Kamera neden hep İstanbul'a dönüyor?
- Bir Anadolu insanının hikayesini anlatmak için neden mutlaka İstanbul'un arka sokaklarına, apartman dairelerine ya da metropolün kalabalığına ihtiyaç duyuyoruz
- Bozkırın ortasında yaşanan bir hayat, kendi başına bir filmin merkezinde duramaz mı?
Bir Anadolu insanının hikayesini anlatmak için neden mutlaka İstanbul'un arka sokaklarına, apartman dairelerine ya da metropolün kalabalığına ihtiyaç duyuyoruz? Bozkırın ortasında yaşanan bir hayat, kendi başına bir filmin merkezinde duramaz mı?
Türk sinemasını düşündüğümde aklıma bu soru geliyor. Yıllardır perdede izlediğimiz hikayelerin önemli bir kısmında Anadolu'dan İstanbul'a uzanan bir yol var. Köyünü bırakıp şehre gelen aileler, geçim derdine düşen insanlar, gecekondu mahalleleri, tutunma mücadelesi... Sanki Anadolu insanının hikayesi, İstanbul'a ayak bastığı gün başlıyor.
Oysa insanın hikayesi doğduğu yerde de devam ediyor. Bir köyün meydanında, bir kasabanın kahvesinde, bozkırın ortasında uzanan bir yolda da anlatılacak çok şey var.
Ömer Lütfi Akad'ın Gelin, Düğün, Diyet üçlemesi bu tartışmanın önemli örneklerinden biri. 1970'li yıllarda çekilen bu filmler, Anadolu'dan İstanbul'a göç eden insanların şehirde tutunma mücadelesini anlatıyor. Üçlemenin ilk filmi Gelin ise Yozgat'ın Sorgun ilçesinden İstanbul'a göç eden bir ailenin hikayesini merkeze alıyor.
Bu filmleri değerli kılan, yalnızca göçü anlatmaları değil. Anadolu'dan gelen insanların beraberlerinde taşıdıkları alışkanlıkları, değerleri, aile ilişkilerini ve değişen hayatlarını da perdeye yansıtmaları. Ancak bugün dönüp baktığımda başka bir eksiklik hissediyorum: Anadolu insanını İstanbul'a götürmeden, kendi yaşadığı yerde anlatan filmlere neden daha az rastlıyoruz?
Belki de sinemamızın yıllar içinde oluşturduğu alışkanlıklarla ilgili bu durum. Sinema sektörünün, yapım şirketlerinin ve teknik imkanların İstanbul'da yoğunlaşması, şehri doğal bir çekim merkezi haline getirdi. Yönetmenlerin ve yapımcıların aynı şehirde toplanması da bu tercihi besledi.
Zamanla İstanbul yalnızca bir çekim mekanı olmaktan çıktı, Türkiye'nin hikayelerini anlatmak için başvurulan alışılmış bir adrese dönüştü.
Fakat bir ülkenin sinemasını tek bir şehrin sınırlarına sıkıştırmak, anlatılabilecek hikayeleri de daraltmıyor mu?
Mahsun Kırmızıgül'ün Beyaz Melek filmini izlerken bu düşünce yeniden aklıma geliyor. Filmin Diyarbakır'da geçen sahnelerinde karşılaşılan coğrafya, insan ve doğa ilişkisi, anlatıya başka bir kapı açıyor. Uçsuz bucaksız arazi, köy hayatı ve bölgenin kendine özgü dokusu yalnızca görüntüye eşlik etmiyor; hikayenin bir parçasına dönüşüyor.
İşte sinemanın mekanla kurduğu ilişki tam da burada önem kazanıyor. Bir Anadolu kasabasını İstanbul'da kurulmuş bir dekorla anlatmak başka, o kasabanın sokaklarında yürüyerek, insanlarıyla konuşarak ve gündelik hayatını gözlemleyerek anlatmak başka.
Çünkü coğrafya yalnızca arka plandaki manzara değildir. İnsanların konuşmasını, düşünmesini, birbirleriyle kurduğu ilişkiyi ve hayata bakışını da etkiler. Bazen bir evin kapısı, bazen bir kahvenin masası, bazen de bozkırda esen rüzgar bir karakterin söyleyemediği sözleri anlatır.
Yozgat'ı düşünelim.
Bu şehrin kışında, ayazında, köy yollarında, ilçelerinde ve mahallelerinde kaç film hikayesi saklı? Sabah erkenden hayvanlarının başına giden bir ailenin, yıllarca aynı dükkanı işleten bir esnafın, gurbetten gelecek evladını bekleyen bir annenin, toprağıyla bağını koparmayan bir çiftçinin hikayesi neden beyaz perdeye taşınmasın?
Üstelik Anadolu'yu anlatmak demek, yalnızca yoksulluğu, göçü ve çaresizliği anlatmak demek değil. Anadolu'da insanlar yalnızca geçim mücadelesi vermiyor. Aşık oluyor, gülüyor, tartışıyor, hayal kuruyor, değişiyor ve hayatı yeniden kuruyor.
Bir kasabanın gençlerinin dünyası da bir filmin konusu olabilir, yıllardır aynı sokakta yaşayan insanların değişen hayatı da.
Belki de sinemamızın Anadolu'ya bakışını biraz değiştirmesi gerekiyor. Anadolu'yu yalnızca İstanbul'a göç edenlerin geride bıraktığı bir geçmiş olarak görmekten vazgeçmeliyiz. Çünkü Anadolu, yalnızca göç veren bir coğrafya değil; kendi içinde yaşayan, üreten, değişen ve anlatılmayı bekleyen bir hayat.
İstanbul'un hikayesi elbette anlatılsın. O şehrin de anlatılmayı bekleyen insanları, sokakları ve meseleleri var. Ancak kameranın yönü biraz da Anadolu'ya dönsün. Yönetmenler başka şehirlerde hikaye aramaktan çekinmesin. Yapımcılar, Anadolu'yu yalnızca birkaç sahnelik dış çekim olarak görmesin.
Belki de bir sonraki iyi Türk filmi, İstanbul'un kalabalık caddelerinde değil, Yozgat'ın sessiz bir köy yolunda başlayacak. Belki başrolünde ünlü bir oyuncu değil, hayatı boyunca kamera karşısına geçmemiş bir Anadolu insanı olacak.
Bunun için yeni bir hikaye icat etmeye bile gerek yok. Bazen yapılması gereken tek şey, zaten yaşanmakta olan hayatın karşısına bir kamera koymak.
Çünkü Anadolu'nun hikayesi İstanbul'a göç ettiği gün başlamadı. Biz yalnızca kamerayı çoğu zaman yanlış yere çevirdik.
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.
Kategori: Kültür-Sanat
Yayın: 30 Ekim 2026 18:05 · Kaynak: merhabayozgat.com