Dört yunus polisi, üç sivil polis… İzmit'te o gün ne yaşadım? Neden ben?
Bir gazeteci olarak yıllardır kalemimle kamuoyunu aydınlatmaya çalıştım. İşimi yaparken hiçbir zaman kişisel bir hesap peşinde olmadım; olan biteni, gerçeği olduğu gibi yazmaya gayret ettim. Ancak son dönemde yaşadıklarım, sadece benim değil, bu kentte yaşayan herkesin adalet duygusunu ilgilendiren bir meseleye dönüştü.
Bazen insanı en çok yaralayan şey, yaşadığı olayın kendisinden çok, o olayın insanların gözü önünde nasıl yaşandığıdır. Bir anda bütün bakışların üzerinize çevrildiğini, yanınızdaki ailenizin korktuğunu ve sizin ne olduğunu anlamaya çalışırken kendinizi açıklayamaz durumda kaldığınızı düşünün.
Üstelik siz de bu kentin sokaklarında doğup büyümüş, ailesiyle alışveriş yapan, mesleğini yapmaya çalışan sıradan bir vatandaşsınız.
Benim için 22 Ekim 2026 Perşembe günü İzmit çarşısında yaşananlar tam olarak böyleydi.
Saat 12.00 civarıydı. 70 yaşındaki babam ve kız kardeşimle birlikte Ulugazi İlkokulu'nun arka tarafındaki İstiklal Caddesi'nde alışveriş yapıyorduk. Çarşının ortasında, çevremizde yaklaşık 200-250 kişinin bulunduğu bir sırada, iki motosiklet üzerindeki dört yunus polisi doğrudan yanıma geldi.
Kimliğimi görmek istediklerini söylediler. Hiçbir itirazda bulunmadan kimliğimi teslim ettim.
Kendilerine, “Siz doğrudan bana geldiniz sanırım” dedim. Önümde duran motosikletteki polis memuru, benim imalı ve alaycı olarak algıladığım bir gülümsemeyle “Evet, size geldik” diye karşılık verdi.
Kimliğim kontrol edildi. Ardından herhangi bir işlem olmadığı belirtilerek kimliğim geri verildi ve gidebileceğim söylendi.
Peki, mesele burada bitti mi? Hayır.
Tam dönüp yoluma devam edecekken, daha bir adım bile atmamıştım ki üç sivil polis yanıma geldi. Öndeki polis memuru eliyle durmamı işaret etti. Yunus polislerine hakkımda bir işlem olup olmadığını sordu. “Yok, gidebilir” cevabını aldı. Ardından fotoğrafım çekildi.
Kimliğim kontrol edilmiş, gitmeme izin verilmişti. Öyleyse neden yeniden durdurulmuştum? Fotoğrafım hangi gerekçeyle çekilmişti?
O an bunların hiçbirinin cevabını bilmiyordum. Bana da herhangi bir açıklama yapılmadı. Motosikletli polislerden biri biraz ileride durdu; bir süre daha bana baktıklarını gözlemledim. Bir dükkâna girip çıktığımda ise orada değillerdi.
Bütün bunlar, insanların günlük alışverişlerini yaptığı İzmit çarşısının ortasında yaşandı. Çevremizdeki insanlar dönüp bize baktı. Kız kardeşim şaşkındı, babam korkmuştu.
Ben de kendime şunu sordum: Bir insanın onuru, saygınlığı ve kendisini toplum içinde güvende hissetmesi bu kadar kolay incinebilir mi?
Ben terörist değilim, katil değilim. Ben bu ülkenin, bu kentin bir vatandaşıyım. Ben de herkes gibi ailemle alışveriş yapmak, işimi yapmak ve hayatımı sürdürmek istiyorum.
Elbette polisin görevini ve kanunların kendisine verdiği yetkileri tartışmıyorum. Elbette kamu güvenliği için yapılan hukuka uygun işlemlere karşı değilim. Ancak bir işlemin hangi gerekçeyle yapıldığını bilmek, kamu gücü kullanılırken insan onurunun ve temel hakların gözetilmesini istemek de benim en doğal hakkım değil mi?
Üstelik hakkımda 27 Ekim 2026 tarihine kadar ifade vereceğime ilişkin imzaladığım ve sisteme işlendiğini bildiğim bir evrak bulunuyordu. Bu belgenin o günkü işlemlerle bağlantısı olup olmadığını bilmiyorum. Çünkü bana hiçbir açıklama yapılmadan kimliği soruldu ve benim dışımda hiç kimseye kimlik kontrolü işlemi yapılmadı.
Ben kimseyi peşinen suçlamıyorum. Bir yanlış anlaşılma mı vardı, bir şikâyet mi söz konusuydu, yoksa başka bir gerekçe mi bulunuyordu? Bilmiyorum. Bilmediğim bir konuda hüküm vermek yerine, ne olduğunu öğrenmek istiyorum.
Çünkü mesele yalnızca benim kimliğimin kontrol edilmesi değil. Kimlik kontrolünden sonra yeniden durdurulmamın, fotoğrafımın çekilmesinin ve bütün bu işlemlerin hangi hukuki gerekçeye dayandığının açıklanması. Hukuk, soruların cevapsız bırakılmaması için vardır.
Bu olaydan sonra önce Kocaeli Valisi Sn. İlhami Aktaş'ın özel kalemini arayıp durumu anlatarak randevu istedim. Kısa süre içinde dönüş yapıldı ve Vali Bey'in benimle görüşmek istediği bildirildi. Makamında, çayımızı içerken sıcak bir sohbet eşliğinde durumu anlattım.
“Siz bu kentin en tepedeki yetkilisisiniz. Devlet baba deyince bu kentte sizi biliyoruz. Ben de bu kentin bir vatandaşı ve gazetecisiyim. Hiçbir yere gitmeden doğrudan size gelmeyi tercih ettim” dedim. Vali Bey, “Ne olduğunu bilemiyoruz, biri sizi şikâyet etmiş bile olabilir, incelendiğinde ortaya çıkar.
Şikâyet dilekçenizi verin, ben de takibini yapacağım. İşin aslı neyse mutlaka ortaya çıkarılacaktır. Burada da bir kapın var, her zaman gelebilirsin” dedi. Teşekkür edip ayrıldım.
Ardından 23 Ekim'de Kocaeli Adliyesi'ne giderek Basın Savcısı Sn. Sinan Yavaş ile görüştüm. Kendisine hem 22 Ekim'de yaşananları hem de 10 Eylül gecesi yaşadığım gözaltı sürecini anlattım. Savcı Bey, merkezi yerlerde rutin kimlik sorgulamasının mümkün olabileceğini, ancak anlattığım biçimde “yunus ve sivil polislerin kalabalığın içinde doğrudan gelip sebep göstermeden kimlik istemesinin” rutin bir görev olmadığını, bunun beni kötü duruma düşürdüğünü anladığını belirtti.
Dilekçemi ilgili birime teslim etmemi, Vali Bey gibi kendisinin de konu ilgileneceğini, takipçisi olacağını söyledi. Savcılık makamında yaptığım görüşmenin ardından şikâyet dilekçemi ilgili birime teslim ettim.
Şikâyetim 2026/40729 dosya numarasıyla işleme alındı. Şimdi bu dosyanın takipçisi olacağım. O gün kimlerin, hangi gerekçeyle ve hangi yetki kapsamında hareket ettiğinin ortaya çıkarılmasını istiyorum.
Burada 10 Eylül gecesinde yaşadıklarımı da hatırlatmak istiyorum. Kocaeli'de bir siyasi parti il başkanı hakkında yaptığım haberin ardından, bu kişinin şikâyeti üzerine üç polis evime geldi. Bana ifade için geldiklerini söylediler.
Polis aracına bindikten sonra gözaltına alındığımı öğrendim. Oysa bugüne kadar hep telefonla aranır, hakkımda şikâyet olduğu söylenir ve ifadem alınırdı. Bu kez öyle olmadı; doğrudan kapıma gelindi, arabaya bindirildikten sonra gözaltı kararı söylendi.
Hastaneye, ardından emniyete götürüldüm ve gece boyunca gözaltında kaldım. 11 Eylül'de mahkeme kararıyla serbest bırakıldım.
O olayın hukuki süreciyle 22 Ekim'de yaşadığım olay arasında bir bağlantı bulunduğunu söylemiyorum. Böyle bir bağlantının varlığını ortaya koyan bir bilgiye de sahip değilim. Ancak bir gazeteci olarak yaşadıklarımın bende yarattığı kaygıyı da yok sayamam. İnsan, art arda yaşadığı olayların nedenlerini öğrenmek istiyor. Benim arayışım da bu.
Gazetecilik yapmak, soru sormak, haber yazmak ve kamuoyunu bilgilendirmek kolay bir meslek değil. Fakat gazetecilik yapan bir insanın da diğer vatandaşlar gibi hakları var. Mesleğim beni hukukun dışında bırakmadığı gibi, haklarımı aramaktan da alıkoymamalı.
Benim için en ağır taraflardan biri de 70 yaşındaki babamın yaşadığı korkuydu. Ailemle sıradan bir gün geçirirken kendimizi bir anda kalabalığın ortasında böyle bir durumun içinde bulduk. Babamın korkusunu gördüm. Bir evlat olarak bundan etkilendim.
Bir insanın, hele ki yaşlı bir insanın, nedenini anlayamadığı bir olay karşısında endişelenmesi benim için kolay unutulacak bir şey değil. Ya babamın sağlığına bir şey olsaydı orada, kim verecekti hesabını?
Bu yazıyı yazarken amacım kimseyi hedef göstermek, kurumları karalamak değil. Polislerin kanunla verilen görev ve yetkileri var. Ancak bu yetkilerin kullanılması sırasında kanuni şartlara uyulması, müdahalenin ölçülü olması ve kişilerin onuruna, saygınlığına, temel haklarına saygı gösterilmesi gerekir.
2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’nun ilgili hükümleri, Anayasa’nın 17, 20 ve 40. maddeleri, kişisel verilerin korunmasına dair mevzuat… Bütün bunlar boşuna yazılmamış. Kamuya açık bir alanda, hiçbir somut gerekçe açıklanmadan, ailemle birlikteyken yaşadığım bu süreç, sadece benim değil, adalet duygusu taşıyan herkesin meselesi olmalı.
Yetkili mercilerden beklentim açık: O gün yapılan işlemlerin gerekçesi araştırılsın. Görev kayıtları incelensin. Kimlik kontrolünün ardından neden yeniden durdurulduğum ve fotoğrafımın hangi hukuki dayanakla çekildiği, fotoğrafımın ne için nerede kullanılacağı açıklığa kavuşturulsun.
Varsa kamera kayıtları ve diğer deliller korunsun. Hukuka aykırı bir işlem tespit edilirse gereken yapılsın. Herhangi bir hukuka aykırılık bulunmazsa da bunun gerekçesi ortaya konulsun.
Ben ayrıcalık istemiyorum. Kimseye peşinen ceza verilmesini de istemiyorum. Ben yalnızca hukukun gereğinin yerine getirilmesini ve gerçeği öğrenmeyi istiyorum.
Devletin gücü, yalnızca yetkilerinde değil; o yetkilerin hukuk içinde kullanılmasında, vatandaşın sorusuna cevap verilmesinde ve adalet duygusunun korunmasındadır. Bir vatandaşın kapısını çalabileceği, derdini anlatabileceği ve hakkını arayabileceği makamların varlığı bu yüzden önemli.
Ben de yaşadığım olayın ardından önce valiliğe, sonra adliyeye gittim. Şikâyetimi yaptım. Bundan sonra da hukuki süreci takip edeceğim.
Çünkü bu mesele yalnızca benim meselem değil. Bugün benim yaşadığım bir olayın yarın başka bir vatandaşın başına gelmesi ihtimali karşısında herkesin sorabileceği sorular var: Yetki hangi gerekçeyle kullanıldı? İşlem gerekli ve ölçülü müydü? Vatandaşın onuru ve hakları gözetildi mi?
Bu soruların cevabını aramak kimseye düşmanlık değildir. Hukuka güvenmek ve hukukun işlemesini istemektir.
Ben kalemimi kimseye saldırmak için değil, gerçeği anlatmak için kullanıyorum. Şimdi de gerçeğin ortaya çıkmasını istiyorum. Ne birilerini suçlu ilan ediyorum ne de yaşadıklarımı unutup geçiyorum. Adaletin yerini bulması için üzerime düşeni yapıyorum. Bundan sonra da yapmaya devam edeceğim.
Çünkü bu kentte yaşayan her vatandaş gibi benim de onurumun, haklarımın ve adalete erişme hakkımın korunmasını istemeye hakkım var.
Gerçek ortaya çıksın, hukuk işlesin, adalet yerini bulsun.

Kategori: Asayiş · Bölge: Kocaeli/İzmit
Yayın: 25 Ekim 2026 23:21 · Kaynak: kocaelisehirgazetesi.com, kocaelihalkgazetesi.com