Ah şu gazeteciler
- Demokrasinin gerilemesiyle gazeteciliğin hakkıyla yapılması arasında bir bağ olmalı
- Demokratik kanallar işliyorsa gazetecilik halkın haber alma hakkını önceleyen bir anlayışla yapılabiliyor, değilse iş kötü
Demokrasinin gerilemesiyle gazeteciliğin hakkıyla yapılması arasında bir bağ olmalı.
Demokratik kanallar işliyorsa gazetecilik halkın haber alma hakkını önceleyen bir anlayışla yapılabiliyor, değilse iş kötü.
Bunda otoriter ya da baskıcı rejimlerin basını, kendi yaptıklarını allı pullu anlatan bir ‘halkla ilişkiler’ etkinliği olarak görmesinin payı büyük.
Bugün artık bu anlayış egemen.
Basının dördüncü güç olduğu gerçeği çok gerilerde, güç’ün tek elde toplandığı yerde onun olmayacağı belli.
Zaten güçler ayrılığı gibi demokrasinin temel kavramlarına bakan da yok gibi.
Gerçi hakkını yemeyelim, yeni sistemin oluşturduğu kurullarla bu boşluk giderilmeye çalışılıyor.
Borsayı, bankaları denetleyen yapılar gibi.
Ama yaşananlara bakılırsa bunda da başarılı olunduğu söylenemez.
Nerden biliyoruz, örneğin borsada olanlar?
Atanan bu kurullar denetleme becerisinin bir hayli gerisinde görünüyor.
Basından da buna benzer bir anlayış bekleniyor olabilir mi?
Hükümet yanlısı basına bakarsanız, neden olmasın ki!
Örneğin iktidara yakın basının tavrı böyle değil mi?
Orada eleştiri ve tarafsız haber göremezsiniz, bunun yerine her yapılana övgü, onu olumlu gösterme tavrı öndedir.
Böylece basının bir bölümü için tarafsız olmak, bağımsızlık ya da haberde nesnellik, meslek etiği gibi ilkeler belirleyici öge değil artık.
Kısaca bugünlerde basının hâli bu…
Okur olarak bizler bunu bilmek durumundayız.
Mesleğini gazeteciliğin evrensel ilkeleri doğrultusunda sürdürenler içinse bugünlerde iş zor, başlarına her şey gelebilir.
Gün geçtikçe yoğunlaşan gazeteci tutuklanmaları da bunu gösteriyor zaten.
Basının fotoğrafı bugünlerde böyle ancak tarihsel geçmiş basının iktidarla başının hoş olmadığı gerçeğini de bize söylüyor.
1909’da Galata Köprüsü’nde suikasta uğrayan Hasan Fehmi ve ondan bir yıl sonra öldürülen Ahmet Samim ile 1948’de Sabahattin Ali’nin başına gelenleri hatırlayın.
Sonrası, pek çok gazetecinin tehdit edilmesi, öldürülmesi ve hatta hapislerde tutulması ile dolu uzun bir süreci kapsıyor.
Şöyle bir anımsayın:
1979’da Abdi İpekçi, 1990’da Çetin Emeç, 1993’te Uğur Mumcu, 1996’da Metin Göktepe, 1999’da Ahmet Taner Kışlalı, 2007’de Hrant Dink… suikasta kurban gitti.
Şimdilerde en azından öldürme, pusu kurup ortadan kaldırma etme yok(!) ama bu kez hukuki gerekçelerle yoğun bir tutuklama furyası var.
Bu da yetmiyor gazetecilerin çalıştıkları haber sitelerine, T24 gibi mecralara erişim engeli konuluyor.
Ayrıca, el koyma anlamına gelen kayyım uygulaması da yaygın.
Tele1, Habertürk, Flash TV, son olarak Halk TV gibi kanalların ne hâle geldiği görülüyor.
2026’da bunları tartışıyor olmak aslında üzücü.
Bir de tutuklu gazeteciler var:
Merdan Yanardağ, Murat Ağırel, Şaban Sevinç, Tuğba Tekerek, İsmail Arı bunlardan bazıları…
Liste esasında uzayıp gidiyor, yer darlığından bu isimlerin hepsini yazamıyoruz. Bu sayının Gazeteciler Cemiyeti verilerine göre altmış yedi olduğu belirtiliyor.
Tutuklamalar dışında bir de haklarında sürekli dava açılan gazeteciler var.
Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu, Fatih Altaylı gibi isimler bunlar…
Yaşanan fon skandalından sonra tutuklu gazeteci sayısı katlanmaya başlandı.
Görüldüğü gibi basın meselesi sorunlar çoğaldıkça onunla derinleşiyor.
Öyle fon falan haberleri, denetlemeyi yapan kurulların sorumlulukları, mağdur olanlar ve haksız kazanç sağlayanların listesi gibi şeyler yazılmasın, gazeteci başka şeylerden söz etsin isteniyor!
GAZETECİLER SOKAKTAYDI
24 Ekim günü gazetecilik meslek örgütleri Sansüre Hayır, Habere Özgürlük! adıyla bir protesto eylemi düzenledi.
Bu protestolar on ayrı ilde yapıldı ve yoğun bir katılım vardı.
İzmir’deki eylemde ben de yer aldım.
Elbette bir yurttaş olarak doğru haberlere erişme hakkını istemek benim anayasal hakkım.
Bunun için gazetecilere baskının olmaması gerekiyor. Televizyon ve haber sitelerinin sudan gerekçelerle kapatılması bu çağda akla getirilmemesi gereken bir tedbir.
Üstelik basın özgürlüğü bizim Anayasa’mızda yer alıyor.
Ancak iktidar Anayasa’nın 26. maddesindeki “herkes düşüncesini yayma hakkına sahiptir” ilkesini çoğu zaman görmezden geliyor.
Onu sınırlandırma yoluna başvuruyor.
Oysa Cumhurbaşkanı, 2 Aralık 2025’te hâkim ve savcı atama töreninde “…Özgürlüklerin herkese eşit uygulandığı Türkiye’yi herkes kabullenecek.” diyordu.
Bu konuşmanın üstünden bir yıl geçmiş.
Şimdi ‘herkese uygulanacağı’ söylenen o özgürlüklerin ne yazık ki pek çok kesime uygulanmadığı görülüyor.
Az gidip uz gidiyor ve tekrar başladığımız yere varıyoruz sanki.
Ya da bana mı öyle geliyor?
Protestoya gittiğimi söylemiştim ya, binlerce insan vardı orada elbette.
Bunlardan biri de yazar Hidayet Karakuş’tu.
Hoca, edebiyatta ustamız, onlarca şiiri ve romanları olan bir yazar.
Ağır adımlarla yürüyüşümüz esnasında sohbetin bir yerinde;
“Seksen yıllık ömrümde onlarca protestoya katıldım, demokrasinin tam işletilmesi içindi bunlar. Bunca yıldan sonra bu talepler için tekrar buralarda olmayı içime sindiremiyorum.” diyordu.
Aynı kırgın ruh hâlini yaşayan biri olarak bu cümle içime dokundu.
Yetmiş yıldır aynı çabanın içinde oldum, yüzlerce protesto eylemine katıldım. Bunlar ülkemizin demokrasi koşullarında, herkesin eşit ve özgür yaşaması içindi.
Dönüp baktığımda bir arpa boyu yol alınmadığı gerçeğiyle karşılaşıyorum.
Demek ki daha çok alanlarda olacağız!
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.
Kategori: Hava
Yayın: 30 Ekim 2026 04:59 · Kaynak: gazeteyenigun.com.tr