Düzeni Değiştirecek Güç Nerede?
- Bir ülkede iktidarlar değişebilir
- Seçimler yapılır, sandıktan yeni sonuçlar çıkar, muhalefet güçlenir
Bir ülkede iktidarlar değişebilir. Seçimler yapılır, sandıktan yeni sonuçlar çıkar, muhalefet güçlenir. Peki, bütün bunlar düzenin değiştiği anlamına gelir mi?
Türkiye'nin emperyalist bağımlılığı, Mekke Anlaşması'yla yeniden gündemde. Ülkenin hangi ittifaklara bağlandığı, hangi savaşların parçası hâline getirildiği, bağımsızlığın ne anlama geldiği tartışılıyor. Ancak bağımsızlık meselesi yalnızca dış politikada kiminle yan yana durulacağına indirgenemez.
Bir ülkenin kaynakları, üretimi ve emeği kimin çıkarlarına göre düzenleniyor? Halkın geleceğine kim karar veriyor? Bu soruların yanıtı, bağımsızlık tartışmasının da sınırlarını belirliyor.
Sermayenin çıkarları doğrultusunda işleyen bir düzen, tek bir siyasetçinin gitmesiyle ortadan kalkmıyor. Emperyalist bağımlılık da bu düzenin dışında değil. Ülkenin üretim yapısı, kaynaklarının kullanımı ve ekonomik tercihleri uluslararası sermayenin ihtiyaçlarıyla iç içe geçiyor.
Üretimden doğan zenginliği işçiler yaratıyor; ancak bu zenginliğin nasıl bölüşüleceğini sermayenin çıkarları belirliyor. Ülkenin emeği ve kaynakları, halkın ihtiyaçlarından çok sermayenin kâr hesabına göre değerlendiriliyor.
Bu nedenle bağımsızlık mücadelesi, yalnızca dış politikada başka tercihler yapmak değil; üretimin kimin için ve kimin yararına örgütleneceğini de değiştirmek anlamına geliyor. Bağımsızlık, demokrasi ve sınıf mücadelesi birbirinden koparılamaz.
Tam da burada siyasetin diline yerleşen bir anlayışla hesaplaşmak gerekiyor: “Toplum bunu satın almıyor!” Bir siyasi fikrin değeri, kaç kişiye ulaştığına, ne kadar ilgi gördüğüne ya da ne kadar oy getirdiğine indirgenebilir mi? Siyaseti bir pazarlama faaliyeti gibi görmek, insanları da ikna edilip yönlendirilecek müşteriler olarak kabul etmek demek.
Oysa bir fikri savunmak, onu en çok satacak ürüne dönüştürmek değil; haklılığına inanılan bir mücadeleyi büyütmek, insanları bu mücadeleye katmak ve sorumluluğunu üstlenmektir.
Sanayinin, üretimin ve işçi emeğinin yoğun olduğu Kocaeli'de bu ilişkinin sonuçları gündelik hayatın içinde açıkça görülüyor. Fabrikalar üretirken işçiler güvencesizlikle, düşük ücretlerle ve ağır çalışma koşullarıyla karşı karşıya kalıyor.
Ülkenin üretim gücü büyürken bu büyümenin sonuçlarından kimlerin yararlandığı sorusu ortada duruyor. İşçiler bu düzenin sonuçlarına katlanan bir topluluk değil, onu değiştirebilecek toplumsal gücün kendisidir.
Sendikalar uzlaşmanın sınırlarına sıkıştığında, siyaset emekçileri yalnızca seçmen olarak gördüğünde, halkın değişim umudu başkalarının vaatlerine bağlanıyor. Oysa ihtiyaç, emekçilere en cazip vaatleri sunmak değil; ortak çıkarları etrafında örgütlenebilecekleri, kendi sözlerini söyleyebilecekleri bir mücadele zemini yaratmak.
İnsanlar ancak bu mücadelenin içinde değişimin mümkün olduğunu görür ve onun parçası hâline gelir.
Düzeni değiştirecek güç, bir sonraki seçimi beklemekle değil; işyerlerinde, sokaklarda ve mücadele içinde büyüyecek. Bağımsızlık ve demokrasi, emekçilerin örgütlü gücüyle gerçek anlamını kazanacak. Çünkü mesele yalnızca kimin yöneteceği değil, kimin sözünün geçeceği.
İşçi sınıfı başkalarının vaatlerini beklemek yerine kendi geleceğini belirleyecek gücü yaratmalı.
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.
Kategori: Siyaset · Bölge: Kocaeli/Başiskele
Yayın: 02 Kasım 2026 12:49 · Kaynak: kocaelihalkgazetesi.com