Habermetrik
← Ana Sayfa
05 Kasım 2026 07:20
✍ Editör: Habermetrik · Editör Politikası

Çifte standardın nükleer hali: ABD, İsrail'e nasıl göz yumdu?

Çifte standardın nükleer hali: ABD, İsrail'e nasıl göz yumdu?
Görsel kaynağı: cgtnturk.com
⏱️ 9 dk okuma 🛡️ %85 Doğruluk · 1 Kaynak
WhatsApp Paylaş
⚡ 30 Saniyede Özet Habermetrik Yapay Zeka Özeti
  • İran’ı yıllardır nükleer silah geliştirmekle suçlayan İsrail’in nükleer programı 1960'lı yıllarda Washington'un gizli belgelerinin konusuydu
  • 57 yıldır bilinen ama İsrail'in kabul etmediği nükleer program, modernizasyonla sürüyor

Berrak GÜNGÖR

Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, nükleer silah üretmeye "çok yakın olduğu" gerekçesiyle, 28 Şubat'ta İran'a savaş açtı. Yaklaşık 34 yıldır, İran'ın nükleer silah üretmeye yaklaştığı iddiasıyla hedef alınması gerektiğini savunan İsrail'in cephaneliği ise tam anlamıyla "giz."

1960'lı yıllardan bu yana nükleer programı olan İsrail Devleti, her ne kadar "nükleer belirsizlik" politikası uygulasa da, Ortadoğu'da bu silahlara sahip olduğu bilinen tek ülke. Buna rağmen İsrail, İran'ı nükleer gerekçelerle hedef gösterip nükleer programının "imha" edilmesi gerektiğini savunuyor.

Nükleer Anlaşma döneminde uranyum seviyesini anlaşılan düzeye çeken İran ise anlaşmadan tek taraflı çekilen ABD'nin hedefi oluyor.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 28 Şubat'a giden yol için yıllarca uğraştı. 1992'den bu yana hemen her konuşmasında İran'ın, "birkaç ay içinde nükleer silah üretecek kadar uranyum zenginleştirdiği" yalanına sarıldı.

34 yıl boyunca özellikle Birleşmiş Milletler (BM) kürsüsünden dünyaya sirayet ettirilen bu endişe İsrail'in bölgesel, ABD'nin de emperyal emelleri için işgalin bir bahanesi oldu. Irak'ta yıllar önce tutan ve sonradan patlayan "kitle imha silahı" yalanı bugün, "nükleer" adı altında İran üzerinden yeniden kurgulanıyor. Fakat, ABD ve İsrail bu kez "ürkek" müttefikleri dahil, kimseyi pek de ikna edemiyor.

Bunun nedenlerinden biri, ABD ve İsrail'in başlı başına bir nükleer tehdit olduğunun bilinmesi...

Diğeri de uluslararası arenada İsrail'e uygulanan çifte standardın herkesin malumu olması.

Diplomasinin Kırmızı Pazartesisi, işte burada başlıyor. Yani herkes faili ve potansiyel "nükleer faili" biliyor ancak kimse konuşmuyor. Faili tespit eden ise İsrail ile birlikte nükleer gerekçelerle İran’a saldıran, dünyada nükleer silahı ilk ve tek kullanan Amerika Birleşik Devletleri’nden başkası değil.

Takvimler 1960'lı yılları gösteriyor.

ABD ile İsrail arasındaki ilişkilerde kritik bir dönüm noktası... İsrail’in 1967’de nükleer bir düzeneğe sahip olduğu değerlendirilirken, 1968-1969 döneminde ABD’li yetkililer İsrail’in nükleer silahının artık somut bir gerçekliğe dönüşmek üzere olduğu sonucuna vardı.

Endişeler dile getirilmeye başlandı, bu endişeler sonrasında "görmezden gelme" politikasına dönüşecekti.

Nisan 1969’da Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger, İsrail’in nükleer meselesine yönelik politika seçeneklerinin geliştirilmesi için Ulusal Güvenlik Çalışma Memorandumu 40’ı (NSSM 40) yayımladı. Kissinger başkanlığında oluşturulan Kıdemli Değerlendirme Grubu (SRG), konuyu ele alarak Başkan Richard Nixon’a öneriler sunmakla görevlendirildi.

Kissinger'ın gizlilik derecesi, ‘çok gizli’ ve ‘hassas’ olarak memorandumunun başlığı ise: İsrail’in Nükleer Programı. Belgedeki durum tespiti ABD’nin bölgeye dair en büyük endişesinin İsrail olduğunu ortaya koyuyor. Kissinger tarafından kaleme alınan memorandumda, ‘’Yakın Doğu’ya nükleer silahların girmesinin zaten tehlikeli olan bir bölgede riskleri artıracağını ve bu nedenle ABD’nin çıkarlarına hizmet etmeyeceğini değerlendiriyoruz’’ ifadeleri yer alıyor.

Bu belgenin kaleme alınmasının nedeni ise ABD yapımı nükleer başlıklı füze taşıyabilen bombardıman uçağı Phantom’un İsrail’e satışı esnasında yaşanan görüş ayrılıkları. ABD'nin İsrail'e satışını gerçekleştirdiği F-4 Phantom II uçakları, Washington'da nükleer silah taşıma potansiyeli nedeniyle de tartışma konusu oldu.

İsrail, satış anlaşması kapsamında bu uçakları nükleer silah taşıyıcısı olarak kullanmayacağını taahhüt etti. Ancak taahhütteki nükleer silahlara ‘’sahip olma’’ ve ‘’bölgeye sokma’’ konusundaki tanımsal fikir ayrılıkları ABD’nin endişelerini o dönem endişelerini körükledi.

O endişe hem Kissinger’ın dönemin Başkanı Nixon’a verdiği bilgilerde hem de Nixon’ın dönemin İsrail Başbakanı Golda Meir ile görüşmesine gölge düşürecekti.

Kissinger söz konusu fikir ayrılıklarını memorandumda şöyle vurguladı: “İsrailliler geçen kasım ayında Phantom uçaklarını satın almak üzere sözleşme imzalarken, ‘Yakın Doğu’ya nükleer silahları ilk sokan taraf olmama’ taahhüdünde bulundular. Ancak görüşmelerden açıkça anlaşıldı ki bu ifadeyi, nükleer silahlara sahip olabilecekleri; yeter ki bunları test etmesinler, konuşlandırmasınlar veya kamuoyuna açıklamasınlar, şeklinde yorumluyorlar.

Sözleşme imzalanırken Rabin’e gönderdiğimiz mektupta, yalnızca ‘sahip olmanın’ bile ‘bölgeye sokmak’ anlamına geldiğine inandığımızı belirttik. İsrail ise bu yorumu kabul etmedi.“

İsrail’in nükleer programını ciddiye alan Washington bunun için özel bir çalışma ekibi oluşturmuş. Kissinger’ın da aralarında bulunduğu bu dar 5 kişilik çalışma kadrosu, Nixon döneminin şahin isimlerinden oluşuyor:

Kissinger'ın Nixon'a ilettiği memorandumda dikkat çeken cümle ise şuydu:

"Israel could produce warheads clandestinely." yani, "İsrail savaş başlıklarını gizlice üretebilir."

Kissinger İsrail'in Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması'na (NPT) taraf olmasını, aslında muhtemel bir kamuoyu sızıntısına dair bir önlem olarak görüyor ve vurguluyor:

"Bu durumda, kamuoyunun bilgisi neredeyse bulundurmanın kendisi kadar tehlikelidir. Araplar için Sovyet nükleer garantisini tetikleyebilecek, Sovyetlerin Araplar üzerindeki kontrolünü sıkılaştırabilecek ve müdahil olma tehlikemizi artırabilecek olan şey budur.

Bunun anlamı odur ki, ideal olarak fiili İsrail'i durdurmak istesek de, en asgari düzeyde gerçekten istediğimiz şey sadece İsrail'in varlığının (nükleer varlıktan bahsediyor) bir uluslararası gerçek haline gelmesini engellemektir."

İsrail'in nükleer "belirsizliği"

Dönemin ABD Başkanı Richard Nixon ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger, NPT yürürlüğe girmek üzereyken İsrail'e antlaşmayı imzalaması ve nükleer programını durdurması için ciddi bir diplomatik baskı uyguladı. Bu memorandumda İsrail'e satılması planlanan F-4 Phantom savaş uçaklarının teslimatını bu şarta bağlamayı tartıştılar.

Ancak başarılı olamadılar. İsrail o dönemde de NPT'yi imzalamadı. Aksine, bugün hala devam eden "nükleer belirsizlik" politikasının resmi temelleri tam olarak o dönemde atıldı.

Dönemin İsrail Başbakanı Golda Meir, Washington'ı ziyaret ederek Nixon ile Beyaz Saray'da gizli bir görüşme gerçekleştirdi. Görüşmede soğuk rüzgarların estiği tarihi kaynaklarla beraber herkesin malumu.

Bu görüşmede iki lider resmi kayıtlara geçmeyen gizli bir uzlaşıya vardı.

Bu anlaşmaya göre:

1. İsrail, nükleer silah testleri yapmayacağını, nükleer kapasitesini asla ilan etmeyeceğini ve bunu görünür kılmayacağını taahhüt etti.

2. Buna karşılık ABD, İsrail'e NPT'yi imzalaması için baskı yapmayı ve Dimona Nükleer Tesisi'ne yönelik gizli denetim/ziyaret taleplerini kalıcı olarak durdurdu.

Şubat 1970'te İsrail'in Washington Büyükelçisi Yitzhak Rabin, Kissinger'a İsrail'in "NPT'yi imzalama niyetinin olmadığını" resmi olarak iletti ve konu kapandı. Nixon dönemi, İsrail'in antlaşmayı imzaladığı değil, "imzalamama ve nükleer silahlarını gizli tutma" hakkını ABD'ye kabul ettirdiği dönemdir.

Rabin'in söz konusu niyeti ilettiği belgeyi analiz eden Kissinger, Nixon'a şunları söyler: "Rabin,'sahip olmamak' kelimelerimizi kabul etmek yerine, basitçe'nükleer güç olmamayı' söylemeyi "tercih ettiklerini" söylüyor."

Bu ifade biçimi tartışması, İsrail'in nükleer silah üretme/bulundurma aşamalarını gizlemek için kullandığı hukuki ve teknik boşluk nedeniyle gündeme gelmişti. İsrail'in argümanına göre, bir bomba tamamen monte edilip çalışır hale getirilmediği sürece, teknik olarak ortada bir "nükleer silahtan" bahsetmek imkansızdı.

İsrail de nükleer bombanın parçalarını (çekirdek, tetikleyici, gövde vb.) ayrı ayrı üretip depolamak, ancak bunları birbirine monte etmeme stratejisini izledi. Bu yüzden Rabin, fiziki olarak depolarda duran parçaları kasteden "Sahip olmamak" (Not possess) kelimesini kullanmayı kabul edemezdi.

Bunun yerine, o silah askeri birliklere dağıtılıp operasyonel bir güç haline gelmediği sürece geçerli sayılabilecek "Nükleer güç olmamak" (Not become a nuclear power) ifadesini "tercih ettiklerini" söyledi.

İfade tartışması İsrail'in nükleer belirsizliğinin de başlangıcı oldu.

Tam 34 yıldır, Netanyahu'nun ağzından duyulan "İran'ın nükleer bomba yapacak uranyum seviyesine ulaştığı" söylemleri BM kürsülerinde yankılanadursun biz de İsrail'in nükleer kapasitesine dair iddialara bir bakalım:

ABD'nin gizliliği sonradan kaldırılmış belgelerinde, Dimona tesisinin kendisi de bir nükleer güç olan Fransa'nın yardımıyla kurulduğunu ve gerçek kullanım amacı yabancı istihbaratlarca keşfedilene değin, "tekstil fabrikası" olarak lanse edildiğini görüyoruz.

Yukarıdaki belgenin diğer sayfalarında ABD'nin Dimona'ya yaptığı gizli ziyaretlerden bahsediliyor. Nixon ve Meir arasındaki görüşme sonrasında ise bu ziyaretleri sona erdirme kararı alındığı ifade ediliyor.

Alt düzey yetkililer bu karardan haberdar edilmedi. Mayıs 1970’e kadar bazı yetkililer, denetim ziyaretlerinin yeniden başlatılabileceğini düşünüyordu. 1975’e gelindiğinde ise ABD Dışişleri Bakanlığı, Amerikan istihbaratının İsrail’in nükleer silaha sahip olduğuna kesin gözüyle bakmasına rağmen, Kongre’ye İsrail’in bombaya sahip olduğundan emin olduğunu söylemeyi reddetti.

Böylece Washington, İsrail’in nükleer kapasitesine ilişkin istihbarat değerlendirmelerini sürdürürken, bu kapasitenin resmen kabul edilmemesi ve denetlenmemesi yönündeki politikayı da devam ettirdi.

Günümüzde de bu politika sürüyor. ABD'li senatörler, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'ya İran Savaşı'nın başlaması ardından yanıtlaması için İsrail'in nükleer kapasitesini sordukları bir mektup kaleme almışlardı. Mektup gündeme gelse de yanıtı hiçbir zaman basına yansımadı.

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI), 8 Haziran 2026’da yayımladığı SIPRI Yearbook 2026 değerlendirmesinde, İsrail’in Ocak 2026 itibarıyla yaklaşık 90 nükleer başlığa sahip olduğunu tahmin etti. Enstitü, İsrail’in nükleer cephaneliğini modernize eden dokuz nükleer silahlı ülke arasında yer aldığını belirtiyor.

SIPRI’nin tahmini, İsrail’in nükleer başlık sayısına ilişkin en güncel açık kaynaklı değerlendirmelerden biri. Ancak ülkenin nükleer silah sahibi olduğunu resmen kabul etmemesi nedeniyle cephaneliğin büyüklüğü, konuşlandırılma durumu ve operasyonel kapasitesi kesin olarak bilinmiyor.

2025 tarihli Birleşik Krallık Parlamentosu araştırması da SIPRI’nin yaklaşık 90 başlık tahminini aktarıyor. Araştırma, İsrail’in silah amaçlı plütonyum üretiminin devam ediyor olabileceğini ve kara, hava ve deniz platformlarından nükleer silah taşıma kapasitesine sahip olabileceğine ilişkin değerlendirmeleri içeriyor.

Dimona’da yoğunlaşan inşaat faaliyetleri

İsrail’in nükleer kapasitesine ilişkin tartışmaları yeniden gündeme taşıyan gelişme, Negev Nükleer Araştırma Merkezi’nde yürütülen inşaat çalışmaları oldu. Associated Press’in 3 Eylül 2025’te yayımladığı araştırmada, Planet Labs tarafından sağlanan uydu görüntüleri incelendi.

5 Temmuz 2025 tarihli görüntülerde, Dimona yakınlarındaki Şimon Peres Negev Nükleer Araştırma Merkezi’nde büyük ölçekli yeni bir yapının inşasının yoğunlaştığı görüldü.

Nükleer kapasite modernizasyonu

SIPRI’nin 2026 değerlendirmesi, İsrail’in 2025 boyunca nükleer cephaneliğini modernize etmeyi sürdürdüğünü ve Dimona’daki inşaat faaliyetlerinin nükleer kapasiteyle bağlantılı olabileceğini belirtiyor. Ancak enstitü, yapının kesin işlevini doğrulayamıyor.

İsrail, herkesçe bilinen ama kimsenin önlem alamadığı nükleer programını modernizasyonlarla sürdürürken bir başka ülkenin nükleer kapasitesi ve ihtimalleri üzerinden savaş çığırtkanlığı yapmayı sürdürüyor. Bunu da, zamanında kendisini tehdit olarak gören en yakın müttefiki ABD ile hayata geçirmek istiyor.

ABD'li gazeteci Tucker Carlson, Netanyahu'nun hemen her gün Trump'ı arayarak İran'a karşı nükleer kullanma konusunda ikna etmeye çalıştığını iddia etti.

Trump bu iddiaları reddetse de kendisi dünyada nükleer silahı ilk ve tek kullanan bir ülkenin, tarihteki en öngörülemez başkanı olmayı sürdürüyor. Hem İsrail'de hem de ABD'de yapılan seçimler, Trump ve Netanyahu'nun "topal ördek" yakıştırmalarına daha fazla maruz kalmasına da neden oldu.

İki lider de "bizden bu kadar" demeden önce görev sürelerinin sonuna kadar atılabilecek en tehlikeli adımları atabilecek isimler.

💬 Habere Tepkinizi Belirtin:
Habermetrik WhatsApp Kanalına Katılın

Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.

Kanalı Takip Et →
Kaynaklar: cgtnturk.com
Haber metni ve görseller cgtnturk.com sitesine aittir; tam içerik kaynak sitede yayınlanır.
Haber Künyesi
Kategori: Genel
Yayın: 05 Kasım 2026 07:20 · Kaynak: cgtnturk.com
Kaynağı Oku ↗