Samsun’da demokratik cumhuriyet ve barış konferansı: Halkların eşitliği çağrısı
- Karadeniz’in farklı kentlerinden çok sayıda çağırıcının organizasyonuyla düzenlenen “İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı”, Samsun Atakum Belediye Tesisleri Atasahne’de gerçekleştirildi
Karadeniz’in farklı kentlerinden çok sayıda çağırıcının organizasyonuyla düzenlenen “İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı”, Samsun Atakum Belediye Tesisleri Atasahne’de gerçekleştirildi. Konferansa Samsun’un yanı sıra Çorum, Artvin, Rize, Trabzon, Giresun ve Ordu’dan çok sayıda yurttaş katıldı.
Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen kamu emekçilerinin, çevre derneklerinin ve kadın örgütlerinin de yer aldığı konferansta, barış ve demokrasi mücadelelerinin ortaklaşabileceği zeminler ele alındı.
Açılış konuşmalarını Fındıklı Belediye Başkanı Ercüment Şahin Çervatoğlu ile Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Eşsözcüsü Meral Danış Beştaş yaptı. İki oturum halinde düzenlenen konferansta, demokratik cumhuriyetin nasıl inşa edilebileceği, farklı toplumsal kesimlerin ortak mücadele imkanları ve barış sürecinde toplumun üstlenmesi gereken rol tartışıldı.
Çervatoğlu: Demokratik cumhuriyeti birlikte inşa etmeliyiz
Açılışta konuşan Ercüment Şahin Çervatoğlu, demokrasinin yalnızca bir kavrama indirgendiği bir dönemde nasıl bir cumhuriyet istendiğinin tartışılması gerektiğini söyledi. Sermayenin gücünü iktidarın baskısıyla sürdürdüğünü belirten Çervatoğlu, tekçi zihniyetin inşası sırasında demokrasinin gündemden düşürüldüğünü ifade etti.
Halkın kendi yaşamı üzerinde söz sahibi olduğu demokratik bir cumhuriyet istediklerini dile getiren Çervatoğlu, bunun için sokakta ve yaşamın her alanında mücadele yürütülmesi gerektiğini belirtti. Demokratik cumhuriyetin derelerin, denizlerin, köylerin, mahallelerin ve sokakların geleceği üzerinden kurulabileceğini söyleyen Çervatoğlu, bu açıdan yerel yönetimlerin önemine işaret etti.
Tekçi zihniyetin karşısında çoğulculuğu esas alan bir cumhuriyetin inşa edilmesi gerektiğini kaydeden Çervatoğlu, şöyle konuştu:
“Demokrasinin yalnızca bir kavrama indirgendiği bir zamanda nasıl bir cumhuriyet istediğimizi tartışmamız gerekiyor. Sermayenin gücü iktidarın baskısıyla sürdürülüyor. Tekçi zihniyetin inşası hayata geçirilirken demokrasi unutturuluyor.
Biz ise halkın kendi yaşamı üzerinde söz hakkı olduğu demokratik bir cumhuriyet istiyoruz. Hep birlikte demokratik cumhuriyet için sokakta mücadele etmeliyiz. Bu cumhuriyeti derelerin, denizlerin geleceğinde, köylerde, mahallelerde, sokaklarda kurabiliriz. Bu açıdan yerel yönetimler önemli.”
Tek din, tek dil ve tek millet anlayışına karşı bu coğrafyada çoğulculuğa ihtiyaç olduğunu vurgulayan Çervatoğlu, barışın önemini “En kötü barış savaştan iyidir” sözleriyle dile getirdi. Kürt halkı ile Laz halkı arasında düşmanlık kurabilecek bir yaklaşımın kabul edilemeyeceğini belirten Çervatoğlu, farklı halkların haklarının birbirleri tarafından savunulmasının demokratik yaşamın temel koşullarından biri olduğunu söyledi.
“Kürdün hakkını Laz, inançsızın hakkını inançlı savunursa ancak demokrasiden bahsedebiliriz” diyen Çervatoğlu, ortak mücadele çağrısı yaptı.
Meral Danış Beştaş: Halk kendi geleceğini belirlediği bir cumhuriyet istiyoruz
HDK Eşsözcüsü Meral Danış Beştaş ise uzun yıllar boyunca halk adına başkalarının konuştuğunu, artık toplumun kendi sözünü söylemek istediğini belirtti. Yüz yıldır yok sayılan ortak iradeyi yeniden kurmak için yola çıktıklarını ifade eden Beştaş, cumhuriyetin halkın iradesini temsil etme iddiasının inkar ve imha politikalarıyla daraltıldığını söyledi.
Tek dil ve tek kimlik anlayışının devletin yönetim biçimine hakim kılındığını kaydeden Beştaş, Kürtlerin varlığının yok sayıldığını, Karadeniz’in kadim halklarının dil ve kültürlerinin, Rum mirasının asimilasyon politikalarıyla bastırıldığını dile getirdi.
Cumhuriyetin halkın ortak iradesine dayanıp dayanmadığının sorgulanması gerektiğini belirten Beştaş, hakların iktidarın istediğinde verip istediğinde geri alabileceği kazanımlar olmadığını vurguladı. Yüz yıllık tarihin askeri darbeler, sıkıyönetimler, kayyım darbeleri ve derinleşen inkar politikalarıyla şekillendiğini ifade eden Beştaş, şöyle konuştu:
“Cumhuriyet kimin cumhuriyeti oldu? Ne kadar demokratiktir? Kürdün anadilinin baskı altında olduğu, Alevinin eşit yurttaş görülmediği, kadının sokakta güvende olmadığı bir cumhuriyet, halkın ortak iradesine dayanabilir mi?
Yönetenlerden hesap sorulamadığı bir yerde egemenlik dar bir zümrenin elinde kalır. Cumhuriyetin kolonlarını boyayıp yeni bir şey olarak sunanlardan değiliz. Bizim mücadelemiz halkın iradesi üzerindeki bu ipoteği kaldırmak içindir.
Halkın sözünün geçmediği bir düzenle yetinemeyiz, yetinmiyoruz. Halkın örgütlenerek kendi geleceğini belirlediği bir cumhuriyet istiyoruz.”
“Barış, toplumun eşit temelde yaşama sözleşmesidir”
Devam eden sürecin dar siyasi pazarlıklar olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirten Beştaş, barışın yalnızca silahların susmasından ibaret olmadığını söyledi. Barışın toplumun kendi iradesiyle eşit koşullarda yaşama sözleşmesi olduğunu ifade eden Beştaş, Kürtlerin onurunun korunduğu, Karadenizlilerin derelerine sahip çıktığı ve kadınların katledilmediği bir ülkenin demokratik cumhuriyetin temelini oluşturduğunu dile getirdi.
Savundukları cumhuriyetin eşit yurttaşlığı güvence altına alan demokratik cumhuriyet olduğunu belirten Beştaş, bunun örgütlü mücadeleyle kazanılabileceğini söyledi. Barış mücadelesini demokrasi mücadelesinden hiçbir zaman ayırmadıklarını kaydeden Beştaş, Kürt sorununun demokratik çözümünün toplumun bütün kesimlerini ilgilendirdiğini vurguladı.
Karadeniz’in ırkçı bir bölge olarak gösterilmek istendiğini ancak bölgenin toplumsal ve kültürel birikiminin bununla örtüşmediğini ifade eden Beştaş, “Karadeniz bu değildir. Karadeniz Kazım Koyuncu’dur, yaylalarına sahip çıkmak için dozerlerin önüne çıkanlardır” dedi.
Sürecin yalnızca iktidarın hesapları doğrultusunda ilerlememesi için toplumun aktif biçimde mücadele etmesi gerektiğini belirten Beştaş, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Kenarda beklersek süreç, iktidarın kendi hesaplarına yol aldığı bir sürece evrilir. Barışı ve demokrasiyi kazanmak için her birimize önemli görevler düşüyor. Kendimize güvenmeliyiz, kimse bize barış vermeyecek, haklarımızı ve özgürlükleri vermeyecek.
Toplum kenarda beklememeli, sürecin aktif öznesi olmalı. Ülkenin geleceğini bir avuç muktedirin eline bırakmayacağız.”
İlk oturumda cumhuriyetin tarihsel mirası ve eşit yurttaşlık tartışıldı
Konferansın “Hepimizin Cumhuriyeti Diyebilmek İçin” başlıklı ilk oturumunda Tarihçi-Yazar Erdoğan Aydın, feminist Hülya Osmanağaoğlu, Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkan Yardımcısı Aydın Deniz ve Saadet Partisi eski Genel İdare Kurulu Üyesi Muammer Bilgiç konuştu.
İlk olarak söz alan Erdoğan Aydın, 1921 Anayasası’nın yerel yönetimlere tanıdığı yetkilere ve demokratik cumhuriyet tartışmasının tarihsel dayanaklarına dikkat çekti. Anayasanın yerel yönetimleri esas aldığını, özerkliği ve yerel yönetimlerin kendilerini koruyabilecekleri önlemleri içerdiğini belirten Aydın, eğitim politikası başta olmak üzere birçok alanda seçilmiş yerel yöneticilerin belirleyici olmasının öngörüldüğünü söyledi.
Demokratik cumhuriyetin imkanlarının bugün tartışılırken 103 yıl önce bu yönde atılmış adımların belgelerle ortaya konulabildiğini ifade eden Aydın, 1920’den bu yana elde edilen hakların ileri taşınamadığını dile getirdi. Devlete resmi bir dil ve din tanımlanmayan anayasal yaklaşımın 1923’te daraltılmaya başlandığını belirten Aydın, demokratik anayasanın değiştirilerek tekleştirici bir sisteme geçişin önünün açıldığını söyledi.
Türklükle sınırlandırılan anlayışın toplumun tek tipleştirilmesine yol açtığını kaydeden Aydın, bunun sonucunda Türkiye’nin demokratikleşme imkanlarından uzaklaştığını ifade etti.
Cumhuriyet ve demokratik cumhuriyet kavramlarının, toplumun alt kesimlerinin egemenlik haklarını kullanabilmesini ifade ettiğini belirten Aydın, ikinci yüzyılın ülkenin çoğulcu yapısını esas alan bir anlayışla şekillendirilmesi gerektiğini söyledi.
“Kadınlar özgürlük mücadelelerinin eşit bileşenidir”
Feminist Hülya Osmanağaoğlu, konuşmasında kadınların işçileşme sürecini ve Osmanlı döneminden cumhuriyete uzanan kadın örgütlenmelerinin tarihini ele aldı.
Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte kadınların siyasal ve toplumsal konumunun değiştiğini belirten Osmanağaoğlu, Kemalist rejimin siyasal ittifaklarını tasfiye etmeye başladığını, sermayenin ihtiyaçlarına uygun yeni bir rejim oluşturulurken kadın emeğine de ihtiyaç duyulduğunu söyledi. Kadınların aynı zamanda siyasal bir güç olarak örgütlü mücadele yürüttüğünü hatırlatan Osmanağaoğlu, Kadınlar Dünyası dergisinin 1921 yılında oy hakkı talebini gündeme getirdiğini ve bu dönemde güçlü bir feminist hareketin bulunduğunu ifade etti.
Cumhuriyetle birlikte çok kimlikli kadınlık anlayışının “Türk kadınlığı” kimliğine sıkıştırıldığını belirten Osmanağaoğlu, Medeni Kanun’un kabul edilmesini de dönemin siyasal ittifakları ve kapitalist kalkınma ihtiyaçlarıyla birlikte değerlendirmek gerektiğini söyledi.
Feminist hareketin kazanımlarını yalnızca modernleşmeye bağlamanın ve bunları devlet tarafından verilmiş haklar olarak değerlendirmenin doğru olmadığını ifade eden Osmanağaoğlu, 1982 yılında kürtaj hakkının devlet eliyle ortadan kaldırılmasının bu yaklaşımın sınırlarını gösterdiğini dile getirdi.
Demokratik cumhuriyetin inşasında feminist ve özgür kadın hareketinin doğrudan özne olması gerektiğini vurgulayan Osmanağaoğlu, kadınların sınıf ve ulusal mücadelelerle eşit düzeyde söz sahibi olması gerektiğini belirtti. Kadınların karma örgütlerin alt başlığı olarak görülmemesi gerektiğini kaydeden Osmanağaoğlu, İstanbul Sözleşmesi döneminde feminist hareketin sokaklara çıktığını ve barikatları aştığını hatırlattı.
Buna karşın feminist mücadelenin sesinin işçi sınıfı içinde yeterince duyulamadığını söyledi.
Örgütlenmelerin yarısının kadınlardan oluştuğuna dikkat çeken Osmanağaoğlu, feminist sözün diğer mücadelelerle eşit düzlemde kabul edilmesi gerektiğini belirterek, “Kadınlar toplumsal hareket olarak bütün özgürlük mücadelelerinin eşit bileşenidir” dedi.
Deniz: Eşit yurttaşlık herkesin talebi
Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkan Yardımcısı Aydın Deniz de Alevilerin eşit yurttaşlık talebinin yanı sıra yaşamlarını koruma kaygısıyla karşı karşıya kaldığını söyledi. Eşit yurttaşlığın yalnızca Alevilerin değil, farklı kimliklerden bütün kesimlerin ortak talebi olduğunu belirten Deniz, farklı kimliklere yönelik politikaların katliamlara kadar varan sonuçlar doğurduğunu ifade etti.
Demokratik cumhuriyet talebinin içeriğinin doldurulabilmesi için birinci cumhuriyet döneminde yaşananların ortaya konulması gerektiğini kaydeden Deniz, Türkiye’nin demokratikleşmesinin bölge halkları açısından da umut yaratacağını dile getirdi.
Umutsuzluğun bir kenara bırakılarak demokrasi mücadelesine bütün gücün verilmesi gerektiğini belirten Deniz, ortaklaşma ve nasıl bir cumhuriyet istendiğini belirleme açısından önemli bir dönemden geçildiğini söyledi. Bu fırsatın kaçırılmaması gerektiğini vurgulayan Deniz, gelecek kuşakların aynı sorunlarla karşılaşmaması için herkesin sorumluluk üstlenmesi çağrısı yaptı.
Bilgiç: Barış, ekonomik ve toplumsal hakları da kapsamalı
Saadet Partisi eski Genel İdare Kurulu Üyesi Muammer Bilgiç ise Türkiye’nin son yüz yıllık tarihini darbeler, gözaltında kayıplar, işkenceler ve tecavüzlerin yanı sıra parti kapatmalar, siyasi yasaklar ve kayyım uygulamalarıyla değerlendirdi.
Zorunlu göçler, pogromlar, boşaltılan köyler ve değiştirilen köy adlarının da bu tarihin parçaları olduğunu belirten Bilgiç, insanların isimlerinin, köylerin ve dağların adlarının değiştirilmesini, dillerin yasaklanmasını hatırlattı. Halktan toplanan vergilerin küresel ve yerel tefecilere aktarılmasını ve bitmeyen dış borçları da eleştiren Bilgiç, 103 yılın ardından bilimsel özgürlük, düşünce ve ifade özgürlüğü ile inanç özgürlüğünün sağlanıp sağlanamayacağının tartışıldığını söyledi.
Güç sahibi olmanın haklı olmak anlamına gelmediğini ifade eden Bilgiç, dünyadaki açlık, yoksulluk, savaş ve çatışmalara dikkat çekti. Barışın yalnızca silahların susmasıyla sağlanamayacağını belirten Bilgiç, barış masasına oturan bütün tarafların ekonomik, kültürel, siyasi ve sosyal haklar bakımından kendilerini güvende ve iyi hissetmeleri gerektiğini dile getirdi.
Kimliğin tanınmasının tek başına yeterli olmadığını kaydeden Bilgiç, “Musa olmak Firavun’u değil, piramitleri yaratan sistemi hedef almaktır” dedi. Kendisi için hak gördüğünü Kürtlere ve Rumlara tanımayan bir anlayışın ahlakından söz edilemeyeceğini belirten Bilgiç, ahlakın bir damla kanın milyarlarca varil benzinden daha değerli olduğunu bilmek anlamına geldiğini söyledi. Bilgiç, “Devletin dini adalettir. Bundan başka bir madde koyulamaz” ifadelerini kullandı.
İkinci oturumda barış ve demokrasi mücadelesinin ortak zemini ele alındı
Konferansın “Demokrasi ve Barış Mücadelesinin Ortak Zeminleri” başlıklı ikinci oturumunda Samsun Çevre Platformu Sözcüsü Adnan Korkmaz, Yazar Ayşegül Devecioğlu ve İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Oya Ersoy konuşmacı olarak yer aldı.
İlk olarak konuşan Oya Ersoy, devam eden sürecin nasıl şekilleneceğinin toplumun müdahalesine bağlı olduğunu söyledi. Önceki ateşkes ve barış süreçlerinden farklı bir dönemden geçildiğini belirten Ersoy, mevcut sürecin Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) iktidarının kendi iradesiyle başlattığı bir süreç olmadığını ifade etti.
Toplumun sürece müdahil olma imkanlarının bulunduğunu kaydeden Ersoy, Kürt sorununun demokratik çözümünü örgütleyecek olanların toplumun kendisi olduğunu söyledi. Çerçeve yasa ve Meclis raporunun ortaya çıktığını hatırlatan Ersoy, insan onurunu esas alan, eşitlik ve kardeşliği güvence altına alan bir düzenin kimse tarafından topluma sunulmayacağını, bunun mücadeleyle inşa edilmesi gerektiğini vurguladı.
Sürecin kimler tarafından ve hangi talepler doğrultusunda şekillendirileceğinin belirleyici olacağını dile getiren Ersoy, toplumun yalnızca izleyici konumunda kalması halinde halkların çıkarlarının gözetilmesini bekleyemeyeceğini söyledi. Çerçeve yasanın demokratik yasalarla desteklenmesi gerektiğini belirten Ersoy, taleplerin hayata geçirilmesi için nasıl bir mücadele yürütüleceği sorusunun yanıtlanması gerektiğini ifade etti.
Korkmaz: Savaşın yıkımı doğayı da hedef alıyor
Samsun Çevre Platformu Sözcüsü Adnan Korkmaz, savaşın yol açtığı yıkımın doğayı da etkilediğini, ekokırım yaşanan bölgelerde insanların yerlerinden edildiğini söyledi.
Bölgelerin toprağının, havasının ve suyunun kirletildiğini belirten Korkmaz, acele kamulaştırma uygulamalarıyla maden, petrol ve enerji nakil hatları üzerinden mülksüzleştirme ve işgal politikalarının yürütüldüğünü ifade etti. Amasya ve Samsun’un da aralarında bulunduğu, Kocaeli’ye kadar uzanan sekiz ilde yaşanabilecek gelişmelerin bölge halklarını yerinden edebileceği uyarısında bulundu.
Silah üretiminin de çevre kirliliğine yol açtığını belirten Korkmaz, madenlerden elde edilen kimyasalların silah yapımında kullanılmasıyla bölgedeki insanların ve ekosistemin zarar gördüğünü söyledi. Savaş sırasında kentlerin yıkılmasının ardından yeniden inşa süreçlerinin de doğa üzerinde tahribat yarattığını kaydeden Korkmaz, savaş sonrası kalkınma politikalarının da çevresel sonuçlarının bulunduğunu dile getirdi.
Ekokırımın aynı zamanda toplumsal bir yıkım olduğunu vurgulayan Korkmaz, yaşananların yalnızca iklim değişikliği değil, bir iklim krizi olarak değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.
Ayşegül Devecioğlu: Savaş ülkenin içinde yaşanıyor
İkinci oturumun son konuşmacısı Yazar Ayşegül Devecioğlu, savaşın Türkiye’nin dışında yaşanan bir olgu gibi ele alınmasına karşı çıktı. Savaşın ülkenin içinde yaşandığını belirten Devecioğlu, ilk bomba sesini Diyarbakır’da duyduğunu, Cizre’de savaş nedeniyle yıkılmış evleri gördüğünü anlattı.
Gabar’da 14 maden ruhsatı verildiğini ve bunların hiçbirinin çevresel etki değerlendirme raporunun bulunmadığını söyleyen Devecioğlu, çatışmasızlık döneminde ekokırım yasasının çıkarılması gerektiğini dile getirdi. Savaşın sona ermesinin ardından bölgelerde daha büyük bir sermaye talanının yaşanma riski bulunduğuna dikkat çeken Devecioğlu, barış sürecinin bir parçası olarak devlet eliyle tahrip edilen bölgelerde ekokırım konusunun gündeme alınmasını istedi.
Atılması gereken adımların geciktirilmemesi, Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanması için kampanyalar yürütülmesi gerektiğini belirten Devecioğlu, faşizmin kurumsallaştığı bir dönemde barış imkanının tartışıldığını söyledi. İktidarın siyasi mühendislikle süreci şekillendirdiğini ve muhalefetin sesinin duyulmasını engellediğini ifade eden Devecioğlu, Türkiye’nin tarihindeki en ağır baskı dönemlerinden birini yaşadığını dile getirdi.
Toplumun yoksullukla karşı karşıya olduğunu, buna rağmen önlerine çıkan barış fırsatının yeterince fark edilmediğini belirten Devecioğlu, sorunların çözümünün barışın sağlanmasından geçtiğini söyledi. Kamu kaynaklarının savaşa değil, kamusal ihtiyaçlara ayrılması gerektiğini vurgulayan Devecioğlu, savaşın ülkeye maliyetinin ölçülemeyeceğini ifade etti.
Faşizme karşı direniş ile barış mücadelesinin ortaklaştırılması gerektiğini kaydeden Devecioğlu, barışın sağlanmasının kamu kaynaklarının halka aktarılmasını kendiliğinden güvence altına almayacağını, bunun için de ayrıca mücadele yürütülmesi gerektiğini belirtti. Savaşın toplumsal yapıyı ve çıkar ilişkilerini zehirlediğini söyleyen Devecioğlu, ülkede yaşanan insan hakları ihlalleri ve insanlık suçlarının toplumun yaşamını doğrudan etkilediğini dile getirdi.
Barış fırsatının öneminin yeterince kavranamadığını ifade eden Devecioğlu, mücadeleden başka bir yol bulunmadığını belirterek, “Barış ve faşizme karşı mücadele fırsatını harcamayalım” çağrısı yaptı.
Konferans ortak mücadele forumuyla sona erdi
Konferans, “Demokrasi ve Barış için Ortak Mücadelenin İmkanları” başlıklı forum bölümüyle sona erdi. Forumda söz alan yurttaşlar, barış ve demokrasi mücadelesinin farklı toplumsal kesimler arasında ortaklaştırılmasının önemine dikkat çekti.
Konferans boyunca yapılan konuşmalarda da demokratik cumhuriyetin halkların eşitliği, farklı kimliklerin ve inançların özgürlüğü, kadınların eşit özne olarak kabul edilmesi ve doğanın korunması temelinde kurulması gerektiği vurgulandı.
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.
Kategori: Yangın
Yayın: 31 Ekim 2026 15:58 · Kaynak: ilketv.com.tr