Türküler aynı, istekler farklı: Gurbette kültürün sınırları
Yıllardır mikrofon başındayım. Kimi zaman bir türküyle insanların yarasına dokundum, kimi zaman bir şarkıyla hiç tanımadığım insanların mutluluğuna ortak oldum. Radyoculuğun bana öğrettiği en güzel şeylerden biri, müziğin insanları birbirine bağlayan görünmez bir köprü olduğudur.
Ancak son zamanlarda hem Türkiye’de hem de Londra’da yaptığım radyo yayınlarında dikkatimi çeken bir durum var. Aynı dili konuşan, aynı kültürden gelen, aynı türkülere aşina olan insanların müzik tercihleri, yaşadıkları ülkeye göre değişebiliyor.
Üstelik bu farklılık yalnızca müzik zevkinden ibaret değil. İşin içinde kültürel aidiyet, memleket özlemi ve bazen de farkında olmadan çizdiğimiz sınırlar var.
Türkiye’de Radyo Çağdaş’ta, Londra’da ise Bizim FM’de “Berna ile İz Bırakanlar” programını hazırlayıp sunuyorum. İki farklı ülkede, iki farklı dinleyici kitlesiyle buluşmak bana kültürümüzü başka bir pencereden değerlendirme fırsatı veriyor.
Radyo Çağdaş’ta yalnızca kendi programımla değil, günün farklı saatlerinde yayınlanan müzik kuşaklarıyla da dinleyicilere ulaşıyorum. Deyiş Saati, Akustik Saati, Nostalji ve Karadeniz müzikleri gibi birbirinden farklı içeriklere yer vermemizin önemli bir nedeni var.
Çünkü istiyorum ki radyoyu açan herkes kendinden bir parça bulsun.
Bir Karadenizli kendi yöresinin ezgilerini duyarken, bir İç Anadolulu Neşet Ertaş’la buluşsun. Bir dinleyici deyişlerle gönlünü dinlendirirken, bir başkası yıllar öncesinin unutulmaz şarkılarında gençliğine dönsün.
Ve Türkiye’deki yayınlarımda gördüğüm kadarıyla dinleyicilerimiz bu çeşitliliği oldukça güzel karşılıyor.
Karadenizli bir dinleyici bozlak isteyebiliyor. İç Anadolu’dan biri bir Ege türküsünü dinlemek isteyebiliyor. Doğu Anadolu’nun ezgileri, ülkenin bambaşka bir köşesinde aynı duyguyla karşılık bulabiliyor.
Elbette herkesin kendi yöresine ayrı bir sevgisi var. Ama benim gözlemim, Türkiye’deki dinleyicilerimizin farklı yörelerin müziklerine daha açık olduğu yönünde.
Peki, aynı kültür Londra’ya taşındığında ne değişiyor?
İşte benim asıl üzerinde durmak istediğim mesele burada başlıyor.
Londra’da Bizim FM mikrofonlarından dinleyicilerime ulaştığımda farklı bir tabloyla karşılaşıyorum. Burada gelen isteklerde yöresel aidiyet çok daha belirgin.
İnsanlar daha çok kendi memleketlerinin türkülerini, kendi yörelerinin sanatçılarını, çocukluklarından aşina oldukları ezgileri duymak istiyor.
Bir Karadenizli Karadeniz türküsünü, bir Sivaslı kendi yöresinin deyişini, bir başka dinleyici doğup büyüdüğü toprakların sesini arıyor.
Aslında bunu anlamak hiç de zor değil.
Çünkü gurbet dediğimiz şey yalnızca başka bir ülkede yaşamak değildir. Gurbet, bazen bir kokuyu, bazen bir sokağı, bazen de yıllardır duymadığınız bir türküyü özlemektir.
İnsan memleketinden uzaklaştıkça kendi kültürüne daha sıkı sarılabiliyor. Türkiye’deyken sıradan gelen bir türkü, Londra’da insanın gözlerini doldurabiliyor.
Ama burada kendime sık sık şu soruyu soruyorum:
Memleket özlemi bizi kendi kültürümüze yaklaştırırken, başka yörelerin kültüründen uzaklaştırıyor olabilir mi?
Çünkü bazen radyoya gelen isteklerde yalnızca memleket hasretini değil, müzik tercihlerindeki belirgin ayrışmayı da hissediyorum.
Oysa türkülerimizin güzelliği tam da çeşitliliğinde değil mi?
Karadeniz’in kemençesi de bizim, Ege’nin zeybeği de. İç Anadolu’nun bozlağı da bizim, Doğu Anadolu’nun uzun havası da. Bir deyişin taşıdığı derinlik de bizim, bir Rumeli türküsünün anlattığı ayrılık da.
Hepsi aynı kültürel zenginliğin farklı sesleri.
Ben radyoculuğu yalnızca dinleyicinin istediği parçayı çalmak olarak görmüyorum. Bazen hiç dinlemediği bir türküyü ona sevdirebilmek, başka bir yörenin hikayesiyle tanıştırabilmek de bu mesleğin sorumluluğudur.
Bu nedenle hem Radyo Çağdaş’ta hem de Londra’daki Bizim FM yayınlarımda farklı müzik türlerine ve yörelere yer vermeye özen gösteriyorum.
Çünkü müziğin insanları ayırmasını değil, birbirine yaklaştırmasını istiyorum.
Burada bir noktayı da özellikle belirtmek isterim. Türkiye’deki dinleyicilerin daha açık, yurt dışındakilerin ise daha tutucu olduğunu kesin bir yargıyla söylemek doğru olmaz. Benim anlattığım, iki ülkede mikrofon başında edindiğim kişisel gözlemler.
Belki de yurt dışında yaşayan insanlar, kaybetmekten korktukları kültürel bağlarına daha güçlü tutunuyorlar. Belki de memleketten uzak olmak, insanı kendi yöresinin sesine daha fazla bağlıyor.
Fakat bana göre kültürümüzü korumak, yalnızca kendi yöremizin türkülerini yaşatmakla sınırlı kalmamalı. Başka yörelerin ezgilerine de kulak verebilmeliyiz.
Çünkü bir türkünün hangi şehirden çıktığından çok, hangi yüreğe dokunduğu önemlidir.
Bugün Londra’da bir türkü çalarken Türkiye’deki bir köy evini, bir çocukluk hatırasını, geride bırakılmış bir anneyi ya da babayı hatırlayan insanlar olduğunu biliyorum.
Aynı türküyü Kocaeli’de dinleyen bir başkası ise belki hiç görmediği bir memleketin hikayesinde kendini buluyor.
İşte radyonun ve müziğin en güzel tarafı da bu.
Aramızda binlerce kilometre olabilir. Farklı ülkelerde, farklı hayatların içinde yaşıyor olabiliriz. Ama aynı türkünün bir yerinde hepimiz buluşabiliriz.
Ben isterim ki Londra’daki bir Karadenizli, bir Sivas türküsünde de kendini bulsun. Kocaeli’deki bir dinleyici, hiç gitmediği Diyarbakır’ın ezgisiyle de duygulansın.
Çünkü türkülerimize sınır çizersek, aslında kendi kültürel zenginliğimizi de sınırlandırmış oluruz.
Unutmayalım, türküler bir yörenin bağrından doğar ama yalnızca o yöreye ait kalmaz. Dilden dile, gönülden gönüle dolaştıkça hepimizin olur.
Ve ben mikrofon başında olduğum sürece, o gönüller arasında köprü kurmaya devam edeceğim.
Çünkü türkünün memleketi vardır ama duygusunun sınırı yoktur.

Kategori: Kültür-Sanat
Yayın: 25 Ekim 2026 14:44 · Kaynak: cagdaskocaeli.com.tr