Vicdanımın Başkenti: Gazze
- Gazze’de yaşananlar karşısında Türk gazetecisine ve entelektüeline düşen ilk soru,'Ankara ne düşünür?' olmamalıdır
- Devletlerin bir dış politikası vardır ve doğası gereği pragmatik olmalıdır
Gazze’de yaşananlar karşısında Türk gazetecisine ve entelektüeline düşen ilk soru,'Ankara ne düşünür?' olmamalıdır. Devletlerin bir dış politikası vardır ve doğası gereği pragmatik olmalıdır. Ama bir gazetecinin ya da yazarın vicdanının başkenti olmak zorunda değildir.
İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırım gibi bir insanlık suçunu kendi başkentimizin çıkar hesaplarından süzerek değerlendirdiğimiz anda yaptığımız şey analiz olmaktan çıkıyor, sözcülüğe dönüşüyor. Üstelik bu tutum yalnızca ahlaken sakat değil, uzun vadede çıkarlarımıza da aykırı.
Önce bir şeyin altını çizelim. Devletler dünyaya kendi başkentlerinden bakar ve bunda yadırganacak hiçbir şey yoktur. Güvenlik kaygılarını, ekonomik önceliklerini ve diplomatik ilişkilerini kendi merkezlerinden tartarlar.
Ankara’nın Türkiye’yi, Tahran’ın İran’ı, Bakü’nün Azerbaycan’ı önceleyen bir politika izlemesi bu yüzden şaşırtıcı değil, tam tersine beklenen bir şeydir. Diplomatlar ulusal çıkarları gözetir, siyasetçiler güç dengesini hesaplar.
Devletin işi budur ve kimse ondan başka türlüsünü beklemez. Sorun, devletlere özgü bu katı pragmatik tutumun, devletin sınırlarını aşıp gazetecinin ve entelektüelin zihnine yerleşmesi. Türk entelektüellerinde ve gazetecilerinde derin bir devletçi bakış var.
Dünyayı önce devletin penceresinden okuyor, yorumu ancak o pencereden baktıktan sonra yazıyorlar. Gazze’deki soykırım karşısında da aynı refleks devreye girdi. Bu bir insanlık meselesi olmaktan çıkıp “Ankara’nın pozisyonuna uyar mı, ilişkilerimize zarar verir mi?” sorusunun içinde eriyor.
Bu facia karşısında Türk entelejansiyası yanlışa düşüyor. Devlet nazarından bakıyor. Oysa devletin bu işi yapacak kurumları zaten var. Saat gibi çalışan bir Milli İstihbarat Teşkilatımız, köklü geleneklere ve tarihe sahip Dışişleri Bakanlığımız, onlarca uzman ve danışmanımız var.
Devlet, kendi çıkarını gözetmek için gazetecilerin yardımına muhtaç değil. Gazeteci ve entelektüel de aynı pencereden bakarsa toplumun elinde devleti sorgulayacak, onun görmediğini gören, onun söylemediğini söyleyen kimse kalmaz.
Entelektüelin ve özellikle gazeteci/yazar taifesinin asıl anlamı, iktidar ve devletin yanında bağımsız bir göz olmaktır. Bu bağımsızlığı bırakan gazetecinin bir devlet memurundan farkı kalmaz. Bu yazıda konuyu döndürüp dolaştırıp son haftaların en çok tartışılan konusuna, yani Türkiye-Azerbaycan ilişkilerine getirmek niyetinde değilim.
‘’Devlet gereğini yapıyor, gazeteciler Bakü’yü eleştirmeli’’ gibi bir yaklaşımın altını çizmiyorum. Altını çizdiğim nokta daha geniş, daha kapsayıcı bir perspektiften devlet ile entelektüellerin, aydınların zihin yapısının giderek birbirlerine benzemesi, dahası bunun makbul görüş olarak sunulmasıdır.
Her uluslararası ilişkiler öğrencisi, yüksek ihtisasa başladığında devletlerin duygularının olmadığını, tamamen pragmatik ilişkiler tesis ettiğini kabul eder. Bu çok temel bir kabuldür, bugün televizyonlarda veya gazetelerde yorumculuk eden kişiler de analizlerine genellikle bu cümle ile başlar: Bu kabul genel hatlarıyla doğru olsa da tam tersi örnekler bulmak mümkün.
Türkiye-Azerbaycan ilişkileri de aslında bu duygusal ilişkiye bir örnektir. Daha uzak bir örnek olarak ABD-İsrail ilişkilerini göstermek mümkündür. ABD-İsrail ilişkileri salt çıkarlar üzerine kurulu değildir. Bununla ilgili en taze örnek, geçtiğimiz hafta ABD ara seçimlerinde Cumhuriyetçilerin senatodaki kaybının sebeplerinde gizlidir.
Cumhuriyetçiler büyük oranda İran savaşı ve dolayısıyla İsrail ile kurdukları duygusal ve çarpık ilişki yüzünden büyük bir kayıp yaşadılar. Bu itirafı yapan kişi ise herhangi bir Amerikalı yorumcu değil, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in kendisi oldu.
Örnekleri çeşitlendirmek mümkün. Türkiye Pakistan ilişkileri de salt pragmatizmden oluşmayan ilişkiye bir örnektir. Altını çizmek istediğim nokta açıkça şudur: Devletler kahir ekseriyette pragmatik ilişkiler kurarlar. Bu ilişkileri demin de tartıştığım gibi devlet görevlileri dizayn ederler.
Fakat devletlerin vicdanları, muhakemeleri, hafızaları ve duyguları da vardır. Devletler yaşayan, canlı organizmalardır. Bu kısım ise daha çok vatandaşın vicdanından, toplumsal vicdanın yöneticilere yüklediği ödevlerden beslenir.
Örneğin İspanya’da yüz binlerce insan, aylarca sokaklara dökülmeseydi, Sanchez hükümeti İsrail’e karşı tonunu bu kadar yükselmeyebilirdi. Bu yazıda tartıştığım nokta, Türk entelejansiyasının devletçi ve bazen de devletten daha devletçi refleksleridir.
Bu refleksin kökleri eskilere dayanıyor. 1970'lerden 1990'lara uzanan dönemde Türkiye iki askeri müdahale, bir de “post-modern” darbe yaşadı. Bu yıllarda eğitimle birlikte basın ve televizyon da devletçi bir zihnin yeniden üretildiği alanlar oldu.
Milli Güvenlik Bilgisi dersi 1980'de ortak müfredata girdi ve ancak 2012'de müfredattan kaldırıldı. 1985'te ortaokulda Sosyal Bilgiler’in yerini Milli Tarih, Milli Coğrafya ve Vatandaşlık Bilgisi dersleri aldı. 12 Eylül’ün hemen ardından tarih ve yurttaşlık eğitiminin ağırlığı artırıldı.
Devletin tek kanallı yayın yaptığı yıllarda büyüyen kuşaklar dünyayı “devletin bekası” merceğinden okumayı öğrendi. Bu tek açıklama elbette değil, ama yaygın alışkanlığın izini sürdüğümüzde bu dönemle karşılaşmamak mümkün değil.
“Öğret Komutanım!”: Milli Güvenlik Bilgisi dersinin 1980 - 2012 yılları arası değişimi +2Şimdi asıl ahlaki meseleye gelelim. Bir ilke, failin kim olduğuna göre değişiyorsa ilke değildir, siyasi tercihtir. Siyasi tercih hakkı ise devletin elindedir.
Bir hak ihlalini yalnızca faili düşmanımız olduğunda kınayan, dostumuz olduğunda sessiz kalan bir vicdan seçici bir vicdandır ve seçici vicdan, güvenilirliğini baştan kaybeder. Bugün Gazze için sustuğumuzda, yarın haklı olduğumuz bir davada da kimse bizi ciddiye almaz.
Bir insanın öldürülmesine, o ölümün sorumlusunun Ankara’yla ilişkisine bakarak ahlaki bir etiket yapıştıramayız. Burada Türkiye-Azerbaycan ilişkilerine dair bir tartışmaya girmiyorum. Aksine, haftalardır tartışılan ve entelektüellerin etrafında keskin çizgilerle konumlandıkları bu ilişkiye, ilkesel ve sivil bir bakış açısıyla yaklaşmak gerektiğini söylüyorum.
Unutmamak gerekir ki bunlar geçici gündemlerdir. Toz bulutu kalktığında elimizde kalan tek şey ilkelerimiz olacaktır. Bu ilkelerin sakatlanması, geçici gündemlerin ötesinde bir anlama sahiptir. Burada işin pragmatizm boyutunu da açıkça konuşmak gerekir.
İnsanlık suçlarına pragmatik bakılamaz. Geçtiğimiz hafta gerek medya, gerek ise sanal medyada gördüklerim beni bu yazıyı yazmaya itti. Nice tecrübeli duayen isimler, Türkiye-Filistin ilişkileri üzerinden Gazze soykırımına verilen tepkiyi eleştirdiler.
Mahmut Abbas’ın politikaları üzerinden Gazze’deki soykırıma verilen tepkiyi açıkça eleştirdiler. Sanki Filistin siyaseti Türkiye’nin çıkarlarına ters gidiyor, Türkiye ise anlamsız bir aşkla Filistin’i, Gazze’lileri savunuyor gibi bir tablo çizdiler.
Çok benzer görüşler Azerbaycan meselesinde de dile getirildi. Bahsettiğim yayınlar son derece fazla izlenen yayınlardır. Bu görüşler yukarıda da tartıştığım gibi, devletçi ve bana kalırsa devletçiliği çok yanlış bir yerden anlayan, duygusuzluğu ve ilkesizliği ilke edinmiş zihinlerden yayılıyor.
Tabi ki dünyayı Türkiye’den okuyacak, ülkemizi seveceğiz. Ülkemizin çıkarlarını önemseyeceğiz. Fakat ortada tüm dünyanın gözü önünde işlenen bir insanlık suçu varsa, vicdanlarımızın bir başkenti, pragmatik görüşleri olamaz.
Bu başta bize zarar verir. Bu, uzun vadede kendi çıkarımıza en çok zarar veren tutumdur. İnsanlık suçları karşısında sessiz kalmamak, hepimizi koruyan ortak bir normdur. Her başkent bu normu kendi çıkarına göre esnetmeye başladığında norm herkes için aşınır.
Yarın haksızlığa uğrayan taraf biz olduğumuzda, “başkalarının acısına çıkar hesabıyla bakmak” ilkesini kendi elimizle meşrulaştırmış oluruz. Bu yalnızca Ankara için değil, Tahran, Bakü ya da herhangi bir başkent için aynen geçerlidir.
Üstelik ilkeli duruşun ülkeye de kazandıracağı çok şey var. Entelektüelleri bağımsız, ilkeli ve tutarlı olan bir toplumun sözü dünyada ağırlık kazanır. Böyle bir ülkenin eleştirisi inandırıcı olur, çünkü kimseye göre değil, ilkelere göre konuşur.
Ankara’nın uzun vadeli çıkarı bile, düşünce dünyasının devletin kopyası olmamasını gerektirir. Gerçek pragmatizm, tam da bu yüzden ilkeli olmaktır. Yanlış anlaşılmasın: Ulusal çıkarı, devletin güvenlik kaygılarını ya da bölgesel gerçekleri analiz etmeyi reddetmiyorum.
Bunlar ciddi bir düşünsel çabanın parçası. İtirazım, bütün bunların insanlığın ortak değerlerinin önüne geçirilmesine. Kwame Anthony Appiah’ın “köklerine bağlı kozmopolitlik” dediği şey de tam olarak budur. Kendi ülkeni, kültürünü, milletini sevmek ve dünyanın öbür ucundaki haksızlığı da kendi meselen saymak.
Hukuki süreçlerin kendi yolunda ve kendi titizliğiyle yürümesi gerekir. Ama bir çocuğun ölümü karşısında ahlaki yargıda bulunmak için mahkeme kararını beklemek zorunda değiliz.
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.





Kategori: Genel
Yayın: 06 Kasım 2026 15:18 · Kaynak: gzt.com