Rusya’yı çökertme hesabı tutmadı: Avrupa kendi kaldırdığı taşın altında kaldı
- Avrupa, dört yıl boyunca uyguladığı sayısız yaptırımla Rusya’yı ekonomik ve siyasi olarak çökertmeyi hedefledi ancak bu hesabı tutmadı
- Moskova’da beklenen siyasi kırılma yaşanmazken yaptırımlar Avrupa’yı vurdu
2022’de Ukrayna savaşının başlamasıyla birlikte Batılı başkentlerde hâkim olan beklenti açıktı: Rusya’ya tarihin en ağır yaptırımlarından biri uygulanacak, ekonomi baskı altına alınacak, hayat şartlarının ağırlaşması toplumsal hoşnutsuzluğu büyütecek ve sonunda Moskova’da siyasi bir kırılma yaşanacaktı. Dört yılı aşkın süre sonra ortaya çıkan manzara bu hesabın sonuç vermediğini gösterdi.
Rusya’ya uygulanan yaptırımların ekonomik bir bedeli oldu; ancak beklenen siyasi çözülme yaşanmadı. Buna karşılık Paris’te yüz binlerce kişi sokaklara çıkıyor, Alman gençliği sosyal harcamaları ve askerlik planlarını tartışıyor, Polonya’da devletin en yüksek yargı kurumu siyasi çatışmanın merkezine yerleşiyor.
Ukrayna’da ise seferberlik ve askerlerin tutulduğu tesisler etrafındaki öfke, görüntülerle dünya kamuoyuna yansıyor. YAPTIRIMLARIN BEKLENMEYEN SİYASİ SONUCURusya açısından savaş ve yaptırımlar yalnızca ekonomik bir mesele olarak algılanmadı.
Ulusal egemenlik, güvenlik ve devletin sürekliliği, geniş kesimlerin tutumunda belirleyici oldu. Moskova yönetimi de ticaret güzergâhlarını değiştirmeye, Asya ile ekonomik bağlarını güçlendirmeye ve Batı merkezli finansal mekanizmalara alternatifler geliştirmeye yöneldi.
Almanya’daki gençlik eylemleriBağımsız Levada Merkezi’nin Ekim 2026 araştırmasında Putin’in görevini onaylayanların oranı yüzde 77 olarak ölçüldü. Tek başına bir anket bütün toplumsal eğilimleri açıklamaz. Yine de bu oran, yaptırımların Rus liderliği etrafındaki desteği dağıttığı yönündeki beklentiyle bağdaşmıyor.
Rusya’daki siyasi gelişmeleri yalnızca Batı’nın ekonomik baskı kapasitesine bakarak açıklamak, Rus toplumunun tarihsel ve siyasal dinamiklerini gözden kaçırmak demekti. Asıl dikkat çekici olan, Avrupa’nın bu süreçte kendi ekonomik tercihlerini de yeniden değerlendirmek zorunda kalmasıdır.
Rus enerji kaynaklarından uzaklaşma politikası, tedarik güvenliğini çeşitlendirme amacı taşısa da yeni altyapı ve kaynak arayışının maliyetlerini beraberinde getirdi. Avrupa Birliği belgeleri de yüksek enerji fiyatlarının sanayi rekabeti üzerindeki etkisine işaret ediyor.
Rusya’ya karşı yürütülen ekonomik mücadelenin Avrupa için bedelsiz olmadığı artık tartışmasız. AVRUPA MEYDANLARINDA BÜYÜYEN İTİRAZFransa’da son haftalarda yaşanan gösteriler, ekonomik ve sosyal taleplerin siyasi hoşnutsuzlukla nasıl birleşebildiğini ortaya koydu.
Eğitim kurumlarının koşulları, öğretmen açığı ve fırsat eşitsizliğiyle başlayan gençlik hareketi, zamanla hayat pahalılığına ve hükümet politikalarına yönelik daha geniş tepkileri içine aldı. 31 Ekim’de ülke genelindeki gösterilere resmî tahmine göre 320 bin kişi katıldı.
Bu, yalnızca eğitim alanında çözülemeyen sorunların değil, siyasi temsil krizinin de işaretidir. Fransa’daki eylemAlmanya’da 31 Ekim’de otuzdan fazla şehirde düzenlenen gençlik gösterilerinin talepleri de dikkat çekiciydi: Eğitim ve sağlık için daha fazla kaynak, daha erişilebilir yaşam koşulları ve zorunlu askerlik yönündeki planlara itiraz.
Berlin’deki Brandenburg Kapısı önünde toplanan gençler, yeniden silahlanmanın toplumsal maliyetini gündeme taşıdı. Katılımcı sayıları konusunda polisle organizatörler farklı rakamlar açıkladı; ancak gösterilerin ülke çapına yayılmış olması başlı başına önem taşıyor.
Hayat pahalılığına karşı öfke sadece Fransa ve Almanya ile sınırlı değil. Avrupa’nın birçok kentinde halk meydanlara çıkıyor. ESKİ SİYASİ DENGE SARSILIRKENAvrupa’daki dönüşümü anlamak için halk hareketleriyle seçim siyaseti arasındaki ilişkiye de bakmak gerekiyor.
Fransa’da Ulusal Birlik, Almanya’da AfD ve farklı ülkelerde geleneksel siyasi merkez dışında konumlanan hareketler, seçmenlerin ekonomik ve kültürel güvensizliklerini gündeme taşıyor. Sol tarafta ise Fransa’da Jean-Luc Mélenchon’un hareketi ve Almanya’daki BSW gibi oluşumlar, neoliberal ekonomi politikalarıyla dış politika tercihlerini farklı açılardan eleştiriyor.
TÜRKİYE’DEN BAKINCATürkiye açısından Avrupa’da yaşanan gelişmeler yalnızca kıtanın iç siyasi dengeleriyle sınırlı değil. Karadeniz güvenliğinden enerji politikalarına, ticaret yollarından bölgesel güç dengelerine kadar uzanan bu dönüşüm, Türkiye’nin dış politikadaki stratejik konumunu da doğrudan ilgilendiriyor.
Türkiye’nin önündeki temel tercih, NATO ve AB merkezli Atlantikçi politikaların çizdiği sınırlar içerisinde hareket etmekle, değişen dünya dengelerinde bağımsız bir stratejik yönelim geliştirmek arasında şekilleniyor. Bu çerçevede Türkiye’nin Rusya’yla siyasi, ekonomik ve güvenlik alanlarındaki iş birliğini derinleştirmesi ve Avrasya merkezli yeni güç dengelerinde daha etkin bir konum edinmesi gerektiği görüşü önem kazanıyor.
Rusya’nın çözülmesi beklenirken Avrupa’nın kendi siyasi düzenini yeniden tartışmak zorunda kaldığı bir dönemden geçiyoruz. Fransa’dan Almanya’ya, Polonya’dan Avrupa Birliği kurumlarına kadar uzanan gelişmeler, Avrupa’nın mevcut siyasi ve ekonomik düzeninin bir çözülüş sürecinden geçtiğine işaret ediyor.
Bu dönüşümün hangi siyasi sonuçları doğuracağı henüz kesinleşmiş değil. Ancak Atlantik merkezli düzenin karşı karşıya olduğu sorunlar, Türkiye açısından yeni stratejik tercihleri gündeme getiriyor. POLONYA’DA CUMHURBAŞKANI İLE BAŞBAKAN ARASINDAKİ ÇATIŞMABu tablonun en çarpıcı örneği Polonya.
Varşova, Rusya’ya karşı sert yaptırımların, NATO’nun doğu kanadının güçlendirilmesinin ve Ukrayna’ya askerî desteğin en kararlı savunucularından biri oldu. Polonya’nın güvenlik kaygılarının tarihsel nedenleri bulunuyor; bunu yok saymak gerçekçi olmaz.
Ancak dış politikada sert bir Rusya karşıtlığı etrafında şekillenen siyasi mutabakat, ülke içindeki derin kurumsal ayrışmayı gidermeye yetmiyor.30 Ekim’de Anayasa Mahkemesi çevresinde başlayan yeni kriz bu çelişkiyi açıkça gösterdi. Hâkim Anna Korwin-Piotrowska, mahkeme başkanı Bogdan Swieczkowski ile yardımcısı Bartłomiej Sochanski’nin görevlerini bir aylığına askıya alan kararlar açıkladı.
Mahkemenin mevcut yönetimi ise bu adımı hukuksuz bir yetki devri olarak nitelendirdi. Polis müdahalesi ve mahkeme önündeki gösterilerle tartışma sokaklara taşındı. Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki ile Başbakan Donald Tusk birbirlerini anayasal düzeni ihlal etmekle suçlayan iki ayrı siyasi kampın sözcüleri hâline geldi.
Başbakan Tusk Brüksel merkezli Avrupa bütünleşmesini savunuyor. Cumhurbaşkanı Nawrocki ise AB’yi eleştiren, muhafazakar ve milliyetçi tutumuyla öne çıkıyor. Bu krizin kökleri, önceki Hukuk ve Adalet Partisi iktidarı dönemindeki yargı atamaları ve mevcut hükümetin bu yapıyı değiştirme girişimlerinde yatıyor.
Tusk cephesi yargı bağımsızlığını yeniden tesis ettiğini savunurken karşı taraf bunu anayasal kuruma siyasi müdahale olarak görüyor. Tartışmanın hukuki yönü karmaşık; ancak siyasi sonuç son derece açık: Polonya’da anayasanın hakemi olması gereken kurumun yönetimi ve meşruiyeti üzerinde bile uzlaşma sağlanamıyor.
Burada kolaycı bir açıklamadan kaçınmak gerekiyor. Polonya’daki taraflardan biri Rusya yanlısı, diğeri Rusya karşıtı değil. İktidar ile ana muhalefet dış politikada farklı tonlar kullansa da Rusya’ya yönelik güvenlik yaklaşımında geniş bir ortak zemin taşıyor.
Asıl mesele de budur: Moskova’ya karşı ortak sertlik, Varşova’da ortak bir anayasal düzen anlayışı yaratamıyor. Dış tehdit söylemi, iç siyasi meşruiyet sorununu çözmeye yetmiyor. Üstelik Polonya, savunma harcamalarını gayrisafi yurt içi hasılasına oranla en yüksek düzeylere çıkaran NATO üyelerinden biri.
Uluslararası Para Fonu, bu harcamaların 2021’de millî gelirin yüzde 2,2’sinden 2025’te yaklaşık yüzde 4,5’ine yükseldiğini belirtiyor. Elbette savunma giderleriyle anayasal krizin doğrudan neden-sonuç ilişkisi olduğu söylenemez.
Fakat Varşova örneği, askerî kapasiteye yapılan büyük yatırımın siyasi kurumların meşruiyetini kendiliğinden güçlendirmediğini hatırlatıyor. UKRAYNA’DA SEFERBERLİK GERİLİMİ2 Kasım’da Kiev yakınlarındaki Petropavlivska Borşçagivka yerleşiminde yaşananlar, Ukrayna’da savaşın toplumsal maliyetine ilişkin tartışmayı yeniden alevlendirdi.
Ulusal Muhafızların Azov 1. Kolordusuna bağlı bir birimin kullandığı binada askerlerin hukuka aykırı biçimde tutulduğu ve kötü muamele gördüğü yönündeki haberler üzerine kalabalık toplandı. Bazıları içeride yakınlarının bulunduğunu söylüyordu.
Burada söz konusu olan yalnızca sosyal medyada dolaşan bir söylenti değil. Olay yerinden yayımlanan videolarda protestocuların binaya girmeye çalıştığı, güvenlik güçleriyle karşı karşıya geldiği, araçların zarar gördüğü ve asker taşıyan otobüsün hareketinin engellendiği görülüyor.
Çatışmalar sırasında silah sesleri duyuldu. Ulusal Muhafız Komutanı Aleksandr Pivnenko, içeride bulunan dört askerin hastaneye sevk edildiğini doğruladı. Cumhurbaşkanlığı Ofisi Başkanı Kirill Budanov’un olay yerine gelmesi ise krizin ulaştığı düzeyi gösterdi.
Rus basınında olay, zorunlu seferberlik sisteminin ve cephe gerisindeki askerî disiplin uygulamalarının yol açtığı daha geniş hoşnutsuzluğun belirtisi olarak yorumlandı. Bu yorumun siyasi yönü açıktır: Moskova, Kiev’in yalnızca cephede değil, toplumun savaş yükünü taşıma kapasitesinde de zorlandığını vurguluyor.
Kiev yakınlarındaki olaylarda bir binanın önünde toplanan kalabalık, yaralı askerlerin varlığı, güvenlik güçleriyle yaşanan açık çatışma ve üst düzey yetkililerin müdahalesi somut gelişmelerdir. Ukrayna’nın asker ihtiyacıyla vatandaşların yakınlarının güvenliği ve hukuki güvenceler hakkındaki talepleri arasındaki gerilim, bu görüntülerde görünür hâle geldi.
Savaş devam ettikçe askere alma, birliklerinden izinsiz ayrılan askerler ve asker ailelerinin kaygıları gibi meseleler yalnızca askerî değil, siyasi önem de kazanıyor. Olay, Kiev’in savaş politikasını yürütürken içeride de ağır bir güven ve meşruiyet sınavıyla karşılaştığını ortaya koyuyor.
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.


Kategori: Siyaset
Yayın: 08 Kasım 2026 11:02 · Kaynak: aydinlik.com.tr