İlhan Erdost, ölümünün 46’ncı yılında mezarı başında anıldı
7 Kasım 1980’de, Sol Yayınları’nın sahibi ağabeyi Muzaffer Erdost ile birlikte gözaltına alınarak Mamak Cezaevi’ne götürülen ve yol boyunca askeri araçta dövülerek öldürülen Onur Yayınları’nın sahibi İlhan Erdost, öldürülmesinin 46. yılında mezarı başında anıldı. Eşi Gül Erdost, kızları Türküler ve Alaz ile ailesinin, dostlarının, aydınların ve yazarların katıldığı anmada yapılan konuşmalarda “mücadele” sözü verildi, “Boyun eğmeyeceğiz, dik duracağız” denildi.
Gemalmaz: “Yaşamını aydınlanmanın gücüne adamıştı”
Anmada, aile dostu, Türkiye İnsan Hakları Kurumu (TİHAK) Başkanı ve BİSED Yönetim Kurulu üyesi Oğuz Gemalmaz’ın çağrısıyla saygı duruşu yapıldı. Ardından konuşan Gemalmaz, “Yalnızca İlhan’ı anmak için değil, düşünceleri, emeği ve aydınlanma mücadelesiyle yaşamaya devam eden bir değeri anmak için bir aradayız” diyerek söze başladı.
Gemalmaz, “İlhan, bir yayıncıdan çok daha fazlasıydı. Kitaplara, düşünceye, özgür insanın varlığına inanıyordu. Yaşamını aydınlanmanın gücüne adamıştı” dedi.
İlhan Erdost’un 12 Eylül karanlığında, 7 Kasım 1980’de Mamak Cezaevi’nde gördüğü işkence sonucu öldürüldüğünde henüz 36 yaşında olduğunu hatırlatan Gemalmaz, Erdost’un ardından yazılan yazılara, şiirlere ve anılara atıfta bulundu.
Abisi Muzaffer Erdost’un hazırladığı “İlhan İlhan” kitabının, bu büyük acının edebiyata ve belleğe bıraktığı tanıklıklardan biri olduğunu söyledi.
Gemalmaz, Cemal Süreya, Can Yücel, Turgut Uyar ve Ahmet Telli’nin İlhan Erdost için yazdığı dizelerden örnekler verdi. Muzaffer Erdost’un “İlhan’ın Son Beş Günü için Fotoğraflar” adlı şiirinden de dizeler aktardı.
Gemalmaz sözlerini şöyle tamamladı:
“Bazı insanların sessizlikleri bile söylenmiş nice sözden daha gür yankılanır. Onlar bu dünyayı terk ettikten sonra da çoğalırlar. Onları tanımayan kuşaklar bile düşünceleriyle, eserleriyle, mücadeleleriyle tanışır. İlhan da işte böyle bir insan…
Bugün onu anarken yalnızca nasıl öldürüldüğünü değil, nasıl yaşadığını da hatırlamalıyız. Savunduğu değerleri, kitaplara duyduğu inancı, insanın özgürleşmesine verdiği önemi unutmamalıyız.
Aradan yıllar geçse de 7 Kasım, yalnızca bir ölüm tarihi değildir. Aynı zamanda unutmaya karşı belleğin, karanlığa karşı aydınlanmanın günüdür.”
Esentürk: “Mücadele edeceğiz”
Devrimci 78’liler Federasyonu adına konuşan Hüseyin Esentürk, “Boyun eğmeme ve mücadele sözü” verdiği konuşmasında şunları söyledi:
“Bizim ışığımızı, aydınlık yüzümüzü söndürmek isteyenler birbirimizi bile görmemizi engellemeye çalışıyorlar. Mücadele etmemizi, karşı durmamızı engellemeye çalışıyorlar.”
Darbe ve korku sisteminin bir yüzyıl daha sürdürülmek istendiğine dikkat çeken Esentürk, “Kabul etmiyoruz, biat etmiyoruz, size karşı mücadele edeceğiz, boyun eğmeyeceğiz” diye konuştu.
Şenal Sarıhan: “Acımız bize mücadele emrini de veriyor”
Avukat Şenal Sarıhan da duygusal bir konuşma yaptı. İlhan Erdost’un da kendilerine söyleyeceklerinin olduğunu belirten Sarıhan, “İlhan’ın da bize söyleyecekleri var, bize bıraktıkları var. Bize neler bıraktı, faşizme karşı direniş bıraktı.
Bize neler bıraktı, o direnişi sanatla, en ince, nazik ifade ederek, toplumu aydınlatmayı, güzellikleri bıraktı” dedi.
Erdost’un öldürüldüğü dönemi avukat olarak takip eden Sarıhan, o günlerin aklından hiç çıkmadığını anlattı. İlhan Erdost’un Mamak’a götürülüşünü, cezaevine alınışını ve arkadaşlarının telaşını unutmadığını, bunların 46 yıldır belleğinde durduğunu belirten Sarıhan, şöyle konuştu:
“Hepimizin belleğinde belki ama bir avukat olarak oralarda, o acıya çok yakın olmak, her gün kanayan, ağrıyan bir olayla karşı karşıya olmak hepimizi çok hassas kılıyordu ama katliam, ölüm hepsinin acısıydı.”
Bu acıya direndiklerini, özellikle eşi Gül Erdost’un, kızlarının ve Muzaffer Erdost’un direndiğini aktaran Sarıhan şunları söyledi:
“Biz bu acıya karşı direndik aslında. Gül direndi, kızları ile direndi. Muzaffer Abi direndi. Kendi adının önüne onun adını koydu, İlhan İlhan. Bu aslında bir acının, bir özlemin söylemiydi. Ama aynı zamanda bir umudun söylemiydi.
Kötü günlerdeyiz ama şöyle bir düşünelim, 12 Martları geçtik, 12 Eylül’leri geçtik, 90’lı yılları geçtik. Evet, bugün de acılarımız var ama mücadelenin aldığı bir yol da var. Buradayız işte, bütün o baskılamalara, unutturma çabalarına rağmen ve çok büyük sıkıntılar yaşıyor olmamıza rağmen buradayız.
Farklı alanlardan, farklı yüreklilikle, farklı umutla mücadele etmeye devam ediyoruz. İlhan ve Muzaffer Abi, Halit Abi ve Vecihi Timuroğlu ve diğerleri hepsi bizden mücadele içinde, dimdik durmamızı istiyor. Ne kadar direnebilirsek o aydınlığı elbette yaşatacağız.”
“Gelecek bizim, inanıyorum buna ve boyun eğmeyeceğiz” diyen Sarıhan sözlerini şöyle tamamladı:
“Ne güzel isimler koymuştu İlhan çocuklarına Türküler ve Alaz. Türküler söylenecek, Alaz yükselecek ve mutlaka o aydınlık Türkiye’yi daha aydın günlere taşıyacak. Acımız büyük ama acımız bize mücadele emrini de veriyor. Gelecek bizim, inanıyorum buna ve boyun eğmeyeceğiz.”
Balkız: “İlhanlar yaşıyor, yaşayacaklar”
Yazar Ali Balkız, İlhan ve Muzaffer Erdost’tan öğrendikleriyle yollarına devam ettiklerini belirterek şunları söyledi:
“46 yıl sonra bir kez daha İlhan ile yüz yüze, birbirimize bakıyoruz. İlhanlar yaşıyor, yaşayacaklar tıpkı Spartaküsler gibi, Rosenbergler gibi, Denizler gibi. Abisi ile birlikte sadece kişi olarak mücadele etmediler, uğraşlarıyla da Türkiye tarihine, Türkiye işçi sınıfı tarihine Sol yayınlarını bırakarak gittiler.
Hâlâ onları okuyor, onlardan öğreniyoruz. O öğrendiklerimizle yolumuza devam ediyoruz. Devrimciler ölmez.”
Asker: “Kültürü ve sanatı bizden koparmaya çalışıyorlar”
Kapatılan Halk TV’de “Görkemli Hatıralar” programını yapan gazeteci Serhan Asker, konuşmasında bugünün Kazım Koyuncu’nun doğum günü olduğunu hatırlattı. Asker, İlhan Erdost ve Kazım Koyuncu yaşasaydı onları “Görkemli Hatıralar”da konuk etmek isteyeceğini söyledi. Asker, şu sözleri de ekledi:
“Kültürü ve sanatı bizden koparmaya çalışıyorlar aslında. Cezaevinde bile, onların hepsi birden meydan okuyan, ses yükselten devrimcilerdi. Hepsi kültürden besleniyordu.”
Kanat: “Onun payına ölüm düştü”
Yönetmen Fatin Kanat da kısa bir konuşma yaptı:
“Sevgili İlhan’ı, Sevgili Muzaffer’i, Erdost kardeşleri, 70’li yıllarda yayınladıkları ve pek çoğumuzun fikri oluşumunda önemli bir yer tutan kitaplarından tanımış, sevgili İlhan’ı ayrıca şahsen de tanımıştım.
Benim kişisel hikâyemde de 12 Eylül ve Mamak Cezaevi var. Benzer süreçlerden, benzer işkencelerden geçtik. Onun payına ölüm düştü.
Ama yaptıkları ve var ettikleriyle pek çok insana dokundu, pek çok insanın yüreğinde yer almaya devam ediyor.”
Türküler Erdost: “Acıyla büyüdüğümüz 46 yıl”
Anmada aile adına ise kızları Türküler ve Alaz Erdost konuştu. Türküler Erdost, “Acıyla Büyüdüğümüz 46 Yıl” başlıklı konuşmasında şunları söyledi:
“Acının büyüten bir şey olduğu konuşulur hep. Toplumsal bir ezberdir bu. 7 Kasım 1980’den bu yana geçen zamana baktığımda, babamızı kaybettiğimizde 28 yaşında olan gencecik annemizin, 2,5 yaşında ve 5,5 aylık olan ben ve kardeşimin, yeni doğup babalarına bizim yanımızda baba diye seslenmemeleri tembihlenen kuzenlerimizin, yani babamın öldürümü ile bir şekilde temas etmiş herkesin 46 yıldır acı ile büyüdüğümüzü söylemem sanırım çok ayrıksı durmayacaktır.
Uzun zamandır ‘acı’ kavramını zihnimde evirip çeviriyorum. Acıyı bir anlama dönüştürebilirsem onunla daha iyi bir ilişki kurabileceğimi düşünerek…
Acıyı büyütmeden, sevgiyle ama acıyla da büyüyen, acının büyüttüğü çocuklar olmak… Çocuğunu uyandırmaya kıyamadığı için öpemeden evden çıkıp öldürülen bir babanın kızı olmak ile babaların öldürüldüğü ve acıların yarıştırılamayacağını bize deneyimleterek öğreten bir toplumda yaşamanın ikili ağırlığında, bireysel acı ile toplumsal acının birbirine karıştığı bir iklime karşın sevgiyle büyümek… Ömür boyu sürecek bir acının ve yasın kutsandığı, bir kayıp yaşayanların gülmesinin ve sevincinin ayıp sayılıp gizlendiği bu topraklarda kire ve nefrete bulaşmadan büyüyebilmek…
A-C-I, üç harf, bir ömrün iyi-kötü birçok duygusuna eşlik ediyor. Bazen onları perdeliyor, gölgeliyor, ama o üç harf değişip, dönüşüp farklı biçimleriyle kendisini hep yaşamınızda var ediyor. Tam da geçtiğini sandığınız bir zamanda bir kitap kokusunda, annenizin özleminde, kendinizi fotoğraflardan babanıza benzetmenizde, ‘karabıyıklar arasından denizde güneşli çakıl taşları gibi gülüşlerde’, onun adını adına katıp onurlu bir yaşam sürme direncinde karşınıza çıkıyor. Yaşamayan bilmeyebilir, ama dinleyen, duyan kesin onu anlıyor…
Bu uzun büyüme sürecinde, acı, bazen çok uzaktan gelen bir uğultuya bürünebilirken, geçmişte bıraktığını düşünüp ileriye yürürken, arkana dönüp sürekli onun durduğu yere baktığın, benliğinde bir boşluk bırakmadığı zamanlar da olabiliyor. Bir kimliği o üç harf üzerine inşa etme zorlamalarına karşı durma gücünün farkına varmak seni güçlendiriyor. Bu farkındalık, kimliğine bambaşka iyileştirici dayanaklar ekliyor.
Yaşamın ve yaşatmanın simgesi olan bir babaya, hatta hiçbir babaya, ‘öldürülen’ sıfatı nasıl yakışmazsa, acı da o babanın kızlarına, eşine, kardeşlerine, sevenlerine hiç yakışmıyor… Beden acını seninle paylaşıyor. Sevgini yüreğinde sakladığın için acını da yüreğinde hissedeceğin inancı acını yüreğine mühürlüyor.
Neden sonra bilinç devreye giriyor ve beden, yüreğindeki acıya inat bilinçle büyümeye başlıyor. Bilinçle katledilen her büyüme acı hissini biraz dinginleştiriyor. Yine de bu dinginleşme özlemlerin, bekleyişlerin, beraber olamayan gülüşlerin, rüzgârın gücünün savurmaya yetmeyeceği kıvırcıklıktaki saçlarına dokunamamış olmanın, sesini ve en basit şekliyle nasıl yemek yediğini belleğinde canlandıramamanın hüznünün büyümesine engel olamıyor. Yalnızca üç harf gibi görünen şey, bir bakıyorsunuz elinizden tutmuş sizi büyütüyor…
Yaşamınızdaki bir acı başka bir acıyı hem yeniden doğuruyor hem o acıyı silikleştiriyor. Acı sizi çıkmaza sokabiliyor, çaresiz bırakabiliyor, kötüleştirebiliyor, keyifsizleştirebiliyor, hareketsiz kılabiliyor, sessizleştirebiliyor ama onu anlayabilirseniz biraz olsun insan olmanızın önünü de açabiliyor.
Çocukken arkadaşlarınızın size acıyarak bakacak olması sizi ürkütüyor. Yetişkinlikte ise size acınması acınızı yenip mücadele etmenizde bir itki oluyor. Yitirdiğinizin bir daha hiç gelmeyeceği acı gerçeği, onu katledenlerin sözlerinde kendisini hep anımsatıyor.
İstanbul’da Türk Silahlı Kuvvetleri Çamlıca Özel Bakımevi Merkezi’nde ‘huzursuz edilmek istemeyen’ ve yargılanmadan 88 yaşında ölen 12 Eylül işkencecisi Raci Tetik’in eşi Aliye Tetik’in sözleri acı acı içe işliyor: ‘Eşim bir dönem görev yapmıştır ve bunun sonucunda bazı insanlar rahatsız olmuşlardır. Bunun için de diyecek hiçbir şeyimiz yok.
Sık sık gündeme getirerek uzattıkça uzatıyorlar. Asıl işkenceyi gören bizdik. 32 senedir, bu işin sıkıntısını çekiyoruz.’ İnsan yitirdiklerinin direnç ve mücadelelerini, öfke ve suçlamanın yıkıcılığına tutsak etmemeye çalışırken ‘Annesini 8 yaşında, babasını 11 yaşında kaybetmiş, o da yetimmiş.
Üstelik de Tokatlıymış’ diye aklından geçiriyor. Ama yaşadığınız acı, bir katili anlamanıza izin vermiyor. Toplum sizi kucaklayınca bunun acısı biraz diniyor.
Acı geçiyor mu, geçmiyor… Bu belirleme bir dostunuzun size uzanan ‘Sizi ne teselli eder? Ne yapsak teselli olur sizin için?’ sorusunda yanıt buluyor. Yaşadığınız ülke toprakları yepyeni adaletsizliklerle, haksızlıklarla, insan onurunu hiçe sayan düzeniyle o acının onarımını iyice zorlaştırıyor. Acı bir kuşaktan diğerine ‘unutulmasın!’ kaygısıyla da aktarılıyor, emanet ediliyor.
Bu acıya bir son yazmak için benim zihnim bir ağıttansa iyiliklerin gerçek hayattan daha çok yuvası olan bir çocuk masalına kaçıyor. Masalda çocuklar acıyla değil ellerinde turuncu uçan balonlarla ve sevdikleriyle dolu dolu anılarıyla büyüyorlar.
Babası bir elinde turuncu uçan balon olan çocuğunun diğer elinden tutup şakalaşarak onunla beraber büyüdüğü yıllara doğru yürüyor. Acı, o uçan balon olup çocuğun elinden özgürleşerek göğe yükseliyor. Güneş olup çocuğun yaşamını aydınlatıyor; onu sıcaklığıyla sarmalayıp ışığıyla büyütüyor… Çocuk umudun da, direncin de, dayanışmanın da, mücadelenin de kaynağının o güneşin doğmasında gizli olduğunu biliyor.
‘Bir varmış bir yokmuş’ diye başlayan bu masalda var olan acılar bir bir yok oluyor ve masalın sonunda gökten üç harfli acı değil, üç elma düşüyor. Birisi babası öldürülen çocuklara, birisi yitirilen babalara, bir diğeri de öldürümü yaşama dönüştürme yolunda o çocukların her daim yanlarında olan güzel yürekli insanlara…”
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.
Kategori: Siyaset
Yayın: 07 Kasım 2026 13:00 · Kaynak: ilketv.com.tr