Kendini Unutma Sanatı: Herkese Aşina, Kendine Bigâne
Bu hafta “Elazığ’ın Hafızası” yazı serime kısa bir mola vermek istedim. Bu hafta, geçenlerde zihnimi amansız bir fırtına gibi darmadağın eden, sonra da bir köşeye çekilip düşünmemi sağlayan bir duygu uyandı içimde: "Ben herkese aşina, kendime bigâne kaldım."
Gelin, bu cümleyi alelade bir sitem, melankolik bir serzeniş gibi görüp geçmeyelim. Yan yana gelen bu iki kelimenin, aşinalığın ve bigâneliğin oluşturduğu o devasa uçurumun kenarına oturalım biraz. Sizinle, saklayacak hiçbir şeyimiz kalmamış gibi samimiyetle dertleşmek istiyorum. Çünkü biliyorum, bu satırları okurken aslında kendi iç dünyanıza da bakıyorsunuz.
Felsefe tarihi boyunca büyük düşünürler insanı tanımlamak için hep dış dünyaya olan merakını öne sürdüler. Aristoteles, insanın doğası gereği bilmek istediğini söylerdi. Doğru, bilmek istiyoruz. Keşfetmek, anlamlandırmak, bağ kurmak istiyoruz. Fakat modern çağın insanı olarak bizler, bu bilme arzusunu öyle tuhaf bir yere büktük ki, dışarısının "ustası" olurken içerisinin "yabancısı" haline geldik. Başkalarının zihin kıvrımlarında, dertlerinde, toplumsal rollerin labirentlerinde usta birer kılavuz gibi yol alıyoruz. Kimin neye kırıldığını, toplumun bizden ne beklediğini, yanımızdakinin sessiz çığlığını bir bakışta anlıyoruz. Herkese ve her şeye karşı müthiş bir bilişsel aşinalık geliştiriyoruz.
Peki, bu sırada varlığımızın merkezine oturan esas özneye ne oluyor?
İşte tam orada, Sartre’nin kulakları çınlıyor. Sartre, insanın kendi varlığını inşa etme sürecinde düştüğü o büyük tuzağa "kötü niyet" (mauvaise foi) derdi. Yani insanın, toplumun ona biçtiği rolleri oynamaktan, başkalarının gözündeki imajını beslemekten kendi gerçekliğine bakmaya vakit bulamaması. Kendimize bigâne kalıyoruz çünkü bigâne kalmak, kendimizle yüzleşmekten çok daha konforlu bir sığınak sunuyor bize. Bigânelik, kelime anlamıyla yabancılıktır, ilgisizliktir, el gibi bakmaktır. İnsan neden kendi kalbine, kendi evine bir el gibi, bir yabancı gibi bakar?
Çünkü içeriye bakmak cesaret ister. Kendi içinize yönelttiğiniz o fenerin ışığında, yıllardır halının altına süpürdüğünüz hayal kırıklıklarını, kimseye itiraf edemediğiniz korkuları, "başkaları ne der" diye susturduğunuz o çelimsiz çocukluk hayallerini göreceksiniz. Kendimize aşina olmak, bizi korunaklı zırhlarımızdan soyundurur. Biz ise çıplak kalmaktan korkuyoruz. Bu yüzden başkalarının dünyasını aydınlatmak için mumlar yakarken, kendi iç odamızın lambasını açmaya bir türlü elimiz varmıyor.
Bu durum sadece psikolojik bir yorgunluk değil; bu varoluşsal bir yurtsuzluktur. Albert Camus’un "Yabancı"sını hatırlayın. Dünyanın ortasında, kendi hayatının bile figüranı haline gelmiş o karakteri düşünün. Bizler de her sabah yataktan kalkıp başkalarının yazdığı senaryolarda harika roller kesiyoruz. Çok iyi bir dost, kusursuz bir çalışan, harika bir dinleyici, her şeye yetişen o muazzam insan... Herkes bizi tanıyor, herkes bize aşina. Ama gece kafamızı yastığa koyup o sessizlikle baş başa kaldığımızda, içimizdeki o derin ve felsefi boşluk adeta dile geliyor ve şu soruyu soruyor: “Peki sen kimsin?"
Bu soruya verecek bir cevabımız kalmadığında, bigânelik kronik bir hastalığa dönüşüyor. Kendi acımıza yabancılaşırız, kendi neşemizi tanıyamaz hale geliyoruz. Kendi gövdemizin içinde mülteci gibi yaşıyoruz. Kendine bigâne kalmış bir insan, dış dünyada ne kadar alkışlanırsa alkışlansın, ruhunun derinliklerinde hep o kimsesiz çocuk olarak kalmaya mahkum oluyor.
Bu yazı, size hayatın koşturmacasını bırakın diyen o içi boş kişisel gelişim tavsiyelerinden biri değil. Bu yazı bir farkındalık çağrısı, samimi bir iç döküş. Artık dışarısının gürültüsünü biraz olsun kısmak zorundayız. Başkalarına gösterdiğimiz o sonsuz anlayışı, o derin şefkati ve dinleme sabrını, biraz da kendimizden esirgemeyelim. Kendimizle tanışalım. İlk başta yabancılık çekeceğiz, belki biraz canımız yanacak, belki aynadaki o insana bakarken gözlerimiz dolacak, ama olsun.
Unutmayın; insan ancak ve ancak kendine aşina olduğunda, kendi kalbinin ritmini yeniden duymaya başladığında gerçekten evine dönmüş sayılır. Dünyanın tüm dillerini bilseniz, tüm insanlarını tanısanız bile, kendi içinizdeki o saklı ülkenin haritasını kaybettiyseniz, her zaman yurtsuzsunuzdur.
Bugün, tam şu an, başkalarına ayırdığınız o cömert zamandan birkaç dakikayı çalın ve kendinize sorun: "Nasılsın ve gerçekten neye ihtiyacın var?" Sırf bu soruyu sormak bile, o köhne bigânelik duvarında açılacak ilk büyük çatlak değil midir?
Kategori: Hava · Bölge: Elazığ/Alacakaya
Yayın: 07 Ekim 2026 08:36 · Kaynak: elazigfirat.com