Deniz bize bir adım yakındı şimdi bir ray kadar uzak oldu
İzmit’in siyah-beyaz fotoğraflarına ya da eski aile albümlerine şöyle bir bakın... Otel Asya’nın hemen önünden insanların cıvıl cıvıl denize girdiği, kıyıdaki çay bahçelerinde dalga sesleri eşliğinde çayların yudumlandığı o yılları görürsünüz.
Çocukluğunda bu kentin sokaklarını adımlamış olanlar çok iyi bilir: Cep harçlığımızdan artırdığımız üç beş kuruşla sandal kiralar, kıyıdan azıcık açılıp neşeyle çapari atardık. Deniz bizimdi, deniz herkesindi. Çünkü deniz, tam da bir adım ötemizdeydi.
Sonra ne mi oldu?
Kademeli olarak bir şeyler elimizden kayıp gitti. Önce sahil dolduruldu, deniz bizden birkaç adım geriye çekildi. Derken demiryolu o hatta taşındı. O raylar, şehirle deniz arasına çekilmiş aşılmaz birer "gümrük bariyeri" gibi dikildi önümüze. Karşıya geçemedik, denize ulaşamadık.
Oysa kural basittir:
Bir kentte deniz size uzaksa, o deniz artık sizin değildir.
Gelin, gözümüzü komşumuz İstanbul’a çevirelim.
İstanbul’da deniz, Ambarlı’dan Şile’ye kadar gerçekten İstanbullunundur. Harem’den Sirkeci’ye geçen bir arabalı vapurun güvertesinde durduğunuzda, dünya tarihinin en büyüleyici panoramasını seyredersiniz.
Sağınızda Kız Kulesi ve Salacak; solunuzda Topkapı Sarayı, Ayasofya ve Sultanahmet’in heybetli silüeti... Karşınızda Galata Kulesi ve Galataport.
Vapur Sirkeci’ye yanaşırken Sarayburnu’nda kayalıkların üzerinden denize ayaklarını sallayan insanları görürsünüz. Galata Köprüsü’nde oltasını sallayan amatör balıkçıları, vapurun burnunda dans eden yunusları...
Galataport rıhtımında çocuklarını gezdiren ailelerin hemen yanından geçen tur teknelerinden neşeli müzikler yükselir.
Ortaköy’den Emirgan’a, Tarabya’dan Rumelifeneri’ne kadar kilometrelerce kıyı şeridi tamamen insana ayrılmıştır.
Kimisi serin sulara balıklama atlar, kimisi bankta simidini martılarla paylaşır. İstanbul, devasa cüssesine rağmen denizle yaşamayı ve insanını o denizle buluşturmayı başarır.
Şimdi dönüp bir de Kocaeli’ye bakın...
Dilovası’nda bacalarından kimyasal kokular yükselen sanayi tesisleri ve sıra sıra dizilmiş devasa limanlar...
Hereke sahili adeta kurtarılmış küçük bir bölge. Körfez kıyısının ezici çoğunluğu dev sanayi kuruluşlarının, depolama alanlarının ve özel limanların işgali altında.
Sığınabileceğimiz nereler var?
Derince’de minik bir Harikalar Sahili, İzmit’te yıllar sonra hayat bulan Sekapark ve Körfez’deki kısıtlı sahil bandı...
Koskoca İzmit Körfezi’nin kuzeyinde halkın denizle gerçekten kucaklaşabildiği alanların toplamını yan yana getirseniz, küçük bir ilçe alanı kadar bile etmiyor!
Bizlere sık sık Körfez’in ne kadar temizlendiği, suyun kalitesinin arttığı anlatılıyor. Şüphesiz bu gayretler kıymetlidir. Ancak unutulmamalıdır ki; tertemiz bir deniz tek başına yeterli değildir.
Deniz dediğin şeye dokunacaksın. Sıcaktan bunaldığında ayağını, bacağını sokacaksın. Sahilinde yürürken iyot kokusunu ciğerlerine çekeceksin. Briket duvarların, yüksek tellerin, tren raylarının ve liman vinçlerinin arkasından uzaktan seyredilen bir su birikintisi, bir kenti "sahil kenti" yapmaya yetmez.
Kocaeli halkı, sanayinin yükünü yıllardır sırtında taşıyor. Artık bu kentin insanına denizini geri verme zamanı gelmedi mi? Çünkü denize dokunamadıktan sonra, sahil kenti olmanın ne anlamı kalır ki?

Kategori: Genel
Yayın: 11 Ekim 2026 20:53 · Kaynak: demokratkocaeli.com