Midas: Değerin ölçüsünü kaybetmek
İnsan bazen sahip oldukları çoğaldıkça hayatının da zenginleşeceğine inanır. Daha çok para, daha çok başarı, daha çok güç… Midas’ın hikâyesi bize bir arzunun sınırını gösterir. İnsanın istediği her şeye sahip olması, sahip olduklarının onun için gerçekten değerli olduğu anlamına gelmez.
Midas, Frigya kralıdır. Anadolu’nun ortasında, bugün Eskişehir, Afyonkarahisar, Ankara ve Kütahya çevresine yayılan Frigya ülkesinde hüküm sürer. Adı yalnızca Yunan ve Roma kaynaklarında değil, Frigya’ya ait yazıtlarda da karşımıza çıkar. Hatta Ankara’nın Polatlı ilçesi yakınlarındaki Gordion’da bulunan Midas Tümülüsü, onun adıyla ilişkilendirilen en önemli anıtlardan biridir. Tarihsel Midas ile mitolojik Midas aynı kişi değildir; zaman içinde gerçek bir kralın çevresinde oluşan anlatılar, onu dokunduğu her şeyi altına çeviren efsanevi hükümdara dönüştürür.
Midas’ın adını bugün en çok “Midas’ın dokunuşu” deyimiyle kullanırız. Günümüzde bir insanın el attığı her işi başarıya, kazanca ve büyümeye dönüştürmesi için kullanılan bu ifade, Antik dönemde Midas’ın sonunda kurtulmak için tanrılara yalvaracağı bir lanet olur. Midas’ın bu güce kavuşması da sıradan bir dilekle gerçekleşmez. Bir gün Dionysos’un yaşlı dostu Silenos, Dionysos’un şenlikli alayından ayrılır ve yolunu kaybeder. Dionysos, Yunan mitolojisinde şarap, coşku ve taşkınlıkla ilişkilendirilen tanrıdır; Silenos ise onun yaşlı öğretmeni ve yol arkadaşıdır. Günlerce dolaşan Silenos sonunda Frigya topraklarına ulaşır. Midas Silenos’u sarayında ağırladıktan sonra Dionysos’a geri götürür.
Dionysos, dostunun kendisine sağ salim dönmesinden memnundur ve Midas’a bir dilek hakkı verir. Kralın önünde artık ne isterse gerçekleştirebileceği bir fırsat vardır. Midas ise yalnızca zengin olmak istemez. Dünyadaki her şeyi kendi servetine çevirmek ister. Dokunduğu her şeyin altın olmasını diler. Dionysos dileğini kabul eder.
Midas sarayına döndüğünde gücünü denemeye başlar. Bahçesindeki bir dala dokunur, dal altına dönüşür. Bir güle elini uzatır, çiçeğin yaprakları altın gibi parlar. Bir taşa dokunur, taş ağır bir altın parçasına dönüşür. Kral artık neye dokunsa servete dönüşmektedir. Sarayının içinde yürürken çevresindeki dünya yavaş yavaş kullanılabilecek her şeyden, yalnızca seyredilebilecek bir servete dönüşür. Sonra sofra kurulur. Midas ekmeği eline alır, ekmek altın olur. Bir meyveye uzanır, meyve altına dönüşür. Kadehini kaldırır, şarap gözlerinin önünde altın kesilir. O anda dileğinin gerçek anlamını kavrar. İstediği her şeye sahip olmuştur fakat artık hiçbirini kullanamaz..
Midas Dionysos’a yalvarır ve verdiği gücü geri almasını ister. Dionysos Midas’a Lidya ülkesindeki Paktolos Nehri’ne gitmesini ve sularında yıkanmasını söyler. Bugün Sart Çayı olarak bilinen Paktolos, Batı Anadolu’da, Sardes’in yanından akan küçük bir nehirdir. Antik çağda altın taşıyan kumlarıyla ün kazanır. Midas nehrin kıyısına gelir ve suya girer. Ellerini suya soktuğunda altına çevirme gücü bedeninden ayrılarak nehre karışır. Efsaneye göre Midas’ın üzerinden çıkan altın, Paktolos’un kumlarına yayılır. O günden sonra nehir altın taşıyan bir nehir olur.
Bugün arkeolojik araştırmalar Paktolos’un antik çağda gerçekten altın açısından zengin olduğunu ve Sardes’te Lidyalıların altın işleme tesisleri bulunduğunu gösterir. Mite göre ise bu doğal zenginliğin kaynağı Midas’ın üzerinden akıp gelen lanetin armağanıdır. Böylece gerçek bir coğrafya, gerçek bir maden ve efsanevi bir kral aynı hikâyenin içinde birleşir. Midas bu hikayede önemli bir şey öğrenir: Değer ile sahip olmak aynı değildir. Midas’ın hikâyesi burada bitmez.
Bir gün Pan, müziğinin Apollon’un müziğinden daha güzel olduğunu ileri sürer ve ikisi bir müzik yarışmasına girer. Yarışmayı Tmolos adlı dağ tanrısı değerlendirir. Pan’ın kamıştan yaptığı flütüyle çaldığı ezgi, kırların, ormanların ve doğanın coşkusunu taşır. Ardından Apollon lirini çalar. Tmolos, Apollon’un müziğini daha üstün bulur. Midas da yarışmadadır fakat hakemin kararını kabul etmez. Ona göre Pan daha güzel çalmıştır. Apollon, Midas’ın hükmünü küstahlık olarak görür ve onu cezalandırır. Midas’ın kulakları eşek kulaklarına dönüşür.
Midas, bir kez daha istediği ölçünün dışına çıkmanın bedelini öder. Bu kez sorun, neye sahip olduğu değil, neyi doğru kabul ettiğidir. Kulaklarını saklamak için başına bir örtü geçirir. Sırrını bilen tek kişi berberidir. Berber, kralın kulaklarını gördükten sonra bu sırrı içinde taşımakta zorlanır. Fakat kralın sırrını doğrudan kimseye söylemeye de cesaret edemez. Sonunda bir çare bulur. Issız bir yere gider, toprağın içine bir çukur kazar ve kralın sırrını fısıldadıktan sonra çukuru kapatıp uzaklaşır. Fakat toprağa bırakılan sır orada kalmaz. Çukurun üzerinde kamışlar büyür. Rüzgâr estiğinde kamışlar sallanır ve Midas’ın saklamak istediği sır bütün dünyaya yayılır: ‘Midas’ın kulakları, eşek kulakları’.
Midas’ın iki hikâyesi böylece aynı yerde buluşur. İlkinde dünyadaki her şeyi altın yaparak değerin ölçüsünü kendisinin belirleyebileceğini düşünür. İkincisinde kendi beğenisini doğru hükmün yerine koyar. Birinde altın, diğerinde kendi yargısı her şeyin ölçüsüne dönüşür. İki durumda da Midas’ın asıl yanılgısı aynıdır: Dünyanın değerini tek bir ölçüye indirmek.
Bu hikâyenin sanat tarihindeki en dikkat çekici karşılıklarından biri Domenichino’nun 1616-1618 yılları arasında yaptığı “Midas’ın Yargısı” adlı fresktir. Eser bugün Londra’daki National Gallery’dedir ve başlangıçta Roma yakınlarındaki Villa Aldobrandini’nin Apollon Odası’nı süsleyen fresklerden biridir. Resmin merkezinde Midas durur. Eşek kulakları artık saklanamayacak kadar belirgindir. Sağ tarafta lirini tutan Apollon, sol tarafta ise kamış flütüyle Pan yer alır. Domenichino, Midas’ı bu iki müzisyenin arasında konumlandırarak aslında onun verdiği hükmü de resmin tam ortasına yerleştirmiştir.
Yüzyıllar sonra Güngör Dilmen, Midas’ı yeniden sahneye taşır. 1959’da yazdığı “Midas’ın Kulakları”, mitolojik hikâyeyi olduğu gibi tekrarlamaz; onu iktidar, güç ve insanın kendisini nasıl gördüğü üzerinden yeniden kurar. Oyunda Midas bir süre sonra eşek kulaklarından utanmak yerine onları bir ayrıcalık gibi görmeye başlar. Böylece ceza bile onun için üstünlüğe dönüşür. Pan ile Apollon arasındaki tartışma da yalnızca “lir mi, flüt mü?” sorusunda kalmaz; sanatın coşku ile akıl, duygu ile biçim arasındaki dengesine kadar uzanır. Dilmen’in oyununda bu tartışmanın “önce biçim” ile “önce coşku” karşıtlığı üzerinden büyümesi, Midas’ın kişisel hükmünü aşarak sanatın ne olması gerektiği sorusuna dönüşür.
İnsan psikolojisi, dışarıdan gelen bir ölçüyü kendi değerinin kanıtı hâline getirdiğinde sınır koymakta zorlanır. Para, sahip olunanlar, makam, başarı, görünürlük, beğenilmek ya da haklı çıkmak… Bunlardan biri insanın kendi değerinin ölçüsüne dönüştüğünde daha fazlası gerekir. Çünkü dışarıdan alınan değer duygusu kalıcı değildir; yeniden kanıtlanması gerekir. Midas’ın daha çok altın istemesiyle kendi hükmünü herkesin hükmünden üstün görmesi arasında bu açıdan bir bağ vardır. Birinde “daha fazlasına sahip olursam daha değerli olurum” düşüncesi, diğerinde “ben böyle düşünüyorsam doğru olan budur” ısrarı vardır. İkisinde de insan, kendi değerini dışarıda kurmaya çalışırken ölçüyü kaybeder.
Bugün Midas’ın altına çevirdiği şeyler biraz değişmiş olabilir. İnsan artık dokunduğu her şeyi altına çeviremiyor; bunun yerine başarıyı parayla, değeri görünürlükle, yeteneği takipçi sayısıyla, sevgiyi ilgilenilme miktarıyla, hatta bazen kendi hayatını başkalarının hayatlarıyla ölçebiliyor. Ölçmek hayatı anlamamıza yardımcı olur. Fakat tek bir ölçü bütün hayatın yerine geçtiğinde, elimizde olanlar çoğalırken hayatın kendisinden eksiltebiliriz.
Midas’ın trajedisi, sahip olduklarını değerin kendisi sanmasındadır. Oysa insanın hayatını zenginleştiren, biriktirdiklerinin çokluğu değil, aralarındaki anlamı kavrayabilmesidir. Midas’ın hikâyesi bize ölçüyü kaybettiğimiz yerde zenginliğin de anlamını yitirdiğini söyler. Dünyayı yalnızca kendi terazimizle tartmaya başladığımızda, elimizde kalan ne kadar çok olursa olsun, hayatın kendisi eksilir.

Kategori: Kültür-Sanat
Yayın: 17 Eylül 2026 05:10 · Kaynak: gazeteyenigun.com.tr