Boş Tabak – Tuğçe Çakır | Aile Sofralarında Biriken Sessiz Hikâyeler
- Tuğçe Çakır, aile ilişkilerini, ifade edilemeyen duyguları ve geçmişten bugüne taşınan davranış kalıplarını merkeze aldığı Boş Tabak kitabının ortaya çıkış sürecini, yazmaya nasıl başladığını ve yazarlık serüvenini Yazarının Kaleminden köşemizde anlatıyor
Tuğçe Çakır, aile ilişkilerini, ifade edilemeyen duyguları ve geçmişten bugüne taşınan davranış kalıplarını merkeze aldığı Boş Tabak kitabının ortaya çıkış sürecini, yazmaya nasıl başladığını ve yazarlık serüvenini Yazarının Kaleminden köşemizde anlatıyor.
Her insanın kendini ifade ediş biçimi farklıdır. Sanırım benim için duygularımı en net ve şeffaf biçimde ifade ediş şeklim ise yazmaktan geçiyordu… Yazmaya başlamam ise ilkokul yıllarına kadar uzanıyor diyebilirim. Her şey ilkokul öğretmenimizin yaz tatilinde ‘günlük tutun’ demesiyle başladı.
Gün içinde yaptığım her şeyi bir deftere yazmak bana o kadar iyi gelmişti ki, durmadan yazmak istiyordum. Galiba o yaz tatili benim için yazmanın ve yazdıkça iyileşmenin başlangıcı oldu. Yazmanın yanı sıra kitap okumayı da çok seviyordum, sınıfta okuma yarışmalarında sürekli birinci geliyordum.
Okumanın ve yazmanın hazzını alınca onları bırakmak o kadar da kolay olmayacaktı benim için.
Kimse fark etmese de, bilmese de ben hep yazmaya devam ettim. Lise yıllarında da kırtasiyeden aldığım büyük bir deftere yazdıkça yazdım… Hayal dünyamda oluşturduğum karakter ve olayları yazdım, onları sanki bir dizi izliyormuşum gibi zihnimde sürekli canlı tuttum.
Fakat bir süre sonra yazmaya ara verdim. Yıllar sonra sosyal medya hesabı açıp, yine orada yazmaya başlayınca birkaç kişi tarafından fark edildim. “Çok güzel yazıyorsun, kitap yazsana.” dediler. Önce güldüm buna, “kitap yazmak kim, ben kim?” dedim açıkçası.
Çünkü kitap yazmak bana o kadar uzak bir şey geliyordu ki, yapamayacağım, ulaşamayacağım bir yermiş gibi. Bu düşünceyi rafa kaldırmıştım ama sanırım en uç noktaya koymuş olacağım ki, ansızın yere düştü ve ‘bence denemelisin’ yazısı büyük harflerle gözüme çarptı.
İşte o an, denemek istiyorum, ne kaybederim ki dedim ve gerçek manada oturup kitap yazmaya başladım.
Karakterler, olaylar, mekan, zaman, isimler… her şey o kadar hızlı ilerliyordu ki, arkamdan biri itiyormuş gibi, ben hiç durmadan yazmaya devam ediyordum. Tüm o düşünceler nereden ve nasıl geliyordu hiçbir fikrim yoktu; gürül gürül akan bir derenin ortasında kulaç atmanın bir işe yaramayacağını anlayıp, kendimi akışa bırakmaya karar vermiştim.
İşte böyle başladı benim dünyamda yazmak…
İnsanları, çevreyi, canlı ve cansız her şeyi gözlemlemeye başladım. Bazen bir kafede karşımda oturan hiç tanımadığım o insanlara ve davranışlarına baktım. En ince ayrıntısına kadar her şeyi not ettim, o insanlar bana bir kitabın karakteriymiş gibi gelmeye başlamıştı ve ben bu ana karakterin hayatının arka planında neler olduğunu iyice merak etmeye başlamıştım.
Gidip soramayacağım için de, kendi hayal dünyamda ona uygun çıkarımlar yaparak yazdım ve kurgular oluşturmaya başladım. Bazen bir piyano sesi, bazen bir manzara, bazen bir resim tablosu, bir gölgenin görüntüsü, bir insan… her şey ilham olmaya başladı.
Galiba: ‘şu kişi veya nesne bir kitap olsaydı adı ne olurdu? Bu kitapta neler yaşanırdı, sonu nasıl biterdi?’ gözüyle bakmaya başladığım için, yazmak daha heyecan verici bir hâl almaya başlamıştı. Tabi her işin bir zorluğu olduğu gibi, yazmanın da zorluğu var.
Tıkandığınız, üretemediğiniz, yazmak istemediğiniz dönemler oluyor. Ben tam beş sene yazmaya ara verdim. Bu süreçte üniversitemi bitirdim, aile danışmanı ve sosyolog oldum.
Sonra dedim ki, ‘hadi kaldığımız yerden devam edelim’. İlk günkü heyecanla oturdum bilgisayar başına…
Peki onca geçen senenin ardından ne yazacağım? dedim. Sonra insan ilişkilerine, aileye dayanan bir eğitim alınca; aileyle alakalı bir şeyler yazmalıyım dedim.
Günümüzde aile ilişkilerine baktığımızda, kimsenin içindeki duyguları tam anlamıyla ifade edemediğini gördüm. Çoğunlukla küçüklükten beri ‘konuşma, yapma, büyütme’ vb gibi ma/me eklerinin çok kullanıldığını, akabinde içine atılan duyguların, söylenmeyen sözlerin çoğaldığını ve aile örüntüleriyle beraber yıllar içinde karakterimize işleyen o davranış aktarımlarını görünce, bunu yazılarımla anlatabileceğim bir eser çıkarmalıyım ortaya dedim ve nihayetinde Boş Tabak fikri çıktı.
Kurulan yemek sofralarında sadece çatal, bıçak seslerinin çıktığı bir yere ne kadar yuva denilebilir? “İyi misin, nasılsın?” sorularının sorulmadığı, hiçbir şeyin konuşulmadığı, konuşmaya kalktığımızda çekindiğimiz, korktuğumuz, anlaşılmayacağımızı düşündüğümüz yer bize ne kadar güvenli gelebilir?
Ev ve aile dediğin şey emekti, güvenli bölgeydi, kaybolmamak demekti.
Bu sorulara cevap niteliğinde bir şeyler yazmam gerektiğinin farkındaydım ve boş tabak metaforunu kullandım. Boş tabak aslında yemeği bitirilmiş bir tabak değil, üzerine hiç cümle konmamış bir tabaktır. Okuyanların bu boş tabağa bir cümle bırakmalarını istedim.
Çünkü okuyan herkesin kendinden bir şeyler bulacağı bir kitap oldu… İllaki bir satırda kendinize ait yaşanmışlıklara denk geleceksiniz.
Bu hayatta hepimizin bir sofrası var. Kimi zaman kalabalık, kimi zaman sessiz. Kimi zaman kahkahalarla dolu, kimi zaman ise birilerinin eksikliğiyle. Ben bu kitabı biraz da o eksikliklerin içinden yazdım. Çünkü insan büyüdükçe anlıyor, bazı insanlar o sofraya bir daha oturmuyor, bazı sandalyeler boş kalıyor, bazı tabaklar kaldırılıyor.
Ve hayat tüm bunlara rağmen devam ediyor. Ama devam etmek unutmak demek değil. Bazı insanlar hayatımızdan gitse bile soframızda bıraktıkları yer hep kalıyor. Eğer bu kitabı okurken kendi boş tabağını bulursan korkma. O tabağın boş olması, bir şeylerin bittiği anlamına gelmez.
Belki hâlâ önünde paylaşacak çok güzel şeyler vardır. Belki de mesele tabağın boş olması değildi. Mesele, hâlâ sofrada oturuyor olmamızdı.
Bu kitabı yazarken, binbir emekle kelimelerime yön veren editörümü de sevgiyle anmadan geçemeyeceğim. Son düzenlemeleri yapmak için kitabı ona teslim ettiğimde zerre yabancılık çekmediğim gibi, korkmadım da. Bir bebeği annesine güvenle teslim eder gibi ettim, o bana, ben ona güvendik ve nitekim keyifli de bir yolculuk oldu.
Yayınevim de sağ olsun, gerekli özveri ve sevgiyle kucak açtı kitabıma, sonra da okuyucularla buluşturdu.
Bebeğinin büyümesine şahit olan ebeveynler gibi, boş tabak kitabının da nasıl gelişim göstereceğini hepimiz merakla bekliyoruz. Bence çok güzel büyüyecek… 🙂
Dilerim hayat önüne hep sıcak sofralar çıkarsın.
Eksildiğinde seni tamamlamaya çalışan, yorulduğunda yanında sessizce oturan, sevindiğinde sevincine ortak olan insanlarla karşılaştırsın.
Ve bir gün önündeki tabağın boş kaldığında, bunun her şeyin bittiği anlamına gelmediğini hatırlatacak kadar umut bıraksın içinde.
Dilerim hiçbir sofrada kendini eksik hissetmezsin.
Eğer bir gün hissedersen, umarım kendi sofranı yeniden kuracak cesareti bulursun.
Kayıp Rıhtım’ı ve WhatsApp üzerinden takip edebilirsiniz.
Siz de Kayıp Rıhtım'da konuk yazar olabilirsiniz!
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.
Kategori: Kültür-Sanat · Bölge: Trabzon
Yayın: 06 Kasım 2026 08:09 · Kaynak: kayiprihtim.com