Habermetrik
← Ana Sayfa
05 Kasım 2026 08:18
✍ Editör: Habermetrik · Editör Politikası

Türkiye’nin Başsavcısı

Türkiye’nin Başsavcısı
⏱️ 6 dk okuma 🛡️ %85 Doğruluk · 1 Kaynak
WhatsApp Paylaş
⚡ 30 Saniyede Özet Habermetrik Yapay Zeka Özeti
  • Adalet Bakanı Akın Gürlek, bir adalet bakanı gibi değil de Türkiye’nin kendini suç ve suçluyla mücadeleye adamış Başsavcısı gibi davranmaya devam ediyor
  • Geçen gün durduk yerde fon soygunuyla ilgili bir basın toplantısı yapma ihtiyacı duydu

Amerika’da iki yıl önce Kamala Harris’e seçimi kaybettiren en önemli şey neydi, hatırlıyor muyuz?

Amerikan medyası bile bu konunun üzerinde yeterince durmadı, çünkü konu Amerika açısından tabu kabul edilen bir şeydi: Demokrat seçmenlerin hatırı sayılır bir bölümü, Harris’i İsrail’e karşı, bu ülkenin Gazze’de yürüttüğü ve soykırım olarak nitelenen katliama karşı yeterli tepkiyi vermemekle, o soykırımı mümkün kılan Joe Biden yönetiminin bir parçası olmakla suçluyordu.

Ama bu konu Amerika’da, dediğim gibi bir tabuydu; İsrail’i eleştirmek hemen “Yahudi karşıtı” damgasını yemenize neden oluyordu; bu damgayı yiyen Yahudiler bile gördük.

Ne Amerikan medyası ne de Demokrat Parti’nin seçim uzmanları bu zorlu konuyu yeterince analiz etti seçimden sonra.

Amerikan kamuoyunun İsrail’e karşı tutum değiştirdiğini ve bu ülkenin Amerikan halkı nezdindeki ayrıcalıklı konumunu artık kaybettiğini fark etmediler. Tabii ki Amerikan sineması ve dizi sektörü dahil medya ve devasa propaganda makinesi hâlâ İsrail yanlısıydı ama bir halkın duyguları değişmişti; bunu görmek istemediler.

İki yıl önce Kamala Harris’e yönelen bu öfkenin bugünkü hedefi Başkan Donald Trump. Demokrat Parti’de halkın İsrail öfkesini gören ve buna göre söylem geliştiren “Demokratik Sosyalistler”in önce ön seçimde kendi partilerindeki İsrail yanlısı adayları teker teker yenmesi, sonra da Cumhuriyetçi rakipleri karşısında başarı sağlaması, Amerikan iç siyasetinde bir paradigma değişimini gösteriyor.

İsrail, belki bir daha hiçbir zaman Amerika’da o eski ayrıcalıklı konumunu elde edemeyecek. Netanyahu’nun İsrail’e maliyeti bu işte. Bu küçük ülke, dünyada artık biraz daha yalnız.

Elbette Amerikan seçiminin sonucunu böyle tek bir nedene indirgemiyorum. Esas söylemek istediğim şu:

Halkın öfkesini görmezden gelmenin, küçümsemenin bir sınırı var. Sırf İsrail arkadan ittirdi diye İran’a karşı anlamsız bir savaş başlatan Amerikan Başkanı o sınırı geçti ve öfkenin hedefi oldu işte.

“Amerika’yı Başkan Trump değil, İsrail yönetiyor” cümlesini solcular değil, aksine MAGA’cılar en çok kullanıyor.

Siyasetin dünyanın her yerinde değişmez bir kuralıdır: Önce her şey memnuniyetsizlik ve şikâyet olarak başlar; bunlar zamanında giderilmezse birikir, birikir ve öfkeye dönüşür.

Memnuniyetsizliklerin, şikâyetlerin giderek öfkeye dönüşmesi bazı toplumlarda gayet belirgin biçimde görülür; işte Fransa’dan başlayarak Avrupa’daki öfke patlamasını görüyorsunuz.

Bazı ülkelerde ise bu öfke patlamalarına çok sert müdahale edildiği için öfke alttan alta gelişir, büyür; fark edilmesi daha zor olur.

Türkiye öyle ülkelerden biri. Çünkü bizde sokağa çıkmak ve hak aramak hemen “Terörist, bozguncu” olarak nitelenmeyi de göze almak demektir; bıçak sahiden kemiğe dayanmadan kimse sokağa çıkmaz.

Bakın, ülkemizde emekliler, öğretmenler, gaziler son aylarda sokağa çıktılar ve hepsi polisten dayak yedi. Kolay kolay “terörist” veya “bozguncu” diye nitelenemeyecek toplum kesimleri bile devletin demir yumruğunu kafalarında hissetti.

Boğaziçi Üniversitesi’ndeki basit bir yemekhane protestosuna polis aşırı ve ölçüsüz bir yanıt verdi.

Ama en vahimi şuydu: İki kız öğrenci Millî Eğitim Bakanını protesto etti diye hapse atıldı. Cumhurbaşkanı belli ki büyük bir korku içinde hemen çıktı, “Avrupa’daki olayları Türkiye’de başlatmak isteyen provokatörler”den söz etti, “Türkiye’yi sokakta bulmadık” dedi.

Oysa AK Parti’yi yükselten başörtüsü eylemleri sokakta yapılıyordu, her cuma İstanbul’da Beyazıt Meydanı’nda toplanılıyordu. Dönemin hükümetleri bu eylemleri kendilerine karşı bir darbe girişimi olarak görmüyordu.

Yıllardır Türkiye’de toplum öfke biriktiriyor; Gezi protestolarını bir milletin kendini ifade etme biçimi değil, kendine karşı bir darbe girişimi gibi gören aşırı alıngan iktidar, o vakitten beri düdüklü tencere gibi olan toplumda bu protestolar yoluyla sıkışan gazın çıkarılmasına izin vermiyor.

Gazın çıkmasına izin vermediği gibi öfkeleri de küçümsüyor, “Bizim de evde oturan yüzde 50’miz var” diyor; sorunları çözmemeyi bir marifet görüyor. O öfke de birikiyor, birikiyor.

Şimdilerde çok şaşkın olmalılar; fon soygununa en yakınlarındaki insanlar bile inanılmaz sert tepki veriyor; öfke elle tutulur seviyede.

Ama bu sefer de fon soygununun bardağı taşıran damla olduğunu fark etmiyorlar. Sanıyorlar ki konu sadece fon soygunu.

Bugünkü öfkenin arkasında özellikle son 8 yılın vahim icraatının yattığının; operasyon manyağına döndürülen toplumun her sabah okuduğu ona buna operasyon haberleri nedeniyle tam tersine daha da huzursuz ve güvensiz hâle geldiğinin bile farkında değiller. Operasyon yapmayı marifet sanıyorlar.

İktidarın fon soygunu öfkesi sandığı şey, aslında son 8 yılın irili ufaklı pek çok şeye duyulan öfkenin toplamı. Bakın, kimse sözünü etmiyor ama fon soygununu yazan gazetecilere açılan dava ve onların tutuklanmasına duyulan öfke, iktidarın farkında olmadığı kadar büyük aslında.

Amerika’da Cumhuriyetçiler seçim öncesi kendilerine güveniyordu. Anketler onları geride gösteriyordu ama bir önceki seçimde de böyle olmuştu; seçim günü Cumhuriyetçi seçmen evinden çıkmış ve anketlerin hepsini yanıltmıştı.

Bu sefer de böyle olacak sanıyorlardı, olmadı. Tam tersine Cumhuriyetçi seçmen dönüp Demokrat adaya oy verdi.

Türkiye’de benzer bir durum var. Bu öfkenin dineceğini, bu halkın sandığa gittiğinde Tayyip Erdoğan’dan vazgeçmeyeceğini varsayıyorlar.

Adalet Bakanı Akın Gürlek, bir adalet bakanı gibi değil de Türkiye’nin kendini suç ve suçluyla mücadeleye adamış Başsavcısı gibi davranmaya devam ediyor.

Geçen gün durduk yerde fon soygunuyla ilgili bir basın toplantısı yapma ihtiyacı duydu. Açıklamasında, sanki soruşturmayı bizzat kendi yürütüyormuş gibi konuşmakla kalmadı, halen devam eden soruşturmaya kendince bir çerçeve çizdi, suç tarifi yaptı ve suçluları da ilan etti.

Gürlek’e göre ortada organize bir suç şebekesi vardı. Evet, olduğu belli ama bunu kanıtlamak gerekiyor elbette.

Bu şebeke, rüşvet vererek devlet memurlarını da yanına çekmişti. Yani o memurlar şebekeye dahil değildi, rüşvet almışlardı.

O memurlar da borsa ve sermaye piyasası bürokrasisinden ibaretti. Diğer memurları hemen işin dışına çıkarttı bile.

İşin siyasi ayağı ise yoktu; siyaseten kollama bu soygunda sanki hiç rol oynamamıştı. Görevi ihmalden söz etmiyordu Adalet Bakanı. 11 Kasım 2024’ten beri, yani bu soygun yaşanırken, borsada manipülasyonlar ardı ardına yapılırken SPK’da kurul üyesi olan eşi Elif Gülşah Gürlek için hiçbir şey söylemiyor, burada olası bir çıkar çatışmasından söz etmiyordu Adalet Bakanı.

Borsa bürokrasisini suçluyor ama uzun yıllardır borsa başkanı olan Erişah Arıcan’dan, düne kadar Borsa yönetiminde yer alan DDK Başkanından, halen borsa yönetiminde durmaya devam eden İletişim Başkanından, bu kişilerle ilgili çıkar çatışması ihtimalinden hiç konuşmuyordu.

Sözünü ettiği çetenin, bir dönem Tayyip erdoğan’a doğrudan erişimi olan Ertan Aydın’ı hangi bilgi ve görgüsünden ötürü alıp şirketlerine yönetim kurulu üyesi yaptığını da söylemiyordu.

Kendini Türkiye Başsavcısı gibi konumlayan, HSK’daki başkanlığı sayesinde sadece savcılar değil yargıçlar üzerinde de yaptırım gücü olan Adalet Bakanı’nın söylemedikleri aslında söylediklerinden önemliydi.

Şimdi hangi savcı Akın Gürlek’in çizdiği bu suç çerçevesinin dışına çıkabilir, o çerçevenin dışında kalanlara suçlama yöneltebilir?

💬 Habere Tepkinizi Belirtin:
Habermetrik WhatsApp Kanalına Katılın

Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.

Kanalı Takip Et →
Kaynaklar: 10haber.net
Haber metni ve görseller 10haber.net sitesine aittir; tam içerik kaynak sitede yayınlanır.
Haber Künyesi
Kategori: Siyaset
Yayın: 05 Kasım 2026 08:18 · Kaynak: 10haber.net
Kaynağı Oku ↗