Cumhuriyetin 103. yılında Kürtler Türklerden ne istiyor!
- Zana KİBARCumhuriyet’in yüz üçüncü yılında Kürt varlığının tanınması ve demokratik katılım sorunu hâlâ çözüm bekliyor
Mesele basit aslında, Dr. M.Ş. Sekban’ın 103 yıl önce yazdığı'Kürtler Türklerden Ne İstiyor?' raporunda dediği gibi Kürtler, kültürel ve kimliksel hakların tanınması ile yaşadıkları bölgelerde özerk yönetim istiyor Zana KİBAR Cumhuriyet’in yüz üçüncü yılında Kürt varlığının tanınması ve demokratik katılım sorunu hâlâ çözüm bekliyor.
Bir yüzyıla yayılan asimilasyon, katliam, zorunlu göç ve yıkım politikaları ise insanların yanı sıra yaşadıkları yerleri, kültürel izlerini ve toplumsal hafızalarından derin izleri ile varlığını sürdürüyor. “Mesele basit.
Çoğunlukla Kürtler in yaşadıkları bölgeleri, 22. maddenin öngördüğü üzere birleştirelim ve Genel Müfettişlik kuralım.” Kürt aydını Dr. Mehmet Şükrü Sekban, 1923 yılında “Kürtler Türklerden Ne İstiyor?” başlıklı Ankara Hükümeti’ne sunduğu raporda kısa ve net bir çözüm sunuyordu.
Mesele basitti aslında dediği gibi ancak cumhuriyetin 103. Yılında hâlâ bu “basit mesele” çözüm bulmadı. Cumhuriyet rejimi meseleyi “basit” bir yöntem ile çözmek yerine zor yönteme başvurdu: İnkâr, asimilasyon, zorunlu iskân ve askerî müdahaleler.
Kısa Bir Cumhuriyet Lügatı Meseleye çözüm yerine: Cumhuriyet yönetiminin lügatı ve sarf ettiği sözler, tanımanın yerini Türkleştirme, eşitliğin yerini hiyerarşi, demokratik çözümün yerini tehdit aldı. Bu anlayışı, dönemin yöneticilerine atfedilen sözlerde ve nüfusun yerleştirilmesini düzenleyen metinlerde izlemek mümkün.
Farklı tarihlerde, farklı koşullarda söylenmiş bu sözleri birlikte okumak, Kürt meselesinin nasıl adlandırıldığı ve hangi araçlarla çözülebileceğinin düşünüldüğü üzerine bir tartışma açıyor. Tanımak yerine Türkleştirmek Sakallı Nureddin Paşa’ya atfedilen söz, Ermenilere yönelik şiddet ile Kürtlere yönelen tehdidi aynı cümlede buluşturuyor: “Zo diyenleri [Ermenileri] temizledik, şimdi sıra lo diyenlerde [Kürtlerde]” İsmet İnönü’nün sözlerinde ise Türkleştirme, devletin yerine getirmesi gereken bir görev olarak ifade ediliyor: “Vazifemiz Türk vatanı içinde bulunanları behemehal Türk yapmaktır.
Türklere ve Türkçülüğe muhalefet edecek anasırı [unsurları] kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız evsaf [nitelikler] her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.” Cumhuriyet’in Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’a atfedilen sözler, Türk olmayanların konumunu açık bir hiyerarşi içinde tarif ediyor: “Benim düşüncem şudur: Herkes, dostlar, düşmanlar ve dağlar, bu ülkenin efendisinin Türkler olduğunu bilmelidir.
Saf Türk olmayanların, Türk Ana Vatanında sadece bir tek hakları vardır: Hizmetkâr olma hakkı, köle olma hakkı.” Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet’in onuncu yılındaki konuşmasında şöyle sesleniyor: “Yurttaşlarım! Az zamanda çok ve büyük işler yaptık.
Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti’dir. (...) Ne mutlu Türk’üm diyene!” Bu söz, Cumhuriyet’in onuncu yılında, 1934 İskân Kanunu’ndan önce söylenmiştir. Konuşmayı, dönemin ulusal kimlik anlayışı ve nüfus politikalarıyla birlikte değerlendirmek gerekir.
Burada sorulması gereken, Türklük üzerinden tarif edilen ortaklığın, kendisini başka bir kimlikle tanımlayanlara nasıl bir yer açtığıdır. Liderin dili, mebusun lügatı Bugün Erdoğan’ın adını anmadan konuşmaya başlamayan siyasetçileri düşündüren bir lider yüceltme dili, erken Cumhuriyet döneminde de karşımıza çıkıyor.
Büyük reis ve dünya lideri etrafında kurulan söylemin tarihsel benzerliklerini şu ifadelerde görmek mümkün: “Çok şükür, büyük reisimiz (bugünkü büyük reis kim?) ve dünyanın en büyük inkılapçısı Gazi Mustafa Kemal (ya bugünün dünya lideri), yüksek bilgisi ve yüksek ülküsü ile Türk’e tarihini ve dilini milletimize verdiği gibi, imparatorluk devrinde kendilerini yabancı soydan sayanlara da kendilerinin halis Türk olduklarını öğretmiştir. Onlar da (Kürtleri kast ederek) günün birinde Türk olduklarını öğrenecekler, bize Türk milletine karıştıkları zaman mesut olduklarını ve o şerefi hiçbir vakit eski varlıklarında bulamadıklarını anlayacaklardır.” Burada farklı kimliklerin kendi varlıklarını sürdürmesi bir hak olarak ele alınmıyor.
Mutluluk ve şeref, Türk milletine karışmakla ilişkilendiriliyor; insanların kendilerini tanımlama biçimlerinin yerine, onlara öğretilmesi gereken bir kimlik konuluyor. Bir başka mebusun yakınması da aynı anlayışı tamamlıyor: “…yabancı ülkelerde milyonlarca yabancı insanlar Türk istilasına aşık olmuşlar, Türk ülküsüne katılmışlar, Türk kültürü ile kaynaşmışlar, Türk kanına girmişler ve çok faydalı Türk olmuşlardır… daha sonraları imparatorluk yalnız dini benimsemiş ve bütün ayrılıkları başıboş bırakmıştır.
İşte bundan dolayı koca imparatorluk tam manasıyla bir kozmopolit dünyası olmuştur.” Bu yaklaşımda çoğulluk, birlikte yaşamanın bir özelliği olarak görülmüyor; giderilmesi gereken bir dağınıklık olarak değerlendiriliyor. Farklı toplulukların varlıklarını korumaları, devletin başarısızlığı sayılıyor.
Nüfusun ve mekânın düzenlenmesi Bu siyasal dilin karşılığı, nüfusun dağılımını ve yerleşimini düzenleyen uygulamalarda da aranmalıdır. 1934 İskân Kanunu’nda yerleşim bölgeleri, Türk kültürüyle kurulan ilişkiye göre üç ayrı alana ayrılıyordu: 1 numaralı alanlar - Türk kültürlü nüfusunun tekasüfü istenilen yerlerdir.
2 numaralı alanlar - Türk kültürüne temsili istenilen nüfusun nakil ve iskânına ayrılan yerlerdir. 3 numaralı alanlar - Yer, sıhhat, iktisat, kültür, siyaset, askerlik ve inzibat sebepler ile boşaltılması istenilen ve iskân ve ikamet yasak edilen yerlerdir.
Kanunun ülkeye muhacir kabulüne ilişkin hükümlerinde dışarıda bırakılan gruplar ise şöyle sıralanıyordu: - Türk kültürüne bağlı olmayanlar, - Anarşistler, - Casuslar, - Göçebe Çingeneler, - Memleket dışına çıkarılmış olanlar… Bu sınıflandırmalar, kültürel kimliğin nerede yaşanabileceğini ve kimlerin ülkeye kabul edilebileceğini belirleyen bir ölçüte dönüştüğünü gösteriyor. Atatürk döneminin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın İskân Kanunu hakkındaki sözü, hedeflenen toplumsal yapıyı şöyle özetliyor: “Bu kanun (İskan Kanunu) tek dille konuşan, bir düşünen avni hissi taşıyan bir memleket yapacaktır.” Bugünün içişleri bakanlarının diliyle geçmişin dili arasındaki ilişki de burada sorgulanmalıdır.
Tek dil, tek düşünce ve ortaklaştırılmış bir hissiyat üzerinden kurulan yönetim anlayışı, farklılıkların kendi varlıklarıyla kamusal alanda bulunmasına ne kadar izin veriyor? Cumhuriyet’in homojenleştirme politikalarını tartışırken de benzer bir sınıflandırma sorusu karşımıza çıkıyor: Kimler makbul kabul ediliyor, kimlerin dönüştürülmesi bekleniyor, kimlerin varlığına tahammül edilmiyordu?
Söz konusu hiyerarşinin bir ucunda Türk ve makbul kabul edilenler; diğerinde Müslüman olup Türk olmayan, Türkleştirilmesi beklenen topluluklar; bir başka ucunda ise dışlanan gayrimüslimler bulunuyor. “Kanı bozuk Türkler” gibi ifadeler de aidiyetin hangi koşullarla kabul edildiğini sorgulamayı gerektiriyor.
Bu anlayış içinde farklı kimliklerin eşitliği yerine, onların dönüştürülmesi veya dışarıda bırakılması öne çıkıyor. İnönü’ye atfedilen “kesip atma” ifadesi, bu dışlama dilinin en sert örneklerinden birini oluşturuyor. Tehdidin devamlılığı Cumhuriyet’in sonraki dönemlerinde de Kürt meselesine yönelik tehdit dili ortadan kalkmadı.
1960 darbesi sonrasının Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’e atfedilen sözler, yerleşim yerlerini ve orada yaşayanları birlikte hedef alan bir şiddet tehdidi içeriyor: “Dağ Türkleri (Kürtler oluyor) sessiz durmazsa, Ordu köylerini ve kasabalarını bombalayıp yerin dibine koymaktan çekinmeyecektir. Öyle bir kan banyosu olacak ki orada, onlar ve ülkeleri onun içinde yüzeceklerdir.” Burada köyler ve kasabalar, insanların yaşadığı yerler olmaktan çıkarılarak cezalandırmanın hedefleri hâline getiriliyor.
İlerleyen yıllarda yaşanacak köy boşaltmaları ve kent yıkımları tartışılırken, bu dilin de tarihsel bağlamı içinde incelenmesi gerekiyor. Kürtlerin ayrı bir halk olarak tanınmasına yönelik itirazlar, kendisini solda tanımlayan siyasetçilerde de görülebiliyor.
Bülent Ecevit’in 1975’te Dersim’deki mitinginde, “halklara özgürlük” sloganına karşı söylediği aktarılan sözler bu bakımdan dikkat çekiyor: “halklar yoktur, halk vardır. Gerçek solcunun gözünde halklar yoktur halk vardır.” “Türkiye’de tek halk vardır, o da Türk halkıdır” Bu yaklaşım, Kürtlerin kolektif varlığını tanıma konusunda siyasal ayrımların ötesine geçen bir sınır bulunduğunu düşündürüyor.
Eşitlik iddiası, halkların kendi adlarıyla var olma hakkını kapsamadığında, Cumhuriyet’in solunda da aynı tanıma sorunu devam ediyor. Bu dile karşı Kürtlerin sözü: Celadet Ali Bedirhan Devlet yöneticilerinin sözlerinin karşısına, Kürt aydınlarının itirazlarını da koymak gerekir.
Celadet Ali Bedirhan’ın 1933’te Mustafa Kemal’e yönelttiği ifadeler, hem şiddetin sürekliliğine hem de Kürt meselesinin adının konulmamasına dikkat çekiyor: "Ermeni tehciri esnasında taktile [katliama] alışmış olan muhafız kuvvetler bu alışkanlığı bazen Kürtler üzerinde de tatbik ettiler. Fikir adeta umumileşmişti." Bedirhan, aynı metinde sorunun açıkça tanınmasını istiyor: "Paşa Hazretleri, maruf [aşikâr] olan şahsi ve medeni cesaretinize rağmen, bilmem ki neden şimdiye kadar Türkiye’de bir Kürdistan meselesinin mevcudiyetini seraheten [rahat bir şekilde] itiraf edemediniz, bu itiraf için kuvvet ve kudretine ziyadesiyle itimat ettiğiniz iradenizde o cesareti bulamadınız.
Öyle bir Kürdistan meselesi ki hükümetinizi, onunla meşgul olurken kararsızlıklara, tereddütlere, ricatlara ve yarım tedbirlere sevk ediyor." Bu itirazın merkezinde, çözümün ilk koşulu olan tanıma bulunuyor. Adı konulmayan bir meselenin, yarım tedbirler ve güvenlik uygulamaları arasında sürüklenmesi eleştiriliyor.
Mustafa Remzi Bucak: Tehdidin tanıklığı, eşitliğin sorusu Mustafa Remzi Bucak’ın Bir Kürt Aydınından İsmet İnönü’ye Mektup adlı eserinde aktardığı bir anı, devletin en üst makamında Kürt meselesinin nasıl bir tehdit diliyle konuşulabildiğine ilişkin bir tanıklık sunuyor: "Köşk’te birkaç Doğulu yani Kürt mebus da vardı... Yemekten sonra sinema filmi gösterme faslı için büyük salona geçilirken, Reisicumhur Celal Bayar, yanıma gelmiş, sağ koluma girerek diğerlerinden bir iki adım ayırdıktan sonra, ‘Remzi Bey, senin kim olduğunu ne maksat ve gaye güttüğünü biliyoruz.
Hareketini yakından takip ediyoruz. Unutma ki Kürt meselesi bizim için Ermeni meselesinden çok pek çok daha önemlidir. Aynı akibetin başınıza gelmesini istemiyorsan bu kadar muamele ve müsamaha size çoktur bile..’ demiş ve cevap bile beklemeden kolumu bırakıp diğer mebusların yanına gitmiş idi." Mektupta, İnönü’nün Kıbrıs için federasyonu gündeme getirmesi üzerine Bucak şöyle soruyor: “Kıbrıs’ta 80 bin kişi için istediğiniz federasyonu, Türkiye’deki 8 milyon Kürt için de düşünür müsünüz?” İnönü’ye, “iç otonomiyi, federatif şekli hükümeti” Türkiye Cumhuriyeti için de düşünmesini öneriyor.
Ardından Kürtlerin içinde bulunduğu durumu şöyle anlatıyor: “Tekrar ediyoruz Sayın İnönü, Cumhuriyet devleti hududları içinde ve mütekâsif olarak asgari sekiz milyon Kürt yaşamaktadır ve bunlar mesela Kıbrıs’taki Türkçe konuşan kitlenin haiz olduğu siyasi, içtimai, harsi ve iktisadi hakları serbestçe kullanmaktan vazgeçtik, kendilerine Kürt diyebilmek, anadillerini serbestçe konuşmak ve okuyup okutabilmek hakkına bile sahip değillerdir.” Talebini bir başka bölümde yeniden açıklıyor: “Kısacası, zatı devletinizin, alt tarafı seksen bin Kıbrıslı Türkçe konuşan zümre için düşünüp uygun gördüğünüz şekli idarenin, yani FEDERATİF bir tarzı idarenin, bizzat Türkiye Cumhuriyeti hududları içinde yaşamakta bulunan SEKİZ milyonluk Kürt camiası için de kabul ve tatbikidir.” Bu iki aktarım, aynı karşılaşmayı farklı sözcüklerle anlatıyor. Her ikisinde de Kürtlerin hak talebinin karşısına, Ermenilerin uğradığı akıbetin hatırlatılması çıkıyor.
Bucak’ın sorusu ise meselenin başka türlü ele alınabileceğini gösteriyor: Başka bir coğrafyada savunulan siyasal haklar, neden aynı devletin sınırları içinde yaşayan Kürtler için düşünülemiyor? İkinci yüzyılda hangi dil?
Bugünün dışlayıcı dilini yalnızca bugünün yöneticileriyle açıklamak, onun tarihsel kaynaklarını görünmez bırakır. Bugünkü iktidar, bu kötülüğün sıradanlığını tek başına yaratmadı; kendisinden önce de var olan dışlama, inkâr ve hiyerarşi içinde siyaset üretti.
Bu nedenle değişimin ölçüsü, yöneticilerin değişmesiyle birlikte devletin farklı kimliklere yaklaşımının ne ölçüde değiştiği olmalıdır. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında soru hâlâ önümüzde: Geçmişin kötülükleri yeniden mi işlenecek, yoksa bütün halkların, inançların ve cinsel kimliklerin eşitliği için başka bir yol mu açılacak?
Yüzleşilmemiş bir yüzyıl Türkiye Cumhuriyeti, yüz üçüncü yılına geçmişiyle hesaplaşamadığı, sonuçlarını onaramadığı çok sayıda toplumsal travmayla ulaştı. Mesele basitti aslında: Kürtlerin varlığını, dilini, kültürünü ve kendi yaşamları üzerinde söz sahibi olma hakkını tanımak.
Yüz yılın ardından ihtiyaç duyulan, bu talepleri yeniden güvenlik parantezine almak yerine demokratik siyasetin konusu hâline getirmektir. Bunun yolu da geçmişle yüzleşmekten, sorumlulukları açığa çıkarmaktan, kayıpları onarmaktan ve eşit hakları güvence altına almaktan geçiyor.
Köyleri boşaltarak, kentleri yıkarak, hafızanın izlerini silerek kapatılamayan mesele, tanıma ve adalet temelinde çözülebilir. Yeni süreç ve beklentiler 2024 sonbaharında açılan diyalog zemini, Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihli “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” ile yeni bir aşamaya taşındı.
Öcalan’ın PKK’ye silah bırakma ve kendini feshetme çağrısı, silahlı çatışmanın sona erdirilmesi ve mücadelenin demokratik siyaset zemininde sürdürülmesi bakımından önemli bir eşik oluşturdu. Ardından Meclis’in sürece katılması ve kamuoyunda “çerçeve yasa” olarak anılan düzenlemenin kabul edilmesi, hukuki zeminin oluşturulması bakımından somut bir adım oldu.
10 Ağustos 2026’da kabul edilen, 18 Ağustos’ta Resmî Gazete’de yayımlanan 7595 sayılı Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun, bu aşamanın yasal çerçevesini oluşturdu. Ancak yasanın kapsamı ile Kürt meselesinin kapsamı arasında önemli bir mesafe bulunuyor.
Düzenleme esas olarak örgütün feshi ve silahların tesliminin tespitine bağlı biçimde, belirli soruşturma ve kovuşturmalar ile mahkûmiyetlerin infazının ertelenmesini düzenliyor. Bu kapsamıyla yasa, çatışmadan çıkışın belirli hukuki sorunlarına yanıt veriyor; anadil, eşit yurttaşlık, yerel demokrasi, geçmiş ihlallerle yüzleşme ve toplumsal onarım konularını kapsayan bütünlüklü bir çözüm sunmuyor.
Buradaki temel mesele, mevcut uzlaşmanın hangi koşullarda kurulduğudur. Siyasal uzlaşmalar, tarafların güçleri, bölgesel gelişmeler ve dönemin imkânları içinde şekillenir. Ortaya çıkan çerçeve, Kürtlerin tarihsel taleplerinin tamamını yansıtmayabilir.
Bu çerçeveyi desteklemek, taleplerden vazgeçmek anlamına gelmediği gibi eksiklerini tartışmak da barış imkânını reddetmek anlamına gelmez. Kürtlerin beklentilerini tek bir talebe indirgemek mümkün değil. Bununla birlikte, demokratik çözüm tartışmasının merkezinde dilin ve kimliğin tanınması, siyasal katılımın güvenceye alınması ve insanların yaşadıkları yerlerin yönetiminde söz sahibi olması bulunuyor.
Barışın toplumsal karşılık bulması, bu beklentilerin gündelik hayatta hissedilebilir güvencelere dönüşmesine bağlıdır. İnsanların kendi dilini kullanırken, siyasal düşüncesini açıklarken ya da yaşadıkları kentin geleceğine katılırken duyduğu güven, sürecin kalıcılığının temel ölçülerinden biridir.
2013–2015 deneyiminin ardından üzerinde durulması gereken başlıca sorulardan biri de budur: Yeni süreç, siyasal iradenin değişmesiyle yeniden askıya alınamayacak hangi güvenceleri üretecek? Meclis’in rolü, hukuki düzenlemeler, toplumsal katılım ve açık denetim mekanizmaları bu soruya verilecek yanıtın parçalarıdır.
Barış ve hafıza arasındaki ilişki tam burada belirginleşiyor. Görüşmelerin başlaması, geçmişte yaşananları kendiliğinden onarmıyor. Bir yasanın kabulü de zorunlu göçün, kayıpların ve kent yıkımlarının toplumsal sonuçlarını ortadan kaldırmıyor.
Bunlar için ayrıca hakikatin ortaya çıkarılmasına, sorumlulukların araştırılmasına ve mağdurların söz sahibi olduğu bir onarım sürecine ihtiyaç var. Köyü boşaltılanın geri dönüş hakkı, evi yıkılanın mülkiyeti, yakınını kaybedenin hakikat arayışı, mezarlığı tahrip edilenin yas tutma hakkı barışın somut meseleleridir.
Onarım, maddi kayıpların karşılanmasıyla birlikte, insanların geçmişlerini anlatabilmesini ve kamusal alanda hatırlatabilmesini de kapsamalıdır. Bu nedenle 27 Şubat çağrısıyla belirginleşen sürecin başarısı, silahsızlanmanın ilerlemesiyle birlikte demokratik hakların ve adaletin ne ölçüde güvence altına alındığı üzerinden değerlendirilmelidir.
Geçmişin açıkça konuşulabildiği, kayıpların tanındığı ve tekrarını önleyecek kurumların oluşturulduğu bir barış, toplumda daha sağlam bir karşılık bulacaktır. Cumhuriyet’in kuruluş yılında sorulan soru, yeni yüzyılında da önümüzde duruyor: Kürtlerin kendi kimlikleriyle eşit ve özgür yaşama talebi hangi güvencelere kavuşacak?
Kaynakça Aslan Şükrü, Yardımcı Sibel, Arpacı Murat, Gürpınar Öykü, Türkiye’nin Etnik Coğrafyası 1927-1965 Ana Dil Haritaları Beşikçi İsmail, Kürtlerin Mecburi İskanı, Komel Yayınları. Bucak Mustafa Remzi; Bir Kürt Aydınından İsmet İnönü’ye Mektup, Doz Yayınları, Bayrak Mehmet; Kürdoloji Belgeleri, Özge Yayınları Bayrak Mehmet, Kürtler ve Ulusal-Demokratik Mücadeleleri gizli belgeler, araştırmalar, notlar, Özge Yayınları Chirguh Dr.
Bletch, Kürt Sorunu, Avesta Yayınları, İstanbul, 2009 Kurban Dilek, Yeğen Mesut, Adaletin Kıyısında, ‘Zorunlu’ Göç Sonrasında Devlet ve Kürtler / 5233 Sayılı Tazminat Yasası’nın Bir Değerlendirmesi – Van Örneği Mango Andrew, “Atatürk and the Kurds,” Middle Eastern Studies, Vol. 35, No.
4, P.35. (1999) M. S. Lazarev, Ş. X. Mıhoyan, E. 1. Vasilyeva, M. A. Gasratyan, O. 1. Jigalina Kurdistan Tarihi. Kahraman Ahmet, Kürt İsyanları (Tedip ve Tenkil) s. 56, 2004, Evrensel Yayınları. Kibar Zana, 90’lar: Köy Yakma ve Boşaltma, Göç Platformu Yayınları, 2021, İstanbul Kibar Zana, Devlet Geldi, Göç Platformu Yayınları, 2019, İstanbul İnternet kaynakları P4=21866&P5=H&page1=30&page2=30 turkce/haberler/2015/08/150811_turkiyede_bugun_catisma_operasyon Gazete Kaynakları Vakit, 27 Nisan 1925. Cumhuriyet, 16.07.1930. Milliyet, 31 Ağustos 1930.
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.
Kategori: Siyaset
Yayın: 29 Ekim 2026 14:17 · Kaynak: artigercek.com