Erdoğan’ın çıkış yolu yok! İktidar bu krizi neden çözemez?
- Fon skandalının patlamasının üzerinden 5 haftadan fazla zaman geçti
- Giderek şu husus çok daha net açığa çıkıyor
Fon skandalının patlamasının üzerinden 5 haftadan fazla zaman geçti. Giderek şu husus çok daha net açığa çıkıyor. İktidar krizi yönetemiyor, yayılmasını engelleyemiyor. İşler her geçen gün daha da kötüye gidiyor. Karşı karşıya olduğumuz kriz devlet sistemini yolsuzlukların, liyakatsiz atamaların, adam kayırmacılığın adeta kanser hücreleri gibi sarmasının doğal bir sonucu.
Yedi sekiz yıldır içinden çıkamadığı bir kriz sarmalı içerisinde bulunan Türk ekonomisi, içeride ve dışarıda hızla güven kaybediyor. Borsa İstanbul’ın piyasa değeri 15 Eylül’den 23 Ekim’e kadar yaklaşık 6 trilyon TL (120 milyar dolar) eridi.
Borsa altı haftadır ekside kapatıyor; bu ölçüde uzun bir düşüş serisi en son 2008 küresel finans krizinde yaşanmıştı. Krizin patlak vermesini takip eden üç haftada yabancı yatırımcılar Türkiye’nin devlet ve özel sektör tahvillerinde net 1,83 milyar dolarlık satış yaptı.
Merkez Bankası rezervlerindeki erime de hızlanıyor. 21 Ağustos’ta yaklaşık 188,5 milyar dolar olan toplam rezervler, 23 Ekim haftasında 162,3 milyar dolara geriledi. Yalnızca iki ayda yaklaşık 26,2 milyar dolar, yani rezervlerin yüzde 13,9’u kaybedilmiş durumda.
Böylece 2025 yıl sonundan bu yana rezerv kaybı 31,6 milyar dolara, ocak ayında ulaşılan 218,2 milyar dolarlık zirveye kıyasla kayıp ise yaklaşık 55,9 milyar dolara ulaştı. Goldman Sachs da Cuma günü raporda son 12 ayda değerleme etkilerinden arındırılmış rezervlerin yaklaşık 30 milyar dolar azaldığını belirterek faiz indirimleri ve seçim kaynaklı gelişmelerin ilave kayıplara yol açabileceği uyarısı yaptı.
Yabancı yatırımcılarla iktidar arasında kapalı kapılar ardında ciddi pazarlıklar yapıldığını anlıyoruz. MSCI’ın Kasım’da yapacağı açıklamayı bir ay öne çekip hükümete Haziran’a kadar süre vermesi dikkat çekiciydi. Son krizde uluslararası yatırımcıların ciddi zararlara uğradığı görülüyor.
Norveç Varlık Fonu’nun (NBIM) Türkiye hisse senedi portföyündeki doğrudan zarar ve değer kaybı yaklaşık 300 milyon dolar olarak gerçekleşti. NBIM Yönetimi, Türkiye portföyünü yöneten harici varlık yöneticilerini ve süreçleri kapsayan geniş çaplı bir iç inceleme yürüttüklerini duyurdu.
Muhtemeldir ki uluslararası yatırımcılar, iktidarın göz yumduğu, hatta ortak olduğu bir dolandırıcılıktan kaynaklanan zararlarının tazmin edilmesini bekliyorlar.
Erdoğan’ın hem içeride zarara uğrayan yüzbinlerce yerel yatırımcının mağduriyetini gidermesi, hem de uluslararası yatırımcıların hışmından kurtulması için dirayetli bir ekonomi idaresi kadar hemen kullanabileceği on milyarlarca dolarlık sıcak kaynağa ihtiyacı var. AKP liderinin ikisini de yapabileceği gösteren bir işaret yok. Krizde ön alamıyor, gelişmelerin peşinden sürükleniyor.
Sicili “yalancı çobana” dönen bu iktidarın güven krizini çözebileceğini sanmak yanlış olur. Çünkü kanunların, yönetmeliklerin değiştirilmesiyle çözülecek bir sorundan bahsetmiyoruz. Ali Babacan Türkiye’de zaten mevcut kanunlarda sorun olmadığını, bunların genel itibariyle dünya standartlarını karşıladığını belirtiyor.
Asıl sorun Türkiye’nin tek adam rejiminde kanun devleti olma vasfını bile kaybetmiş olması. Böyle bir rejimde yapılacak hiçbir hukuki değişiklik güven kaybını gidermeye yetmez.
İşin bir boyutu da şu: Dünyadaki belli başlı tüm örgütlerin verilerine bakarak, yani Avrupa Birliği’nin, Dünya Bankası’nın, IMF’nin raporlarını inceleyerek veya World Justice Project (WJP) Endeksi’ne bakarak Türkiye’de hukukun üstünlüğünün özellikle son on yıldır anormal şekilde bir gerileme içerisinde bulunduğu rahatlıkla tespit edilebilir. Buna rağmen Türkiye sermaye piyasalarına milyarlarca dolar para yatıran uluslararası yatırımcıların büyük bir risk aldıklarının farkında olması gerekirdi.
O nedenle iş işten geçtikten, otobüs devrildikten sonra şimdi Türkiye’de yatırım yapabilmek için zararlarının tazmin edilmesini, kanunların uygulanmasını talep edebilecek ahlaki üstünlüğe sahip olduklarını söyleyemeyiz. Fırsatçılıkla çok para kazanmaya odaklanırken – en azından bir kısmının – fena şekilde “kazıklandıkları” anlaşılıyor.
Uzun vadede bunun Türkiye’ye ne kadar zarar vereceğinin, çok ihtiyaç duyduğu uluslararası yatırımları çekmesini ne denli zorlaştıracağının farkında olmasak, gönülden kopan bir “oh” çekebilirdik!
Erdoğan‘ın daha önceki benzer krizleri atlatabildiğine işaret ederek bunun da üstesinden geleceğini, tabanını arkasına alacağını iddia edenler olsa da bir kaç nedenden ötürü bu kez durumun farklı olduğunu düşünüyorum. Önceki krizlerin bedelini ödememiş gözükmesinin başlıca nedeni güdümlü muhalefettir.
Erdoğan krizleri o kadar da hasarsız atlatamadı, popülerliğinde ciddi kayıplar yaşadı, 14 Mayıs seçimlerini büyük ölçüde Kılıçdaroğlu sayesinde kazandığı bugün çok daha net anlaşılıyor. Nitekim on ay sonraki yerel seçimlerde AKP ikinciliğe düştü.
Fon skandalının patlak vermesi öncesinde iktidar yanlısı şirketlerin bile yaptıkları anketlerde her üç vatandaştan ikisi, Cumhur İttifakı’na oy verenlerin yarısından fazlası iktidarın ekonomiyi düzeltemeyeceğine inandığını belirtiyordu. Yani bardak esasen uzun süredir dolmuş durumda, fon soygununun onu taşıran son damlalar olma potansiyeli yüksek.
Erdoğan’ın mevcut şartlarda artık anayasa değişikliğinden mecburen vaz geçtiği görülüyor. Meclis’te 360 milletvekilini bulamazsa yeniden seçilmesi de zora girebilirdi. CHP bölündü ama ne hikmetse Erdoğan’ı tam da bu badireden kurtaracak kadarı eski partilerinde kaldı.
Kılıçdaroğlu şimdi Erdoğan’ın yeniden aday olabilmesini sağlamak üzere bir erken seçim yapılması gündeme gelirse buna destek vereceklerini ilan ederek bir kez daha AKP liderini kurtarmak için elinden geleni yapacağını göstermiş oldu.
Türkiye’de uzunca süredir fay hatlarının enerji biriktirmesi gibi bir dip dalga giderek büyüyor. Demokrasileri güçlü kılan bu tür dip dalgaların büyümesine fazla müsaade etmeden, toplumsal talepleri dikkate alan iktidar değişikliklerinin barışçıl şekilde yapılabilmesini sağlamasıdır.
İlk bakışta otoriter rejimler daha iş bitirici, müessir ve etkin bir görüntü çizer. Çünkü demokrasilerde özellikle büyük meselelerde karar almak yoğun müzakereler gerektirdiğinden biraz uzun sürebilir. Fakat otoriter rejimlerde kuvvetler ayrılığı ilkesi işlemediğinden adam kayırmacılık ve yolsuzluklar iyice ayyuka çıktığında ve bu, ekonomik eşitsizlik ve krizler olarak halka yansımaya başladığında, halk artık tepkiyle değişim talep ettiğinde işler karışmaya başlar.
Halkın değişim talebinin tezahürleri sert şekilde bastırılır. Böyle dip dalgalar büyür, büyür ve beklenmedik bir anda, ağır maliyetlere yol açarak patlayıverir. O yüzden otoriter rejimler ne kadar güçlü gözükürseler de esasında demokrasilere göre zayıftırlar.
Fon skandalının ekonomide yaptığı domino etkisinin kalıcı olması, Tera Yatırım ve türevlerinin batışında olduğu gibi beklenmedik taşların beklenmedik zamanda tek tek devrilmeye devam etmesi beklenmelidir. Herkes soygunun iktidarın işbirliği ile yapıldığını, iktidarın suç ortaklarının üzerine gerçekten gitmeyeceğini, gidiyor gibi yapacağını, yapmakta olduğunu görüyor.
Erdoğan’ın bunu değiştiremez, tek suçları onun talimatlarını yerine getirmek olan kimselerin üzerine fazla giderse işlerin kendisi için daha içinden çıkılmaz bir hal almasından korkar. Bu tutum ise halktaki kızgınlık ve güvensizliği daha da artıracaktır.
Tera Yatırım ve türevlerinin, yani fon soygunu düzeneğinin, bazı finans uzmanlarının beklentilerinin aksine seçimlere kadar sürdürülememiş olması muhtemelen İran Savaşı’nın uluslararası piyasalarda yaptığı büyük çalkantılarla yakından ilişkili. Yakın dönemde Ortadoğu’da savaşın bitmesinin beklenmediği, hatta her an yeniden, bu kez çok daha büyük çapta alevlenmesi ihtimalinin konuşulduğu bir ortamda, Erdoğan’ın acilen ihtiyaç duyduğu fonları bulabilmesi çok zordur.
Bunun için kapısına gideceği başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez Arap ülkelerinin de ekonomileri Hürmüz Boğazı’nın kapalı olması yüzünden ciddi zararlara uğruyor. Bu şartlarda Erdoğan’ın talep ettiği para akışını “bedavaya” vermeyeceklerdir.
Mekke Paktı, nihai tahlilde, bu pazarlıkta Mehmetçik’in masaya sürülmesi anlamına gelecekse, Yemen’den gelecek şehit cenazelerinin de Erdoğan’a ağır siyasi maliyetleri olacaktır. Açıkca İran karşısında ABD’nin yanında hizalanmışken bunu “Mekke ve Medine’nin savunması” şeklinde iğreti bir perdeyle örtmeye çalışmanın başarılı olması beklenmemelidir.
Pek çok anket Türk halkının savaş nedeniyle ABD ve İsrail’e yönelik tepkili olduğunu gösteriyor. Erdoğan halkın “ahmak” olduğu için propagandalarına kandığını düşünmeye başlamış olabilir. Ama insanlar çoğu kez propagandalara inanmak istedikleri için inanırlar, eğer o “inancı” kaybetmişlerse “ahmak” yerine konulmak onları daha da kızdırır.
İktidarın medyanın yüzde 90’ını kontrol ettiği halde popülerliğinin düşmesini engelleyememesi, bu yüzden birkaç bin takipçisi olan sosyal medya hesaplarından bile korkarak kapatmaya başlaması aslında bunun bariz bir göstergesidir.
John F. Kennedy’nin deyişiyle “Barışçıl değişimi imkânsız kılanlar, şiddetli değişimi kaçınılmaz kılar.” Ve o şiddetli değişimin zamanlamasına ilişkin Alexis de Tocqueville ise “kötü bir yönetim için en tehlikeli anın genellikle reform yapmaya başladığı an olduğunu” söyler.
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.
Kategori: Siyaset
Yayın: 27 Ekim 2026 21:37 · Kaynak: kronos41.news