Bir Değirmenin İçinde Kalan On Dört Çocuk
- Sivas/Divriği: Dokurcum Değirmeni’nde 28 Mart 1920’de, Antep Savunması sırasında Fransız askerlerince katledilen 9-14 yaşlarındaki 14 çocuk anılıyor ve asla unutulmuyor
Sesli Dinle A− A+ Kaydet Bu haberin interaktif sürümü var Fotoğraflı, kaydırmalı anlatım — 8 bölüm › Bazı tarihleri okursunuz, aklınızda kalır.
Dokurcum Değirmeni'nin hikâyesini ilk okuduğumda, bir anne olarak boğazım düğümlendi, nefesim kesildi. Çünkü okuduğum şey yalnızca bir katliam değil; en küçüğü 9, en büyüğü 14 yaşında olan on dört evladın katledilmesiydi.
Bir savaşın ortasında, ellerinde silahları olmadan, cephede savaşanlara yiyecek götürürken sığındıkları bir değirmende vurulmalarıydı.
İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Bir çocuğun savaşta, önce kurşunlanıp sonra süngülenmesine sebep olacak ne suçu olabilir?
28 Mart 1920… Antep savunmasının en acı günlerinden biri. Şahin Bey, Elmalı Köprüsü'nde Fransız kuvvetlerine karşı sonuna kadar direniyor ve şehit düşüyor. Aynı günlerde, cephedeki insanlara erzak ulaştıran çocuklar dönüş yolunda Dokurcum Değirmeni'ne sığınıyor.
On dörttü sayıları… Korkmuşlardı belki, üşümüşlerdi, yorulmuşlardı. Belki birbirlerine sokulmuşlar, içlerinden biri “Sabah olunca eve gideriz” demişti. Çünkü çocuk dediğin ölümün hesabını yapmaz; çocuk sabahı düşünür, eve dönmeyi, annesinin sesini düşünür.
Ama onların sabahı olmadı. Fransız askerleri değirmende çocukları buldu ve on dört çocuk orada katledildi.
Bu cümleyi okuyunca insanın içinden bir şey kopuyor. Fakat benim için asıl acı, onların nasıl öldürüldüğünü düşünmekten bile önce başkaca bir yerde başlıyor: Onların yaşayabilecekleri hayatları düşününce…
Biri büyüyecekti, biri evlenecekti, biri belki öğretmen olacaktı, biri babasının mesleğini sürdürecekti. Biri kendi çocuklarının elinden tutacak, biri yaşlanıp saçlarına ak düşecekti. Ama hiçbirinin bunları yaşamasına izin verilmedi. Çünkü savaş yalnızca insanları öldürmez; bazen henüz yaşanmamış hayatları da öldürür.
Dokurcum Değirmeni'nin hikâyesi beni işte bu yüzden sarstı. Ben o çocukları okurken yalnızca geçmişe bakmadım; bugüne baktım, kendi çocuklarıma baktım. Bir anne olarak çocuğumu sabah evden uğurlayıp akşam kapıda beklediğimi, sonra onun hiç gelmediğini ve bir gün bir değirmende öldürüldüğünü öğrendiğimi düşündüm. Bunu düşünmek bile insanın nefesini kesiyor.
Peki ya o anneler? Onlar ne yaptı? Kapıya baktılar mı, yolları gözlediler mi? “Gelecekler” diye umut ettiler mi? Bir annenin evladını beklerken geçirdiği o saatleri tarih kitapları yazmıyor; arşivlerde o gözyaşlarının kaydı yok. Ama onlar da bu vatanın tarihidir.
Belki de tarih anlayışımızı biraz değiştirmemiz gerekiyor. Çünkü tarih yalnızca savaşların tarihlerinden, cephede kazanılan zaferlerden ya da komutanların isimlerinden ibaret değildir.
Tarih; evladını cepheye uğurlayan annenin sessizliğidir. Kurşun taşıyan çocuğun korkusudur, ekmeğini paylaşan yaşlının fedakârlığıdır, evine dönemeyen bir çocuğun yarım kalan hayatıdır.
Dokurcum Değirmeni gibi bu vatanın dört bir yanında anlatılmayı bekleyen nice hikâye var. Belki bir köyün adında, bir köprünün kenarında, unutulmuş bir mezarın başında ya da bir ninenin gözlerinde başka bir Dokurcum daha duruyor.
Neden bu hikâyeleri bilmiyoruz? Neden büyük savaşların tarihlerini ezbere biliyoruz da o savaşların içinde kaybolan küçük hayatları hatırlamıyoruz?
Belki de artık tarihe yalnızca yukarıdan bakmamalı, biraz da yere eğilmeliyiz: Toprağa, eski mezar taşlarına, köy odalarında anlatılan hikâyelere ve yaşlıların hafızalarına… Çünkü bazen bir milletin en büyük tarihi, resmî kayıtlarda değil, bir büyükannenin titreyen sesinde saklıdır.
Bu yüzden Dokurcum Değirmeni'nin hikâyesini yalnızca Gaziantep'in hikâyesi olarak görmüyorum. Bu, hepimizin hikâyesidir. Bugün üzerinde özgürce yürüdüğümüz bu toprakların altında yalnızca askerlerin değil; çocukların, kadınların, yaşlıların ve isimsiz kahramanların hatıraları var.
Biz onların hikâyelerini bilmezsek, vatanın yalnızca üzerinde yaşarız. Ama hikâyelerini bilirsek, o toprağın neden vatan olduğunu anlarız.
Bundan sonra bu ülkenin yollarından geçerken bir köprü görürsek “Burada kim şehit oldu?”, bir değirmen görürsek “Burada hangi hikâye kaldı?” diye sormalıyız. Çünkü bir vatanı yalnızca sınırları korumaz, hafızası da korur. Unutan milletlerin toprağı vardır; hatırlayan milletlerin ise vatanı.
Ben Dokurcum Değirmeni'ni ve o on dört çocuğu unutmak istemiyorum. Bir anne olarak onların acısını kendi yüreğimden geçirdim. Belki bugün onların isimlerini bilmeyen milyonlarca insan var; ama bu hikâyeyi bilen bir kişi daha olursa, bir çocuk daha öğrenirse, bir anne daha kendi evladını düşünerek o değirmenin önünde sessizce durursa on dört çocuğun hikâyesi biraz daha yaşamış olacak.
İşte bu yüzden anlatmalıyız. Bazı hikâyeler geçmişi anlatmak için değil, bugün kim olduğumuzu hatırlatmak için vardır.
Bu vatanın bize bıraktığı en büyük miras yalnızca toprak değil, hatıradır. Ve hatırasını koruyan bir milletin geçmişi de toprağı da şehitleri de vatanı da asla susmaz.
WhatsApp Kanalı Katıl Instagram Takip et Facebook Takip et YouTube Takip et LinkedIn Takip et X Takip et Haberlerimizi Google'da öne çıkarın Gündem Sivas'ı "tercih edilen kaynak" olarak işaretlerseniz, Google aramalarınızda ve yapay zekâ yanıtlarında haberlerimiz size öncelikli gösterilir. Tek seferlik, ücretsiz.
Tercih edilen kaynak yap Sponsorlu içerik İlgili Haberler Bir Merakla Başlar ÇOCUKLUĞUN YERİNE NE KOYDUK? Sandık Dolu, Demokrasi Boş mu? Seçim Katılımı ve Demokratik Niteliğin Çelişkisi Okullar Açılıyor, Peki Biz Çocuklarımızı Neye Hazırlıyoruz?
Makyaj Çantanız Hazır mı Kızlar! ÖLÜLER İÇİN MİDİR ÖLÜME DAİR CÜMLELER? Bu Haber Köşe Yazıları Kültürel aşağılık kompleksi Gençlerin düzgün konuşma, kitap okuma ve nezaket gibi özellikleri arkadaş grubunda alay konusu yapmaması; aidiyet uğruna kendilerini kaybetmemeleri gerekiyor.
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.
Kategori: Siyaset
Yayın: 21 Ağustos 2026 16:33 · Kaynak: gundemsivas.com