Gazeteci Aykan Sever: Lula ve PT yeni bir krize kadar beşik sallama modunda
- Venezüella devlet başkanı Maduro ve eşi Cilia Flores’i açık bir korsanlıkla esir alıp tutuklayan, ambargo altında olan Küba’yı açıkça işgalle tehdit eden Trump hükümetinin açıkça Balsonora’ya destek çıkmasına rağmen İşçi Partisi lideri Lula’nın seçim zaferi tüm dünyada sevinçle karşılandı
Venezüella devlet başkanı Maduro ve eşi Cilia Flores’i açık bir korsanlıkla esir alıp tutuklayan, ambargo altında olan Küba’yı açıkça işgalle tehdit eden Trump hükümetinin açıkça Balsonora’ya destek çıkmasına rağmen İşçi Partisi lideri Lula’nın seçim zaferi tüm dünyada sevinçle karşılandı. Avrupa’daki grev ve direniş hareketiyle birleşen bu sevinç, bir süredir, yeni faşist partilerin yükselişinin yarattığı korku ikliminde oldukça anlaşılır bir ruh hali.
Fakat daha önceki seçim zaferlerinin hem ABD’nin emperyalist saldırılarını hem de neo-faşist hareketlerin yükselişini durdurmakta başarılı olamadığını gördük. Dolayısıyla Lula’nın da, daha önceki yıllarda yaptıklarına bakarak, sol adına ne kadar umutlanabiliriz?
Lula’nın programında neler var? Bunları kıtayı yakından takip eden ve uzun yıllardır Kolombiya’da yaşayan gazeteci Aykan Sever ile konuştuk.
Gazeteci Aykan Sever temel bir soruna dikkat çekiyor: Asıl sorun sadece Lula ve ekibinin değil toplumun genelinin siyasal ufkunun sınırlığı, dünyayı bir bütün olarak görüp bu doğrultuda bir gelecek arayışının olmaması. Bugünü yaşamaya kendini mahkûm etmiş, ütopya yoksunu sağcılık türlerinin dünyanın genelinde zihinlere hükmediyor oluşu.
Önce bugüne nasıl gelindi, hatırlatma için buradan başlamak istiyorum. Lula hükümeti, emtia ihracatından elde edilen muazzam döviz gelirini (özellikle demir cevheri, soya fasulyesi ve petrolden) sosyal ve ekonomik hedeflere ulaşmak için kullandı.
Bunda ne kadar başarılı oldu? Tabi bu emtia ihracatı bağımlılığının sanayisizleşmeye neden olduğu eleştirileri oldu. Bu konuda senin değerlendirmen nedir?
Çoğu zaman Abya Yala ülkelerine uzaktan bakarken çeşitli reklamcı zihniyetlerin de katkısıyla romantize pastel renklerin hâkim olduğu tablolar gözümüzün önüne geliyor. Hâlbuki gerçek çok daha acı ve çarpıcı. Brezilya’da olanlar da bundan azade değil.
Evet, Brezilya büyük bir ekonomiye sahip ancak hammadde ihracatına bağımlı. Yaklaşık yıllık 350 milyar dolarlık bu ihracatın yarısından çoğu işlenmemiş ürün. Bunların çoğu da Çin ve ABD’ye satılıyor. Bu durumun sanayisizleşmeye zemin hazırladığı doğru ancak bence daha ciddi sorunlar var.
Öncelikle hammadde ihracatı kapitalizmin günümüz seyrine uyumlu bir yaklaşım aynı zamanda doğaya ve insanlığa zarar veren yönler içeriyor. Örneğin endüstriyel soya üretimi her şeyden önce toprağa zarar veriyor bir süre sonra tek tip üretime mahkûm olan toprak verimliliğini kaybediyor, ayrıca ormanların yok edilmesi, biyoçeşitlilik kaybı, erozyon, aşırı su tüketimi, GDO’lu ürünler ve kullanılan kimyasallar nedeniyle derinlemesine tahribat, küçük çiftçilerin yok olması gibi meseleler sadece Brezilyalıların değil bütün dünyanın muhatap olmasını sağlıyor.
Çünkü gerek madencilik gerekse endüstriyel tarım ve hayvancılık Amazon Ormanlarından eksiltiyor bu da bütün dünyanın soluduğu oksijenden çalmak anlamına geliyor. Dünya basınına yansıyan son haberler her ne kadar Lula döneminde ormansızlaşmanın durdurulduğu yönünde olsa dahi.
Ancak buralardan elde edilen gelirlerin özellikle sosyal alanda “olumlu” şekillerde kullanıldığına şahit oluyoruz. Örneğin ihtiyacı olan ailelere yardım mekanizması Bolsa Familia, ücretsiz sağlık sistemi-SUS, kamusal eğitim olanakları bunlar uzun zamandır toplumda karşılık bulan, benimsenen uygulamalar.
Rakibi Flávio Bolsonaro bile en azından Lula’nın sağlık ve eğitim alanlarındaki uyguladığı sosyal politikaları “geliştirecek” vaatlerde bulunmak zorunda kaldı.
Lula’nın yürüttüğü sosyal politikaların birçok açıdan sorunları hafiflettiği söylemek mümkün ancak temeldeki problemleri çözmekten bir hayli uzak. Buna örnekler vermek gerekirse mesela asgari ücret 1621 real aşağı yukarı 300 ABD dolarına denk geliyor.
Buna karşın çok daha zayıf bir ekonomisi olan Şili’deki asgari ücretin (550 Şili pezosu – 560 dolar civarı) çok daha altında. Alım gücü de elbette önemli ancak yine de Brezilya’daki “kötü” durum dikkat çekici.
Ayrıca işçi sınıfının neoliberal saldırganlık karşısında savunmasız bırakıldığı ve giderek örgütsüzleştiği görülüyor. Sendikasızlaşma devam ediyor. Örneğin 2000 yılında sendikalaşma oranı%13.4’ken 2024 verilerine göre bu rakam%8.9.
Örgütsüz kalan emekçi kesimlerin giderek genişleyen uyuşturucu, insan ticareti türünden uğraşlara yoğunlaşan çeteleşme faaliyetinin bir parçasına dönüştüğü ve herhangi bir sol örgütlenme çabasının ulaşamayacağı bir pozisyona sürüklendiğine şahit oluyoruz. Özellikle gençlik alanında Lula’nın yürüttüğü sosyal politikaların yetersiz kalması da bu işin önemli nedenlerinden biri.
Bu marazi halde Lula ve İşçi Partisi’nin (PT) egemen kesimlerle alt sınıfların çıkarlarını uzlaştırma arayışının rol oynadığı bence aşikâr.
Bu konuda en temel problem, yaşamak için kapitalizme alternatif bir ekonomik sosyal yapıyı hedeflemek yerine onunla uyumlu “daha iyi koşullar”la yetinilen bir yönelimin ideal olarak benimsenmesi ve uygulanması. Bu durumum birçok başarısız örneğine daha önce şahit olduk.
Arjantin, Bolivya ve Venezuela uzun zaman Lula’nınkine benzer sosyal politikaların uygulandığı ülkelerdi ancak buralardaki belli tıkanmalar sonucu giderek toplumsal hareketler körelirken bugün sağın çeşitli varyasyonlarının iktidarına ve maalesef toplumların sefalete sürüklenişine tanık oluyoruz.
Lula yolsuzluk iddiaları ile tutuklandı ve siyaset dışı bırakıldı. Bu yolsuzluk iddiaları üzerinden siyasal alanın dizaynı bize çok tanıdık geliyor, Cumhurbaşkanı adayı İmamoğlu üzerinden yapılan operasyonları, tabi İspanya’nın Filistin’e, İran’a ABD İsrail saldırılarına karşı çıkan Sanchez’e yapılan operasyonu kastediyorum.
Lula için ileri sürülen iddiaların temelli neydi? Ve Lula ile ona destek veren muhalif kesimlerin bu iddialara karşı stratejisi ne oldu, ki sonuçta Lula yine kazandı.
Lula 2014 yılında başlayan Odebrecht Operasyonu veya Araba Yıkama Operasyonu diye adlandırılan bir uluslararası yolsuzluk ve rüşvet ağıyla ilgili dava kapsamında suçlandı. Devlet şirketi Petrobras da bu yolsuzluk ağının parçası olarak görülüyordu.
Lula’ya, 2017’de bu süreçle ilgili olarak 9 yıl 6 ay hapis cezası verildi. Ancak 2019 yılında serbest bırakıldı ve tüm mahkumiyet kararları 2021 yılında Brezilya Yüksek Mahkemesi tarafından iptal edildi. Bu durum elbette ABD’nin yönlendirdiği siyasal operasyonun bir parçasıydı.
Aynı dava ile bağlantılandırılarak 2016 yılında da Lula’nın yerine seçilen Dilma Rousseff devlet başkanlığından azledilmişti. Burada Brezilya yargısının özerkiliğinden söz etmek ve aldığı kararlarda bağımsız olduğunu söylemek bir hayli zor.
Egemen kesimlerce oligarşi içi çekişmelerde ve ABD yönetimleri tarafından sola karşı kullanıldığı açık bir gerçektir. Bir diğer açık gerçekse Brezilya ve Latin Amerika ülkelerinin çoğunda oligarşik elite dahil olan kesimlerin yolsuzluk yapmayı normal bir iş olarak algılamaları ve kanunları kendi lehlerine düzenlemeleridir.
Örneğin öteden beri bu coğrafyadaki birçok ülkede oligarşi mensupları yasal olarak vergi vermez. Yolsuzluğun özellikle Brezilya’da bir ata sporu diye nitelenmesi bir klişe gibi görülse de nihayetinde doğrudur.
Lula aklandığında Jair Bolsonaro ile epeyce kötü zamanları tecrübe etmiş bir Brezilya vardı karşısında. Brezilya toplumsal mücadelelerinin her ne kadar gerilese de temsil ettiği bir birikim var ve Lula onu harekete geçirmeyi becerdi.
Bir de uluslararası konjonktür o zaman ABD’nin açıktan baba Bolsonaro’nun yaptığı darbeye destek vermeye elverişli değildi. Biden yöntemi özellikle Çin’le yakın ilişkilerinden dolayı J. Bolsonaro’nun bir kere daha başkan olmasına pek de gönüllü olmadı.
Yakın zamandaki seçimdeyse özellikle ikinci turda Brezilya toplumunun biraz da paniğe kapılarak seçimlere çok yönlü asıldığını gördük. Aynı zamanda Lula’nın devlet olanakları da kullanarak Trump’ın ve yapılmak istenen dijital manipülasyonun önüne geçtiğini ve bunu gençlerin dijital alanda adeta bir savaş yürüterek bu süreci güçlendirdiklerine şahit olduk.
Ancak birçok olumsuz ve saldırgan vaadine karşın Flávio Bolsonaro’nun aldığı yaklaşık 60 milyon ortada duruyor. Neo-faşizm tehdidi hala büyük bir problem. F. Bolsonaro’nun ABD’ye kaçması Trump’ın seçimlerde hile yapıldı açıklamalarına bakıldığı zaman Amerıkan yönetimi ve bölgesel müttefikleri üzerinden Brezilya’ya dönük yeni hamlelerin yapılması kaçınılmaz gözüküyor.
Ancak Brezilya güçlü bir ülke ve çeşitli müttefiklere sahip yani bir Honduras gibi Trump’ın iki dudağı arasından çıkanlara teslim olacak bir ülke değil.
Bu emtia ihracatı meselesine dönmek istiyorum. Lula, Amazonları koruma sözü verdi. Ama ülke ekonomisi Emtia ihracatına bağlı olması büyük miktarda ekstraktivizm faaliyetleri olduğu anlamına geliyor. Lula’nın karnesini bu açıdan değerlendirdiğimizde nasıl bir tablo ile karşı karşıya kalıyoruz?
Evet, Brezilya’da kapsamlı bir ekstraktivizm faaliyeti var. Demir, niyobyum, bakır, nikel, altın ve lityum madenciliğinde dünyada ön sıralarda. Bunların tamamının doğa ve insan yaşamını etkileyen olumsuz yanları var. Aynı zamanda tarımsal üretim üzerine de olumsuz etkilerde bulunuyor.
Özellikle maden atıklarının toplandığı barajların çökmesi türünden olaylar görece sık yaşanıyor ve doğrudan insan ölümlerine yol açabiliyor.
Lula’nın son döneminde özellikle lityum madenciliğin devletin teşvik politikaları sayesinde arttı. Lula yönetimi madencilik faaliyetleri belli yasal sınırlar içinde tutarak zararı azaltmaya çalışıyor ancak firmaların buna ne kadar uyduğu şüpheli.
Örneğin yerli halkların yaşadığı altı koruma bölgesinde madenciliğe izin verilmiyor ancak kaçak madencilik faaliyetleri yürüdüğü gibi buraları korumaya çalışan yerlilere dönük sık sık silahlı saldırılar oluyor.
Burada asıl sorun sadece Lula ve ekibinin değil toplumun genelinin siyasal ufkunun sınırlığı, dünyayı bir bütün olarak görüp bu doğrultuda bir gelecek arayışının olmaması. Bugünü yaşamaya kendini mahkum etmiş, ütopya yoksunu sağcılık türlerinin dünyanın genelinde zihinlere hükmediyor oluşu.
Geçen yıl da Brezilya, BM COP 30 zirvesine ev sahipliği yaptı. Orada ne gibi kararlar alındı, özellikle Amazonların korunması açısından ve bunlar gerçekten bir anlam ifade ediyor mu? Bununla alakalı bir soru da, bu kampanyada Amazonların korunması ve ekstraktivizm konusu gündeme geldi mi?
Öncelikle temel mesele iklim kriziyle ilgili fosil yakıtlardan hızla uzaklaşılması talebi gündemdeydi. Ancak Brezilya yönetimi bu konudaki farklı görüşlere dahi yer vermeyerek ikiyüzlü bir tutum izledi ve bu konuda dişe dokunur bir adım atılması kararı yerine, ülkeler fosil yakıt kullanımını azaltmaya “gönüllü” olarak davet edildi. Tabi böylesi bir yaklaşımdan kimse herhangi bir sonuç çıkmayacağını tahmin edebilir.
Evet, ekstraktivizm de gündeme geldi, Brezilya’nın ekonomik işleyişinin bu konuda yarattığı handikaplarda tartışıldı ancak COP 30’da bu konuda bağlayıcı bir karar alınmadı. Maalesef halen Amazonlar bölgesinde petrol ve maden aramaları sürüyor.
Asıl eleştiri Belem kentinde COP’a alternatif olarak düzenlenen Halkların İklim Zirvesi’nde yapıldı. Buradaki katılımcılar kapitalist zihniyet dahilinde fosil yakıtlar ve ekstrativizme dayalı politikaların iklim krizinde belirleyici olduğuna dikkat çektiler. Brezilya yönetiminin yaptıklarıyla söylediklerinin uyuşmadığı da ifade ettiler.
Latin Amerika neoliberalizmin av sahası ya da ilk uygulaması sahası oldu.
Neoliberalizme karşı Zapatistaların isyanı ile başlayan, ayaklanmalar, seçim zaferleri ile devam eden bir yarım yüzyıl sürdü. Seçimlerde kazanılan zaferler tabiri caizse bürokrasinin ya da parlamentoların koridorlarında kaybedildi.
Chavez’in 21. Yüzyıl Sosyalizmi, kıtada sempati ile karşılandı. Bolivya’da Morales, Topraksızlar Hareketi, gerilla liderlerinin devlet başkanlığı aldığı seçim zaferleri. Bütün bunlar dünyadaki herkes açısından umutlandığı anlar, olaylar oldu. Lula bu dönem ne yapacak? Neyi vaat ediyor?
Lula, öncelikle dünyadaki kutuplaşmaların dışında bağımsız bir politik hat izlemeyi vaat ediyor. Sonuçta seçim deyip geçmeyelim olay nihayetinde mevcut çekişme ana eksenini ABD ve Çin’in oluşturduğu üçüncü yeniden kapsamında cereyan ediyor.
Lula yönetimi uzun zamandır yakın ilişki geliştirdiği Çin’e yaslanması kaçınılmaz gözüküyor. Lula yönetiminden bu konuda tersi bir beyan da yok.
Lula ayrıca Bolsa Familia gibi sosyal programları koruyacağını, vergi adaleti sağlayacağını, çalışma saatlerini düşüreceğini, asgari ücreti artıracağını, bağımsız yapay zeka merkezi oluşturacaklarını, çetelerle mücadele için ayrı bir bakanlık kurulacağı türünden politikaları gündemine almış durumda. Bunların bir kısmını daha önce niye yapmadığı bir soru işareti; örneğin mesai saatlerinin düşürülmesi, asgari ücretin artırılması gibi.
Asıl problem en temelde kapitalizme dair bir sorgulama yok burada. Lula ve PT adeta yeni bir krize kadar beşik sallama modunda. Bu yaklaşım uluslararası politikada da solu etkisiz bırakıyor. Lula kıtada iktidara gelen Trump uzantısı neo-faşist iktidarlarla iş birliği yapmaktan imtina etmiyor.
Dolayısıyla ideolojik bir iddiadan çok karşımızda işçi sınıfı düşüncesini manipüle eden 80 yaşını aşmasına rağmen koltuğa çakılı kalmaya hevesli birini görüyoruz. Bu kıtadaki diğer güya “sosyalist” liderlerin zihniyetinden maalesef farklı değil.
Aslında Lula’ya haksızlık yapmaya gerek yok çünkü kendisi son yıllarda hiçbir zaman solcu olmadığı dahi söyleyebilen biri, mesele bunları gördüğü halde ehven-i şer’e saplanmış ve bundan çıkamayan sol organizasyonlarda.
Lula’nın ne yapacağının ötesinde başka büyük problemler de var. Özellikle kıtayı saran ABD-İsrail’in ortak jeo-stratejik faaliyetlerinin bir parçası olan Evanjelik Kiliseler. Bunlar milyonlarca yoksulu örgütleyerek neo-faşizmin doğal tabanı haline giriyorlar.
Giderek zihinleri sağa bükme konusunda etkili oldukları görülüyor. Başta kadın hakları olmak üzere birçok meselede artık çok gerilerde kaldığını var sayabileceğiniz hurafeleri yaygınlaştırarak otoriteye-şiddete tapınmayı egemen kılmaya çalışıyorlar.
Biraz da sokağa inelim. Belli ki Bolsonaro karşısında solun bazı kesimi “bağrına taş basarak” Lula’ya oy verdi. Sokakta örgütlenme ne durumda, Brezilya’da? Sendikalar, yerli örgütleri, kadın ve ekoloji hareketi? Buradaki arayış hangi istikamette? Devrimci sosyalist parti ve örgütler mesela?
İşin doğrusu Brezilya toplumunda ne olup bittiğine bütünüyle hakim olduğumu söyleyemem. Elbette sol genel olarak seçimler sürecinde sadece bağırlarına taş basmadılar Lula’nın yeniden seçilmesinde aktif rol oynadılar. Tabii gerek kadın hareketi (özellikle favelalarda örgütlenme çabaları önemli), sendikalar (giderek güç kaybetse de hala sosyal mücadelede ağırlığı var) ve ekoloji hareketlerinin (bir tür toplumsal denetim işlevi yerine getirmeyi sürdürüyorlar) kendi mücadele başlıkları etrafında etkin olduğu görülüyor.
Ancak bütün bunların içerisinde Topraksızlar Hareketi (MST) daha fazla ön plana çıkıyor. Bunun ana nedeni de MST’nin toplumun bütününü örgütleyecek ve bunu iktidara taşımayı hedefleyen bir stratejik arayış ve uğraş içine girmesi.
MST bu çerçevede hem Brezilya hem de kıta çapında dikkat çeken bir mücadeleyi yürütmeye çalışıyor.
MST öteden beri İşçi Partisi’nin (PT) gölgesinde kaldı ancak son yıllarda durum değişiyor. MST kendisini toplumsal iktidarı hedefleyen bir hareket olarak tanımlamaya başladı. Burada PT ve devletle ilişkilerin değişmesi kaçınılmaz.
MST bir taraftan toprak işgallerini artırarak toprak reformunu dayatmaya çalışırken aynı zamanda endüstriyel tarım tekelleriyle rekabet edebilecek ölçüde üretim yaparak kendi örgütlenmesini kentlere de yaymaya çalışıyor. Aynı zamanda her düzeyde siyasal iktidar mücadelesi vermek dedikleri bir yaklaşımı da örgütlemeye çalışıyor.
Bu parlamenter süreçleri de dışlamıyor. Bu yılki seçimlerde açıktan 16 aday gösterdiler. Bu kişilerden dördü Temsilciler Meclisi’ne dördü de eyalet yasama organlarına seçildi. Ayrıca MST kendileriyle bağlantılı yüzlerce kişinin çeşitli kurumlara seçildiğini belirtiyor.
Topraksızlar Hareketi seçimlere yaklaşımını “Hayallerimiz sandıklara sığmaz ancak kâbuslarımız kesinlikle sığar” parolasıyla özetliyor. Bunun ötesinde özellikle seçim çalışmaları sırasında kentlerin çeperinde gıda güvenliğini sağlama çalışmalarının yanı sıra faşizme karşı mücadele gibi meselelere odaklanarak siyasal bilinç ve örgütlenmeleri geliştirmeye çalışıyorlar.
Birçok ülkede solu devrimci özelliklerini yitirerek giderek orta sınıfların “daha iyi yaşama” arayışının teorisini yaptıklarını görülüyor. Bu meselede biraz da neoliberal politikalar karşısında savunmasızlaşan işçi topluluklarının giderek işlerini koruma adına muhafazakar bir çizgiye yönelmeleri de rol oynuyor.
Onlar temsil ettiğini iddia eden politikacılar da maalesef böyle bir yönelim var. Chavez döneminde gündeme gelen daha doğrusu popülerleşen ve kısmen uygulama alanı bulan kıtasal çapta düşünme, ona göre politikalar oluşturmaya çalışmak önemliydi ve bence bu işin en değerli kısmıydı.
Fakat bu yaklaşım Latin milliyetçiliğinden maluldü. Yine aynı hatayı tekrarlamamak kaydıyla Abya Yala kıtasının geleceği, bölge halklarının sosyalizm temelinde ortaklaşa bir yaşam örgütleme/yaratma arayışından geçiyor.
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.
Kategori: Siyaset
Yayın: 01 Kasım 2026 08:12 · Kaynak: politikahaber.com