Kütüphaneler, kitapların ötesinde bir dünya sunuyor
Üniversite yıllarımda Nişantaşı’ndaki gazetecilik okulundan Taksim’e kadar yürür, Atatürk Kitaplığına otururdum. Kütüphanelerin sunduğu zenginlikle henüz tanışmıştım. Bazısı bir günde bitebilen bazısını asla bitiremediğim çok değişik kitaplar arasında zaman geçirdim.
Derken kütüphanenin alt katında gazete arşivi olduğunu keşfettim. İnternetin henüz yaygınlaşmadığı o dönemde gazeteleri, tarihi, geçmiş sayfaları karıştırmak Atatürk Kitaplığının İstanbul Boğazı’na bakan pencereleri önünde nasip oldu.
Kantininde bir şeyler atıştırmak, okuldan sonra eve gidene kadar geçen zamanda üçüncü bir mekân oluşturuyordu. Bugün kahvecilerde geçirilen vaktin bir benzerini kütüphanelerde yaşanabileceğini fark etmiştim. Derslerine gömülenler, bir kitabın sayfalarında kaybolanlar ya da sadece etrafa göz atanlarla son derece renkli bir insan manzarası vardı.
Daha sonra dünyanın farklı şehirlerine gittiğimde hep kütüphaneleri ve insan kaynağını, kimlerin orada ne yaptığını gözlemlemeye gayret ettim. Aradan neredeyse yirmi beş yıl geçtikten sonra eşim ve kızlarımla Edinburgh’a gittiğimizde bütün şehri neredeyse Harry Potter sayfalarının içindeymişiz gibi görmeye meyilliydik.
Girdiğimiz her yerde sanki kitabın karakterlerinden biri karşımıza çıkıverecek veya kendimizi bir film setinin ortasında buluverecekmişiz gibi hissediyorduk. Edinburgh’da bir de Yazarlar Müzesi vardır. Robert Louis Stevenson dâhil olmak üzere İskoç yazarlarını onurlandırmak için kurulmuş mütevazı ama bir o kadar da masalsı bir yer.
Şehirden ilham alanlar elbette sadece turistler ve ölmüş yazarlar olmuyor, yaşayan yazarlar da bu dokudan besleniyor. J.K. Rowling, Harry Potter’ı yazarken The Elephant House isimli kafede oturmuş. Edinburgh sokaklarını gezdiğimizde bu kafe tadilattaydı, yeni bir kitap yazmak ve ilham almak isteyenlerin başka bir yer bulması gerekiyordu.
Ancak bu kitap yine de bir kafede oturularak yazılmamıştı sanki, şehrin sokaklarında akıp giden sahneler de metne sızmıştı. O büyülü sırlardan birini, kafenin önünden neredeyse gözle görülebilecek yakınlıkta buldum: İskoçya Ulusal Kütüphanesi.
İskoçya Ulusal Kütüphanesinin girişinde, Hazine Adası temasıyla düzenlenmiş bir Stevenson sergisi vardı. Kitapları, hayal gücünü ve hikâye anlatımını harika bir şekilde bir araya getirmişlerdi. Binanın hemen yakınındaki bölümdeyse çocuk kütüphanesi yer alıyordu.
Burası sadece çocukların kullandığı mekândan öte yetişkinlerin, ailelerin ve hatta yazarların bir arada vakit geçirdiği, atölyeler yaptığı çok işlevli bir alana dönüşmüştü. Rowling yalnızca kafelerde oturmuyor ya da sokaklarda dolaşmıyordu, belki de İskoçya Ulusal Kütüphanesini aynı zamanda bir veri bankası ve ilham merkezi olarak kullanıyordu.
Yazma serüveninde buraya ne sıklıkla uğradığını bilmesem de bu bina bana, bütün dünyanın hayal kurmasını sağlayan büyülü bir kutu gibi geldi. Almanya’daki yıllara, evliliğimizin ilk yılına gidiyorum. Krefeld Kütüphanesinden, evimizin kitaplığında henüz kitaplar yokken şehir kütüphanesinden istediğimiz kadar kitap alabiliyorduk.
Türkçe kitaplar bölümünden eserler alıp akşam misafirliğe gelecek arkadaşlarımız için dolu bir kitaplık görüntüsü sunmak gibi tatlı bir telaşın içine girmiştik. Duisburg Kütüphanesi gibi Türklerin yoğun olduğu yerlerde de Türkçe kitaplar yer alıyordu.
Bu durum ana dille kurulan iletişimi güçlendiriyor, şehrin içinde evinde olma hissini pekiştiriyor ve gurbeti bir miktar azaltmanın değişik bir yöntemi hâline geliyordu. Yıllar sonra iki günlük ziyaret sebebiyle Münih’teki Çocuk ve Gençlik Kütüphanesine gitmek için yola çıktığımızda, bir şatonun içinde neredeyse minyatür bir ülkenin sınırları dâhiline gireceğimizi tahmin etmiyorduk.
Burası çocuk ve gençlik edebiyatına özel şeyler sunan, yazarları bir araya getiren, projeleri toplayan ve yine özellikle çocuk ve gençlik edebiyatı politikalarının üretildiği bir merkez. Yani bir kütüphane, aynı zamanda politik bir yer.
Namık Kemal British Museum’un kütüphanesine gittiğinde orada yeni fikirler arayıp yeni bir dünya keşfetmeye çalışıyordu. British Museum’un bünyesinde olan British Library zamanla ayrı bir binaya taşındı. Ben de geçen ilkbaharda bu kütüphaneye 1800’lerin başında Üsküdar’da basılan Cedid Atlas’ın kopyasını görmek üzere gitmiştim.
Kütüphane kartı almam gerekiyordu ve orada yaklaşık 45 yıldır British Library’de görev yapan Kemal Mehmet isminde kıdemli bir kütüphaneciyle tanışmıştık. Haritaların yer alması, okuma ve öğrenme alanlarının tasarlanmış olması, kafeleri, ihtisas kütüphanecilerinin bulunması ve âdeta bir fabrika düzeninde işleyen sistem beni çok etkilemişti.
Yüzyıllar ötesinden belgelerin gelmesi, siparişlerin masanıza ulaşması ve bütün bunların ücretsiz verilen tek bir kütüphane kartı ile yapılabilmesi muazzamdı. Diğer taraftan kütüphaneler derin araştırmalar yapmak için de gidilen yerler.
“Sessiz İngiliz” isimli kurgumun içinde yer alan karakterlerin izini sürerken SOAS Kütüphanesinin özel arşivine girmiştim. Sir Edward Denison Ross ve karısı Dora Ross’un evlilik belgeleri ve defterleriyle o kütüphanenin içinde buluşmuştum.
Kütüphaneler tek başına ziyaret ettiğimiz binaların ötesinde bize verdikleri kimlik kartlarıyla kendimize yeni kimlikler edindiğimiz ve büyük bir hikâyenin parçası gibi hissettiğimiz yerler. 2000 yılında New York’a gittiğimde çok fazla arkadaşım yoktu, kitapların ve kütüphanenin bana arkadaşlık edebileceğini düşünmüştüm.
Elbette kitapçıları da gezmiştim ama Türkiye’deki yakınlarımla haberleşmek için internete de ihtiyacım vardı. İnternetin henüz yaygın olmadığı o dönemde New York Halk Kütüphanesi (New York Public Library), masaüstü bilgisayarlarla internet kullanımı imkânı veriyordu.
Bir yanda televizyonların durduğu ve orada ilk defa otomatik altyazı üreten ekranları gördüğüm, diğer yanda bilgisayarların dizildiği bir kütüphaneyle karşılaşmıştım. O an kütüphanenin değişen işlevini, buranın sadece bilgi edinilecek değil aynı zamanda iletişim kurulacak bir yer olduğunu düşündüm.
Yıllar sonra New York’a tekrar gittiğimde kütüphanenin kitaplardan ya da belgelerden ibaret olmadığını, harika bir hediyelik eşya dükkânının bulunduğunu gördüm. Oradan aldığım naylon pazar çantasını bugün hâlâ kullanıyorum, üzerinde New York Halk Kütüphanesi yazıyor.
Daha sonra bu kütüphanenin Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölümü için üç aylık bir araştırma bursu verdiğini öğrendim ve yakın zamanda ben de bu bursa başvurdum. Böylece kütüphanenin sadece bir şeyleri aradığımız veya araştırdığımız bir yer olmadığını, bizi tekrar görmek için farklı vesileler oluşturan bir arkadaş olduğunu da anlamış oldum.
Kütüphaneleri kullanmak, gezmek ve ziyaret etmekle kalmamalı onlar hakkında daha çok konuşmalıyız. Hatırlamak ve yeniden kendimize bakmak için. Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.





Kategori: Eğitim
Yayın: 25 Ekim 2026 15:03 · Kaynak: gzt.com