Popüler psikolojinin insan üzerindeki yanılgıları neler?
- Modern dünyanın insanı “hiç sarsılmaması gereken bir performans canavarına” dönüştüren kurgusuna karşı, insanın fıtratındaki eksiklik, sınırlılık ve kırılganlık hakikatini hatırlatan Uzman Psikolog Esra Oras ile yeni kitabı İstediğim İnsan Olma Yolunda’yı konuştuk
İçinde bulunduğumuz dönemde, bilgiye kolay erişimin ötesinde ona yararsız dozda maruz kalıyoruz. Nihayetinde bu “bilgi” dediğimiz şey, belirsiz ve kaotik dünya karşısında kaygı duyan insana bir kontrol gücü sağlıyor. Sorun bu kontrol gücünün zamanla -psikolojik kelimeler, cümleler, tavsiyeler, kısacası psikolojik bilgi aracılığıyla- insanın kendi iç dünyasına da sıçraması.
Bireyler bu bilgileri alıp, tıpkı dışarıyı denetler gibi, içlerinde kendiliğinden beliren duyguları da kalıcı olarak kontrol altına alabileceklerini zannettiler. Oysa dışarıda işe yarayan o kontrol mantığı içeriye taşındığında işe yaramadı; aksine, insana kendisiyle savaşmak gibi yepyeni bir yük bindirdi.
Pek çok insanı terapi kapısına taşıyan beklenti de çoğu zaman bu; bir türlü “tam olması gerektiği” gibi hissedemeyen bir insan olmakla savaşmak. Kalple düşüneceğiz... Kalbimize dönmek bize “hissettirir”. Fakat gelin görün ki kalbimize ve kalbimiz aracılığıyla hislerimize yaklaşmak çoğumuza zor gelir.
Ama bütün o yüküyle birlikte kalbimize temas etmek zorundayız. Kontrol edemediğimiz bir dünyada “neyin derdine düşeceğimize” büyük garantilerle değil, kalbin gösterdiği yönde atılan o küçücük, samimi adımlarla karar vereceğiz.
Toplumumuzda bir grup insan var ki terapiyi de terapisti de âdeta kutsallaştırıyor. Terapi odasını bir tekke gibi, terapisti de mürşid gibi algılıyor. Toplumdaki bu algıdan beslenen kişiler -psikoloji alanında uzman olsalar da olmasalar da- seans odasındaki deneyimlerini mistifiye ediyor, neredeyse kendi tekkesini kuruyor- danışan da bu tekkenin müridi oluyor.
Mübalağa ettiğimi düşünmeyin; gerçekten böyle bir uç var. Masalsı, mistik, romantik anlatılarla dolu terapiler ya da kamplarda, büyük salonlarda gerçekleştirilen, bir grup seçilmiş (!) insana nasip olabilen psikoloji çalışmaları, öğretileri, eğitimleri… Öbür uçtaki insanlarsa psikolojiden büsbütün kopmuş durumda.
Onlara göre psikoloji lüzumsuz, manipülatif, kötü emellere alet edilen bir modern çağ projesi; terapi de insanı yozlaştıran bir şey. Günün sonunda karşımızda bir ateş çemberi var. Ateş çemberinin iki ucu da insanı yakar.
Bize düşen itidal yani çemberin ortası. Ben de bu kitapta insanları tam oraya, itidale davet etmeye çalıştım. Bir danışanın terapi odasında ibadetlerinden, Allah’a yönelme arzusundan söz etmesi gayet doğaldır, bu beklediğimiz hatta istediğimiz bir şeydir.
Çünkü işimiz “anlamla” çalışmak. Fakat terapistin işi, ibadetin kendisini “öğretmek” ya da “uygulatmak” değil, kişinin manevi yöne gitmesini zorlaştıran içsel düğümleri anlamasına yardım edip “anlam”a yönelmesine destek olmaktır.
Birincisi terapisti, danışanın dinî hayatı üzerinde buyurgan bir otoriteye dönüştürürken ikincisi danışanın öznesi olduğu bir süreci destekler. Psikoterapi bilim temelli bir alandır ve sürekli değişir; ibadetlerse tarihsel olarak değişen şeyler değildir.
Psikolojik bir bulguyu dinî emrin teminatı hâline getirdiğimizde aslında o değişmez hakikati yarın değişmesi muhtemel bir bilginin insafına bırakmış oluruz. “Bakın, bunu psikoloji de söylüyor.” demek kulağa hoş gelse de birbirinden bambaşka iki deneyimi aynı kaba sığdırmaya çalışmaktır bu; sığmazlar, zorladığımızda da her ikisine birden haksızlık etmiş oluruz.
Özetle dinimizi ve ibadetlerimizi psikolojik rahatlama aracına indirgemeyeceğiz, psikolojiyi de din gibi üstün bir konuma yerleştirmeyeceğiz. Dinimiz en değerlimiz, psikoloji de dinimizin emirlerine uymamıza yardım edebilecek sınırlı bir araç.
İşin hakkını veren bir terapi süreci bence tam tersi etki yaratır. Psikoloji de bilgi de eğitim de bu yolculukta birer harita, birer yol arkadaşı gibidir; yükü zaman zaman hafifletir, zor yolları bazen kolaylaştırır ama yokuşu kaldırmaz, yağmuru durdurmaz, taşları yok etmez.
İmtihan yerli yerinde durur. “Bu acıyla nasıl yaşayacağım?”, “Nasıl bir kul olmak istiyorum?”, “Bu imtihana nasıl yanıt vermeyi kendimden bekliyorum?” gibi sorular zaten tek bir doğru cevaba indirgenebilen ya da sabit cevabı olan sorular değildir.
Psikolojinin böyle sorularda sunduğu şey hazır bir reçete değil, bir eşliktir. Ve bu eşlik insanı pasifleştirmez, aksine sorumluluğunu artırır. Çünkü kişiyi kendi değerleriyle temas etmeye, seçimlerinin bedelini görmeye ve o bedeli üstlenmeye davet eder.
Bir Müslüman için bu duruş teslimiyetle çelişmez, bilakis haddini bilmeyi, gayretini ortaya koymayı ve sonucu Allah’a bırakmayı mümkün kılar. Nitekim Kur’an’daki örnekler de bunu gösteriyor: Hz. İbrahim’in “kalbim mutmain olsun diye” sorması, Hz.
Yakub’un yıllar süren hüznü, Hz. Eyyüb’ün acıyla yoğrulan sabrı... Hepsi, insani zorlanmanın imanla çelişmediğini, hatta onu derinleştirebildiğini anlatır. Dolayısıyla psikoterapi, doğru çerçeveyle ele alındığında imtihan bilincini gevşeten değil insanı sorumluluğuna ve anlam arayışına yaklaştıran bir alandır.
Burada “safsata” derken, gerçek gibi tınlayan ama aslında baştan aşağı yanlış olan çıkarımları kastediyorum. Son yıllarda özellikle dijital ve görsel medya üzerinden psikoloji adına dolaşıma giren pek çok söylem tam da böyle.
Ortak özellikleri şu: ilk bakışta güçlendirici, rahatlatıcı, hatta “derin” görünürken karmaşık bir ruhsal süreci tek bir nedene indirgeyip, insan davranışını herkes için, her durumda ve istisnasız açıklamaya çalışmaları. Peki neye yol açıyorlar?
Birey bu cümleleri mutlak bir gerçeklik gibi benimsediğinde ya ruh hâlini bu sloganların terazisinde tartıp, uymadığını görünce “demek bende bir bozukluk var” diye kendini yargılıyor ya da yardım arayışına bu çarpık beklentilerle yöneliyor. Bir de işin manevi boyutu var ki bana kalırsa asıl mesafeyi yaratan da bu.
Bu safsatalar İslam’ın temel ahlakıyla doğrudan çatışıyor, Müslüman birey bu çatışmayı hissettiğinde de doğal olarak psikolojinin tümünden uzaklaşıyor. Çünkü Allah’a kul olmayı seçmek, nihayetinde mutlak kontrol iddiasından vazgeçmeyi; etkilenebilir, kırılabilir ve muhtaç bir varlık olduğunu kabul etmeyi gerektirir.
İşte tam da bu yüzden bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz becerilerden biri, bilgi selinde savrulmamak için neyin gerçek psikolojik bilgi, neyin psikoloji kılığına girmiş bir safsata olduğunu ayırt edebilmektir. Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.





Kategori: Genel · Bölge: Adıyaman
Yayın: 31 Ekim 2026 16:01 · Kaynak: gzt.com