin tek hakiki ve vakur figürü: Jandarma baskını.
Gelin, bu üç perdeyi hiç kimseye hakaret etmeden ama kimsenin de gözünün yaşına bakmadan, tam yerinde tespitlerle okuyalım.
Her gizli işin arkasında kusursuz bir zeka yattığını zanneder bu tip tipler. Oysa ambar soygunu dediğiniz şey, insanlık tarihi kadar eski, bir o kadar da acemi birsürü hesap hatasından ibarettir. Güli ile İble’nin stratejisi, büyük planlardan çok uzak; sadece "Kimse görmez, herkesten akıllıyım ben" uyanıklığına dayanır.
Buğday çalmak dediğiniz eylem, alın terine konulmuş ucuz bir kondur. Güli’nin gözlerindeki o sahte kurnazlık ile İble’nin işi sağlama aldığını sandığı o sinsi titreklik, aslında ne kadar aciz olduklarının resmidir. Unuttukları tek şey şudur: Engebeli dünyada iz bırakmadan yürüyemezsiniz.
Olayın en gülünç ve insanı kahkahaya boğan detayı, o üç sazanın ta kendisidir. Sazan, suyun içinde akıllıdır derler; lakin karaya vurduğunda, özellikle de ayaklarındaki çamur bizzat kendi suç ortakları haline geldiğinde, o havadan sudan halleri bir anda suya düşer.
Kaçmaya çalıştılar; muhtemelen tarlaların arasından, ayaklarında tonlarca ağırlık yapacak o koyu balçıkla büyük bir atletizm başarısı sergilediklerini sandılar. İz bırakmamak için yürüdüler zannettiler ama her adımda toprağa kendi kifayetsizliklerini kazıdılar.
Zeka, suç mahalliyle ilişkiyi kesmekte değil, hiç o mahalde bulunmamaktır. Oysa bizim üç sazan, arkalarında öyle net bir "Biz buradayız, çok akıllıyız!" haritası bıraktı ki, adalet onlara lüzum kalmadan kendi izini zaten belli etti.
Ve perde kapanırken sahneye asıl ağırlığını koyan unsur: Jandarma.
Köyün o huzur veren, adaleti tesadüfe bırakmayan, vakur ve mesafeli tavrı... Jandarma baskını, filmlerdeki gürültülü kovalamacalara benzemez. Orada bir tepe lambasının sönük ışığı, çizmelerin topraktaki tok sesi ve "Dur bakalım arkadaşlar, hayırdır?" diyen o otoriter ama net duruş vardır.
Ambardan sarkan buğday taneleri, ayaklardaki kurumuş çamurlar ve köşeye sıkışınca o kibirli havaları aniden sönenlerin şaşkınlığı... Jandarma teğmeninin o ağırbaşlı selamıyla birleştiğinde tablo tam manasıyla yerine oturur.
Ortada ne bir masumiyet ne de tatlı bir tesadüf vardır; ortada sadece hak edilen bir son bulunur.
Bugün bu köşeden baktığımızda, Güli’nin o ucuz kurnazlığını, İble’nin ortaklığını ve çamurlu ayakkabılarıyla ortalıkta "biz çok zekiyiz" diye gezen o üç sazanı ibretle selamlıyoruz. Çünkü biliyoruz ki, hayat ne kadar usta planlar yaparsanız yapın, o çamurlu ayakların izini saklamanıza asla izin vermez.
Adalet yerini buldu, buğdaylar sahibine döndü, jandarma vazifesini tamamladı. O hesapsız uyanıklara da arkalarında bıraktıkları o çamurlu izleri temizlemek kaldı.
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.

Kategori: Kültür-Sanat
Yayın: 06 Kasım 2026 07:17 · Kaynak: hakkarihabertv.com