Sanatın merkezini değiştirmek: Sinopale dünyaya Sinop’tan bakıyor
Sinopale 10, “Karada Akıl Yürür, Denizde Sezgi” başlığıyla yerel bilgiye, deniz kültürüne ve kolektif üretime odaklanıyor. Euronews olarak bienalin eş-küratörleri Deniz Kırkalı, Mariam Natroshvili, Marina Fokidis ve T. Melih Görgün ile bir araya geldik.
Dört küratör, sanatın küresel krizler karşısındaki rolünden Sinop’un denizle kurduğu ilişkiye, yerel topluluklarla birlikte üretmenin dönüştürücü gücünden uluslararası sanat dünyasında alternatif ilişkiler kurmaya uzanan sorularımızı yanıtladı. Anadolu’nun ilk bienali olarak tanımlanan Sinopale, 2026’da 20. yılını 10. edisyonuyla kutluyor.
2 Eylül–15 Kasım tarihleri arasında düzenlenen Sinopale 10, “Karada Akıl Yürür, Denizde Sezgi” başlığı altında dünyanın farklı coğrafyalarından sanatçıları Sinop’ta buluşturuyor. Bienalin en belirgin özelliklerinden biri, sanatçıların hazır eserlerini kente getirip sergilemek yerine yerel zanaatkârlar, kent sakinleri ve gönüllülerle birlikte üretmesi.
Bu süreçte sanat eseri, yalnızca sergilenen bir nesne değil, kentin hafızası, insanları ve gündelik yaşamıyla kurulan ilişkilerin bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. Bienalin üretim süreci serginin açılışından haftalar önce başlıyor.
Gürcistan, Güney Kore, Kazakistan ve Venezuela gibi farklı coğrafyalardan sanatçıların katıldığı edisyon, uluslararası sanat pratiklerini Sinop’un yerel deneyimiyle buluşturmayı amaçlıyor.'Karada Akıl Yürür, Denizde Sezgi': Yerel bilgiden yola çıkmakSinopale 10’un başlığı, Sinoplu bir balıkçının sözünden ilham alıyor. Bienalin kavramsal çerçevesinde belirsizlik, sığınma, iç içelik, bedensellik ve sezgisellik gibi kavramlar öne çıkarken deniz, yalnızca coğrafi bir unsur değil, bir bilgi ve düşünme biçimi olarak ele alınıyor.
Deniz Kırkalı, balıkçıların sözünü bienalin çalışma yöntemini belirleyen yerel bir bilgi olarak değerlendirdiklerini söylüyor. Kırkalı’ya göre bu söz, akıl ile sezgi arasında bir hiyerarşi kurmuyor; bilginin hangi koşullarda ve nerede işlediğine işaret ediyor.
Küratöryel ekip, bir süredir çevrimiçi toplantılarda tartıştıkları kavramları balıkçıların önerdiği yöntemle ele alarak denizden, özellikle Karadeniz’den, deniz canlılarından, akıntılardan, hava koşullarından ve denizde olma deneyiminden öğrenmeyi merkeze koydu. Denizin öngörülemezliği ile bienalin ucu açık ve katılımcı üretim süreci arasında bir paralellik kurduklarını belirten Kırkalı, başlığı yalnızca bir metafor olarak değil, sanatçılarla birlikte düşünme ve üretme biçimini tarif eden bir çıkış noktası olarak gördüklerini ifade ediyor.
Marina Fokidis de balıkçıların sözünün farklı bilgi türleri arasında kurulan hiyerarşiyi sorguladığını düşünüyor. Ona göre yaklaşan bir fırtınayı sezen bir balıkçı, akıl dışı hareket etmiyor. Sezgi, birikmiş deneyimin, gözlemin ve koşullara ilişkin derin bir aşinalığın sonucu olarak ortaya çıkıyor.
Fokidis, bilimsel uyarıların sık sık göz ardı edildiği bir dönemde bilimsel bilginin önemini azaltmanın doğru olmadığını vurgularken, bilim ve aklın insan deneyiminin bütününü açıklamakta tek başına yeterli olmayabileceğine dikkat çekiyor. Sanatın da tam bu belirsizlik alanında var olduğunu belirten küratöre göre sanat, insanların sezdiği ancak henüz dile getiremediği şeylere biçim veriyor ve bilgi olarak kabul edilenleri sorguluyor.
Fokidis, bugün farklı zekâ ve bilme biçimlerine aynı dili konuşmaları şartını koşmadan güvenmeyi öğrenmenin önem kazandığını düşünüyor. Savaşlar ve iklim krizi karşısında sanat ne yapabilir? Savaşların, iklim krizinin ve toplumsal kutuplaşmanın derinleştiği bir dönemde sanatın birlikte yaşamanın yollarını aramadaki rolü, dört küratörün de üzerinde durduğu başlıklardan biri.
Deniz Kırkalı’ya göre sanat, yaşanan koşulları değiştirmek için doğrudan ve hemen bir yanıt sunamayabilir. Ancak uzun vadede değişime alan açacak sorular sormayı ve alternatifler hayal etmeyi mümkün kılar. Bu etkinin hemen görülmemesi ya da anlaşılmaması, sanatın kişiyi ve toplumu zaman içinde şekillendirme potansiyelini ortadan kaldırmıyor.
Kırkalı, sanatın bu nedenle diğer alanlar ve pratiklerle yan yana durmasının da önemli olduğunu belirtiyor. Marina Fokidis, sanatın savaşları durduramayacağını veya dünya düzenini tek başına değiştiremeyeceğini kabul ediyor.
Buna rağmen sanatın, başlangıçta yalnızca sınırlı sayıda insana ulaşsa bile, birlikte yaşamanın farklı olasılıklarını ortaya koyabileceğini söylüyor. Fokidis, Atina’da bir mutfak masası etrafında yaklaşık 3 bin okuyucuyla başlayan “South as a State of Mind” dergisinin zamanla documenta 14’ün dergisi hâline gelerek yüz binlerce insana ulaşmasını örnek veriyor.
Ona göre küçük bir kamusal alanın ne kadar geniş bir etki yaratabileceğini önceden ölçmek mümkün değil. İnsanların bir araya gelebildiği, birlikte düşünebildiği, fikir ayrılıklarını ifade edebildiği ve kendilerine sunulan seçeneklerin ötesinde başka ihtimalleri hayal edebildiği ortamlar yaratmak, bu nedenle önemini koruyor.
Fokidis, Sinopale’nin de 20 yıldır uluslararası sanatsal pratikleri Karadeniz kıyısındaki küçük bir kentin gündelik yaşamıyla buluşturarak benzer bir yaklaşım izlediğini düşünüyor. Bu karşılaşmaların etkisinin, özellikle genç kuşaklar üzerinde, yıllar sonra ortaya çıkabileceğini belirtiyor.
Dünyayı yalnızca sanat aracılığıyla değiştiremeyeceğimizi kabul etsek bile hayal gücüne, farklı düşüncelere ve dayanışmaya alan açan ortamları terk etmenin değişim ihtimalinden vazgeçmek anlamına geleceğini söylüyor. T. Melih Görgün ise sanatın krizler karşısında üstlenebileceği rolü iki seçenek üzerinden tanımlıyor: Ya yaşanan yıkımı uzaktan izleyen pasif bir vitrin olmak ya da insanların birbirine ve doğaya sığınabileceği müşterek güvenli alanlar inşa etmek.
Görgün’e göre Sinopale, ilk günden itibaren ikinci yolu seçti. Görgün, belirsizliklerin hüküm sürdüğü dönemlerde sanatın büyük ve iddialı sloganlar üretmek zorunda olmadığını vurguluyor. Ona göre sanatın dönüştürücü gücü, yavaşlamayı, birbirinin sesini duymayı ve belirsizliğin getirdiği kaygıyı birlikte taşımayı öğretmesinde yatıyor.
Sinopale’de sanat, bir sonuç ya da sergileme efekti olarak değil, krizler karşısında toplumsal dayanıklılığı artıran bir birlikte yaşama alıştırması olarak ele alınıyor. Görgün, farklı siyasi, kültürel ve kuşaksal geçmişlerden gelen insanların yan yana oturabildiği, birlikte düşünebildiği ve önyargısızca temas edebildiği alanların giderek azaldığına dikkat çekiyor.
Sinopale’nin 20 yıldır kentte hayata geçirdiği yaklaşımı, geçirgen ve kapsayıcı bir eşik oluşturmak şeklinde tarif ediyor. Ekolojik krizleri yalnızca teorik bir felaket senaryosu olarak tartışmak yerine kentin doğasıyla ve denizle kurulan bağı yeniden hatırlamak; savaşların ve kutuplaşmaların ayırıcı diline karşı sanatın birleştirici zemininde buluşmak, Görgün’e göre bu yaklaşımın somut karşılıkları arasında.
Mariam Natroshvili de sanatı fırtınalı bir denizde yol bulmaya yardımcı olan bir pusulaya benzetiyor. Sanatın değişimi tek başına gerçekleştiremeyeceğini, bunu insanların yaptığını belirten Natroshvili, sanatın insanları harekete geçirebileceğini, birbirlerine bakışlarını değiştirebileceğini ve birlikte yaşamanın farklı yollarını hayal etmelerine yardımcı olabileceğini söylüyor.
Ona göre sanat, insan kendini kaybolmuş hissettiğinde bir harita sunabilir. Sanat eseri bir nesneden çok, karşılaşma süreciSinopale’nin üretim yöntemini diğer birçok sergiden ayıran noktalardan biri, sanatçıların eserlerini önceden tamamlayıp Sinop’a getirmemesi.
Bunun yerine sanatçılar, kente geldiklerinde yerel zanaatkârlar, gönüllüler ve kent sakinleriyle birlikte çalışarak üretim sürecini şekillendiriyor. T. Melih Görgün, hazır bir sanat nesnesinin bir mekâna yerleştirilmesinin eseri bitmiş ve sabit bir nesneye dönüştürebileceğini söylüyor.
Sinopale’nin metodolojisi ise sanatı bir nesne olmaktan çıkarıp yerel coğrafyada nefes alan bir süreç ve karşılaşma hâline getiriyor. Görgün’e göre sanatçı Sinop’a atölyesinde tamamlanmış bir yapıtla değil, esnek bir niyet ve açık bir zihinle geliyor.
Eser; kentin sokaklarında yürürken, yerel bir zanaatkârın malzemeyle kurduğu ilişkiyi gözlemlerken, mahalle sakinleriyle sohbet ederken veya bir gönüllünün önerisini dinlerken biçimlenmeye başlıyor. Bu yöntemle ortaya çıkan yapıt, yalnızca sanatçının bireysel imzasını taşıyan kapalı bir dünya olmaktan çıkıyor.
Kentin kolektif hafızası, yerel malzemenin dili ve insani temas, eserin oluşumuna birlikte katkıda bulunuyor. Görgün, sergi sona erdiğinde işlevini yitiren statik bir nesne yerine kentlinin kendi emeğini, hikâyesini ve izini görebildiği canlı bir hafıza katmanının oluştuğunu belirtiyor.
Bu yaklaşımda eserin anlamı yalnızca görselliğinde değil; üretim sırasında paylaşılan zamanda, birbirini dinleme pratiğinde ve ortak emekte de birikiyor. Sanat böylece uzaktan izlenen bir nesne olmaktan çıkarak kentin ve kentlinin varlığıyla dönüşen bir deneyime evriliyor.
Yerel toplulukların üretime katılımı, sanatçıların ilk fikirlerini de değiştirebiliyor. Görgün, sanatçının steril bir atölyede geliştirdiği fikrin gerçek hayatla, kentsel dokuyla ve toplumsal yaşamla karşılaştığında dönüşmesini sanatsal üretimin en verimli anlarından biri olarak görüyor.
Kent sakinleri bu süreçte yalnızca teknik destek sağlayan kişiler değil; coğrafyanın rüzgârını, malzemenin özelliklerini, kentin görünmeyen toplumsal dengelerini ve sözsüz hafızasını bilen rehberler olarak rol alıyor. Görgün, Sinopale’nin 20 yıllık geçmişinde sanatçıların yerel zanaatkârlardan malzemelerin sınırlarını, mahallelerdeki çocuklardan ve kadınlardan seslerin ve sessizliklerin anlamını, kıyıda yaşayan insanlardan ise doğanın ritmini öğrendiği çok sayıda örnekle karşılaştıklarını anlatıyor.
Bu karşılaşmalar bazen sanatçıların başlangıçta tasarladıkları fikirleri tamamen bir kenara bırakmalarına ve yerel topluluklarla kurdukları diyalogdan doğan, önceden öngörmedikleri yapıtlar üretmelerine yol açıyor. Görgün’e göre süreç, sanatçının tek taraflı bir aktarıcı olmaktan çıkıp kentin bilgisini dinleyen, bu bilgiden beslenen ve onu sanatsal bir dile dönüştüren bir öğrenciye dönüşmesinin hikâyesi.
Mariam Natroshvili de yerel halkın sanatçıların beraberlerinde getiremeyecekleri bir bilgi birikimine sahip olduğunu vurguluyor. Anılar, hikâyeler ve gündelik yaşama dair derin bir anlayış, sanatçıların sorularını ve eserlerinin yönünü değiştirebiliyor.
Fikirler mekânla ve orada yaşayan insanlarla buluştukça eserler de dönüşüyor. Natroshvili, bir sanatçı olarak kendisinin de gittiği her yeni yerden ve tanıştığı insanlardan bir şeyler öğrendiğini belirtiyor. Deniz Kırkalı ise sanatçıların başlangıçta bir fikir ya da öneriyle yola çıksalar da işlerin önemli bölümünün Sinop’taki iş birliği sürecinde şekillendiğini söylüyor.
Daha önce çalışmadıkları mecralarda üretim yapan sanatçıların yanı sıra, işlerinin içeriğini kentte geçirdikleri zamanın veya atölyelerde ortaya çıkan fikirlerin belirlediği örnekler de bulunuyor. Sinop’un denizi ve liman kültürü başka yerde yeniden üretilemezSinop’un denizle, balıkçılıkla ve liman kültürüyle kurduğu ilişki, bienalin üretim yöntemini ve sanatçıların kentle kurduğu bağı doğrudan etkiliyor.
Marina Fokidis, Sinopale’nin temel yaklaşımını dünyanın geri kalanına Sinop’un gözünden bakabilmek olarak tanımlıyor. Bienal süresince Karadeniz kıyısındaki küçük bir kentin dünyanın merkezi hâline geldiğini belirten Fokidis, hem sanatçıların hem de küratörlerin bakış açılarını buradan hareketle yeniden değerlendirmeye davet edildiğini söylüyor.
Sanatsal pratikleri kentin tarihi, denizcilik kültürü ve toplumsal koşullarıyla örtüşen sanatçıları davet ettiklerini anlatan Fokidis, Sinop’un dünyadan bağımsız ve kendi içine kapalı bir yer olmadığının da altını çiziyor. Kentin tarihi, başka kıyıların, halkların ve daha geniş siyasi hareketlerin tarihleriyle iç içe geçmiş durumda.
Fokidis’e göre Sinop’un kendine özgü mikrokozmosu, küresel tarih üzerine düşünmeyi sağlayan bir alegoriye dönüşüyor. Burada gerçekleşen karşılaşmaların başka bir yerde tam olarak aynı biçimde ortaya çıkamayacak düşünceler, ilişkiler ve eserler ürettiğine inanıyor.
Görgün ise Sinop’un bir yarımada olarak denizle kurduğu varoluşsal bağın yalnızca coğrafi bir kimlik değil, kentin düşünme, yaşama ve zamanı algılama biçimi olduğunu söylüyor. Liman kültürü, doğası gereği geçişkenliğe, karşılaşmalara ve dışarıdan gelene kapı açmaya dayanıyor.
Deniz de insanı sabitlikten çıkararak akışkanlığı, öngörülemezliği ve sezgiselliği öğretiyor. Görgün’e göre Sinopale’nin üretim süreçlerine yön veren temel güç, kentin bu denizsel ve akışkan karakteri. Bienalde ortaya çıkan yapıtların önemli bir bölümünün başka bir coğrafyada veya steril bir metropol müzesinde var olamayacağını düşünüyor.
Çünkü burada üretilen işler, yalnızca Sinop’un görselliğini arka plan olarak kullanmıyor; kentin rüzgârı, nemi, denizin getirdiği ya da götürdüğü hikâyeler ve kıyıda biriken yaşanmışlıklarla şekilleniyor. Denizin kıyısında çalışmanın, sanatsal üretimi dalganın, rüzgârın ve günün akışına bırakmayı, başka bir deyişle kontrol arzusundan vazgeçmeyi gerektirdiğini belirten Görgün, bu durumun kapalı sergi salonlarında elde edilemeyecek ölçüde kendiliğinden ve mekâna özgü işlerin doğmasını sağladığını söylüyor.
Natroshvili de Sinop’un karakterini anlatırken Karadeniz’in üç güvenli limanı olduğunu söyleyen eski bir deyişten söz ediyor: Temmuz, Ağustos ve Sinop. Yazın bu iki ayı sakin denizleriyle öne çıkarken Sinop’un yıl boyunca fırtınalardan korunulabilecek bir sığınak olarak anıldığını belirtiyor.
Bu sözün kendisine göre kentin özüne ilişkin önemli bir şeyi hâlâ ifade ettiğini söylüyor: Sinop bir sığınma, buluşma ve alışveriş mekânı. Natroshvili’nin bienali de insanların ve fikirlerin bir araya gelebildiği bir buluşma alanı olarak düşünmesini sağlayan bu yaklaşım, eserlerin kent sakinleriyle kurulan ilişkiler, kentin hikâyeleri ve deniz kıyısındaki gündelik yaşamla etkileşim içinde gelişmesine yansıyor.
Başka bir yerde bu ilişkiler farklı olacağından ortaya çıkan eserlerin de farklı olacağını belirtiyor.


Kategori: Kültür-Sanat · Bölge: Sinop
Yayın: 25 Ekim 2026 09:28 · Kaynak: tr.euronews.com