Geçmiş, Güven ve Mesafe: Şarap İskelesi Sokak Üzerine | Zahide Gül Yüceer
Engin Barış Kalkan, öykü kitaplarının ardından ilk romanı Şarap İskelesi Sokak ile okurlarının karşısına çıktı. Daha önce yayımlanan Maveraünnehir Nereye Dökülür? ve Anonslu Kaset Doldurulur adlı öykü kitaplarının yedi yıl ardından yayımlanan bu eser, adını karakterlerin yaşadığı sokaktan alıyor. 2026 yılının Ocak ayında okura sunulan romanda yazar, öykülerinde benimsediği dili sürdürürken anlatımını daha geniş bir kurgu içinde devam ettiriyor. Roman, Türkiye’nin toplumsal hafızasına yer edinmiş bir dönemi arka plana alarak karakterlerin iç dünyalarını merkezde tuttuğu bir dünya kuruyor. Her bir karakterin geçmişi, kırılganlığı, arayışı ve hayatı çeşitli semboller aracılığıyla ifade edilirken, romanın genelinde hissedilen mesafe duygusu ve yazarın kendine özgü üslubu, eseri okur nezdinde güncel Türk edebiyatının dikkat çekici örnekleri arasına taşıyabilir.
İnsan neden doğduğu ve büyüdüğü toprakları geride bırakmayı seçer? Bu romanda insanı göç etmeye iten koşulları okuyoruz. Göç bazen bir kaçış ve uzaklaşma olabildiği gibi, aynı zamanda insanın hayatındaki kırılmaların ve zorunlulukların bir sonucu olarak da ortaya çıkan, insanın karakterini, yaşamla ilişkisini derinden dönüştürebilen büyük bir deneyim. Son on yılda Gezi Parkı direnişi ve sonrasındaki süreç, 15 Temmuz darbe girişimi ve pandemi sonrası artan göç istatistikleri, Türkiye’de gözle görülür bir toplumsal kırılganlık ve gelecek kaygısı üretti. Bu ruh hâlinin edebiyatta er geç karşılık bulması kaçınılmazdı ve burada ele aldığımız roman tam olarak bu atmosferi bireysel hikâyeler üzerinden okura aktarma iddiasında. Bir diğer ifadeyle, Engin Barış Kalkan, bahsettiğimiz uzun on yılın yılgınlık psikolojisinin sözcüsü gibi de görülebilecek bir şekilde, 2010’ların ve günümüzdeki uzantılarının oluşturduğu “zamanın ruhu”nu yakalayıp kaydetme çabasında. Bu bağlamda, roman hakkındaki detaylı değerlendirmelere geçmeden önce, eserin sürgüne gitmeden sürgün psikolojisine giren insanların; toplumsal sorunlar ve bireysel mücadeleler içinde sıkışmış, yorulmuş ve yeni başlangıçlara yelken açmak isteyen insanların romanı olduğu söylemiş olalım. Bu yönüyle okurların bireysel hafızları dolayısıyla da bu metinde kendi yaşamlarından bir şeyler bulabileceğini eklemiş olalım.
Önce biraz metnin neyi anlattığından bahsedelim. Roman, 2013’teki Taksim Gezi Parkı protestoları sürecinde ilerliyor. Ancak Gezi olayları anlatının merkezinde yer almıyor; yazar bu dönemin atmosferini kullanıyor, fakat doğrudan politik bir söylem kurmak yerine dönemin bireyler üzerindeki etkisine odaklanıyor. Türkiye’den ayrılma kararlarının arkasında, birbirinden oldukça uzak görünse de aynı noktada buluşabilen karakter hikâyeleri yer alıyor.
Güncel Türk edebiyatında temel karakteristik özelliklerinden farklı olarak Şarap İskelesi Sokak, okurlarına, nesiller arasındaki çatışma ve uzlaşma arayışlarını resmeden bir panorama sunuyor. Rusya’dan gelen Nermin Hanım, Hatay’dan İstanbul Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi okumaya gelen Güzide, Kahramanmaraş’tan İstanbul’a hayat dolu kırgınlığıyla yerleşen ancak yaşından büyük bir yalnızlıkla mücadele eden ve sokak müzisyenliği yaparak hayatta kalma mücadelesi veren on sekizindeki Ferhat ve İstanbul sakinlerinden varlıklı otel sahibi Mümtaz Bey’in oğlu Avukat Ozan’ın hikâyesi, 2013’ün politik ve sosyolojik atmosferi içinde aktarılıyor. Hepsini Balzac’ın çalkantılı devrim-sonrası Fransa’sında “paylaşılan ev” hikâyeleri gibi, karakterlerini âdeta bir çatı altında toplayan bu eser, Türkiye’ye dair bir İnsanlık Komedyası sunma iddiasında değilse de, o esintiyi taşıdığını belli ediyor. Nermin Hanım’ın doğduğu topraklarda ölmek istemesi, kaderin onları bir araya getirdiği genç arkadaşlarının ise ona eşlik etmeleri, gençlerin Nermin Hanım’a refakat etmekle görevlendirmiş gibi görünmesine yol açıyor başlangıçta. Ancak diğer yandan, gergin siyasi atmosferin ortasında Güzide’nin yaptığı haber nedeniyle bir tarikat yapılanmasının baskısına maruz kalması ve ölüm tehditleri alması, sadece Güzide’yi değil, Ozan’ı da beraberinde etkileyecek gelişmelere yol açıyor. Birlikte göğüs gerdikleri tehditler ve Güzide’nin takip ediliyormuş gibi hissetmesi, romanın sonunda onları Odeyssa’ya gitme noktasına sürükleyecek kadar büyüyor. Ozan bu iç içe geçen hikâyeler yumağında diğer karakterleri destekleyen kişi rolünü üstlenmiş görünüyor. Ferhat ve Güzide’ye eşlik eden Ozan, bir yandan kendisine emanet edilen Nermin Hanım’ı korurken, diğer yandan, örneğin, yapılması gereken evrak ve resmi işlemleri de muntazaman hallediyor. Bu özelliğiyle Ozan, kurgu içinde olayların merkezinde yer alan bir karakterden ziyade, diğer karakterlere arka plandaki zorlukları aşmasını kolaylaştıran ve onları ayakta tutan bir destek figürü olarak konumlanıyor. Ferhat’ın hikâyesinde ise anne ve babası tarafından terk edilmenin yarattığı manevi boşluk, maddi zorluklar ve tutuklanma deneyimi duygu dünyasında tarifi zor bir yalnızlık, kuşatılmışlık, sıkışmışlık duygusunu tetikliyor. Böylece birbirinden farklı geçmişlere sahip bu dört insanın yolları Odeyssa’ya doğru uzanan ortak bir hikâyede buluşuyor.
Ferhat ve Güzide başta olmak üzere, karakterler hem gergin toplumsal atmosferin, siyasi baskıların hem de kendi iç dünyalarının yarattığı sıkışmışlıkla yüzleşiyor. Güzide, duygusal ve siyasi söylemleriyle oldukça zayıf olan toplumsal hafızamıza ve sisteme yönelik eleştirilerini doğrudan dile getiriyor; bu yönüyle romanda dikkat çeken ve bunları dile getirebilen önemli bir karakter olarak yerini buluyor. Hikâyenin odağında yer alan Ozan ise karakterlerin zorlandıkları her alanda sığınabildikleri güvenli bir liman gibi… Hem ev içindeki ilişkilerde hem de dış dünyayla kurulan bağlarda önemli bir rol üstlenir; olaylar birçok kez onun etrafında şekillenirken, romanın odağında olmasına rağmen, Ozan’ın klasik bir kahraman olarak resmedilmediğini de belirtelim. Onun da yaşadığı zorluklar, aşamadığı sorunlar satır aralarında kendini okura gösteriyor. Bununla birlikte bu idealist avukatın duygu dünyasının diğer karakterler kadar detaylı işlenmemesi, bu odağın duygusal olarak yeterince derinleşmesini pekâlâ engellemiş diye de yorumlanabilir.
Ferhat karakterinin para kazanma mecburiyeti ve yalnız bir hayat sürmesinin altında yatan gelecek kaygısı, Güzide’nin hayat pahalılığı ve işsizlik gibi sorunlardan uzaklaşmak için okulu yarıda bırakıp Hatay’daki ailesinin yanına dönmesi, onun da benzer bir gelecek kaygısı taşıdığını göstermekte. Böylece romanda güncel toplumsal sorunların edebiyat aracılığıyla görünür kılınmasını yazarın amaçladığı belirginleşmekte. Nermin Hanım’ın geçmişle kurduğu güçlü bağ, hafızasındaki kopukluklar ve geçmişe duyduğu özlem aracılığıyla romanın geçmişle olan bağını güçlendiriyor. Tarihe yapılan göndermelerle geçmiş bugünün içine karışıyor ve okur bir tür zaman yolculuğuna çağrılıyor. Karakterlerin büyüme ve yetişkinlik dönemlerinde yaşadıkları çalkantılar, birbirlerine karşı mesafeli davranmalarına neden olsa da, roman boyunca Nermin Hanım, Ozan, Güzide ve Ferhat’ın aynı evde bir arada yaşaması, aralarında üstü kapalı bir duygusal dayanışma alanının oluşumunu evin salonunda bir köşesinden gözlediğimiz bir ambiyans oluşturuyor. Battaniye, ev, uyku ve sokak gibi tekrar eden günlük hayata ait unsurlar, metin içinde fiziksel unsurlar olmaktan bir adım öteye uzanarak karakterlerin güven ve huzur arayışlarını sembolize eden imgeler olarak karşımıza çıkıyor desek aşırı-yoruma kaçmamış olur herhalde. Zira, özellikle solventli battaniye imgesi, kimyasal kokusu, rahatsız edici dokusuyla huzuru bozan ve hayatın sert gerçeklerini hatırlatan güçlü bir anlam taşıyor. Aynı zamanda bireyin sürekli tetikte kalma hâlini, güven arayışını ve kırgınlık duygusunu da temsil ediyor diyebiliriz. Güzide’nin metin boyunca birkaç kez tekrarladığı “Ben bir daha o battaniyenin altına girmem” ifadesi de geçmişte yaşanan bir deneyime gönderme yapılarak aynı zorlukları yeniden yaşamak istemediğini kendine hatırlatmasının sloganik ifadesine dönüşüyor. Bu durumda battaniye basit bir eşya değil, Güzide’nin maruz kaldığı baskıyı ve hissettiği sıkışmışlığı yeniden hatırlatan sembolik bir nesne oluyor. Hapishane ve battaniye imgesi, Güzide’ye gelecek kaygısını ve ailesine karşı hissettiği mahcubiyeti de hatırlatan bir unsur ayrıca. Şarap İskelesi Sokak’ta yaşadıkları eve bazen “tekke” demeleri de anlamlı hâle geliyor; karakterlerin dış dünyaya kapılarını kapatıp kendilerine yöneldikleri ve geçmişleriyle yüzleştikleri bir mekân olarak gördüklerini de gösteriyor.
Bununla birlikte romanın anlatı yapısında yer yer bir dağınıklık hissi de göze çarpıyor. Aynı olayın farklı karakterlerin bakış açısından yeniden aktarılması, çok bakışlı bir anlatı kurma amacı taşısa da okuma sırasında tekrar hissi yaratıyor. Özellikle Ozan ve Güzide’nin perspektifleri arasında gidip gelen anlatım, ritmi zaman zaman yavaşlatmakta ve metnin akıcılığını zayıflatmakta. Buna rağmen imgeler üzerinden kurulan atmosfer, metnin gücünü bir noktaya kadar korumasını sağlamakta. Ancak eserde uzun cümlelere sıklıkla yer verilmesi ve zaman zaman ağırlaşan dilin yeterince açılmaması, okurun metne odaklanmasını oldukça zorlaştırmakta. Karakterler arasındaki duygusal mesafenin kitap boyunca korunması, okurla metin arasında da bir mesafe oluşmasına neden olabilmekte. Bu nedenle roman, yakın tarihimizde gerçekleşen bir toplumsal dönemin arka planında ilerlese de okur olarak karakterlerle güçlü bir duygusal bağ kurmak zaman zaman zorlaşıyor.
Tüm bu yönleriyle Şarap İskelesi Sokak, bir zamanlar Veda Türkali’nin Bir Gün Tek Başına’sını hatırlatır biçimde, kendi yakın tarihinin türbülanslı günlerini kendine arka plan yaparak bireylerin iç dünyalarındaki sıkışmışlığı ve güven arayışını görünür kılan bir roman olarak öne çıkmakta. İmgeler üzerinden kurulan atmosfer ve evin, yani tekkenin, sembolik kullanımı metnin en dikkat çekici yönlerinden biri. Bununla birlikte yazarın dönemin şartlarını karakterlerin duyguları, düşünceleri ve gelecek planları üzerinden anlatma çabası, bazı yerlerde mekân ve duygu tasvirlerinin yeterince ayrıntılı olmaması nedeniyle sınırlı kaldığını belirtmek gerek. Bu nedenle romanda verilmek istenen duygusal etki bazı bölümlerde eksik kalmış görünüyor. Yine de roman, toplumsal bir dönemi bireysel hikâyeler üzerinden anlatması ve okuru şu yaşanan yıpratıcı on-on beş yıla dair bazı şeyleri sorgulamaya yöneltmesi açısından dikkat çekmektedir.
Kategoriler Yazı “12 Eylül, Edebiyat ve Toplumsal Yabancılaşma” söyleşisi bugün gerçekleşiyor Merkezdeki Gölgeyi Görmek: Ebru Özgün’ün “İkinci Yeni’nin Kuytusunda Bir Şair ve Düş/Ün Adamı Tevfik... Sözün Ardı/Önü: 126 Zamansız Denemeler: XXI | Feridun Andaç Derrida okumaları | İhsan Kurt Edebiyatın En Dilbaz Cadısı- Anna Burns | Necla Akdeniz Kenan ilinde Yusuf olmak | Nihat Dağlı Bendeki Gece | Berrin Yelkenbiçer Yorum yapın Yanıtı iptal et Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.
Kategori: Kültür-Sanat
Yayın: 16 Eylül 2026 22:07 · Kaynak: edebiyathaber.net