Habermetrik
← Ana Sayfa
25 Ekim 2026 12:35 · Güncelleme 14:01
✍ Editör: Habermetrik · Editör Politikası

Sosyal medya algoritmaları zihnimizi nasıl etkiliyor?

Sosyal medya algoritmaları zihnimizi nasıl etkiliyor?
Görsel kaynağı: gzt.com
⏱️ 6 dk okuma

Son zamanlarda, Amerikan yapımı “The Mentalist” dizisine sarmış durumdayım. 2008-2015 yılları arasında CBS kanalında yayınlanan polisiye dizinin ana kahramanı Patrick Jane; insanların düşüncelerini okumak için psişik yetenekler sergileyen, katili bulmak için muhtemel şüphelileri hipnotize edebilen renkli ve eğlenceli bir kişilik.

Spoiler’dan nefret eden birisi olarak bu kadarını anlatmam yeterli. Zaten ihtiyaç duyduğumuz kısım, şimdiye kadar verdiğim bilgilerde saklı: Hipnoz. Patrick Jane, insanları hipnotize etmek için standart bir ritimde konuşuyor, onların belirli bir noktaya sabit bir şekilde bakmalarını sağlıyor ve böylece trans hâli başlıyor.

Hipnotize ettiği katil zanlıları, her türlü etkiye açık hâle gelerek bildiklerini şakımaya başlıyor ve gizem perdesi aralanıyor. Bunlar burada bir dursun. Bundan yaklaşık bir-iki ay önce Kadir Daniş’ten duyduğum bir araştırma, “The Mentalist” ile tevafuk edince gerçekten aydınlandım.

Nörobilimsel araştırmalar gösteriyor ki aşırı dijital tüketim gerçekleştirenler ve hipnotize olmuş bireyler, aynı beyin faaliyetlerini gösteriyor. Bayanlar baylar, eğer benim gibi Türkiye’deki ortalama ekran süresiyle günde altı-yedi saatinizi telefon ekranına bakarak ve özellikle kısa videolar izleyerek geçiriyorsanız siz de hipnotize olmuşsunuz demektir.

Normal şartlarda uyanıkken, karar verirken veya aktif bir şekilde düşünürken beynimiz, beta dalgaları yayar. Ancak telefonu elimize alıp akışta kaydırmaya başladıktan birkaç dakika sonra, beyin dalgalarımız değişmeye başlıyor.

Beyin, bilinçli ve analitik düşünmenin devre dışı kaldığı, hafif hipnoz, derin meditasyon ve hayal kurma anlarında görülen theta ve alpha dalga boyuna geçiyor. Beyin theta dalgasına geçtiğinde mantıksal süzgeç, uykuya yatıyor.

Birey ekrandan gelen mesajları, reklamları ve algoritmik yönlendirmeleri sorgulamadan (hipnotik telkine açık şekilde) emmeye başlıyor. Evet, sosyal medyada kaydırırken başımıza gelenleri söylüyorum. Aşırı bilimsel, belki sıkıcı gelen bu veriler, aslında kendimizi nasıl uyuşturduğumuzu gösteriyor.

Eğer ortalama bir insan kadar uyuyorsanız, ortalama bir insan kadar telefona bakıyor ve kısa video kaydırıyorsanız, günde yaklaşık 2,5 ila dört saat aralığında hipnotik trans hâlinde kalıyorsunuz demektir. Ama bu kadarı da yeterli değil.

Her geçen gün daha fazla uyuşacaksınız. Çünkü medyayı gerçekten yönlendiren büyük çaplı şirketler, bünyelerinde sadece sosyal medya uzmanı barındırmıyor, nöromarketing uzmanlarıyla beraber sosyal medyayı dizayn ediyorlar.

Çünkü algoritmalar, bunun için var. Algoritmalar, beynimizin zaaflarını öğrenmek ve hipnotik trans hâlini sürdürebilmek için tasarlanmış en geniş çaplı ikna makineleri aslında. Bu teorimi destekleyebilmek için dört farklı gerekçem var: İlk olarak, değişken oranlı ödül sistemi ve dopamin patlaması: Nörobilimde dopamin, sanılanın aksine hazzın kendisi değil; hazzın arayışı ve beklentisi anında salgılanır.

Yani keyif alacağınız kesinse yeteri kadar dopamin salgılamazsınız ama keyif alabilme ihtimaliniz, sizi dopamin bombardımanına tutar. Rabb'im düşürmesin ama Las Vegas’taki slot makinelerini bir düşünelim. Slot makinesinin kolunu her çektiğinizde, ekrana hangi objelerin geleceğini merak ederek beklersiniz.

Çok yüksek ihtimalle milyoner olmadan slot makinesini terk edersiniz ama milyoner olma ihtimalinizin sağladığı dopamin, sizi belirli bir ritimle slot makinesinin kolunu çekmeye sürükler. Bu durumu Instagram ya da TikTok’ta video kaydırdığınız hâlinizle yan yana getiriverin.

Slot makinesinin kolunu ritmik bir şekilde indirircesine ekran kaydırıyoruz. Bir dahakine kendinizi kaydırma yaparken inceleyin. Belirli bir ritimle neredeyse her videoyu aynı sürede izleyerek ekran kaydırıyoruz. Aslında sadece bize hitap eden videolar karşımıza çıksa bu kadar uzun kaydırmaz, bir noktadan sonra sıkılırdık.

Algoritmanız; yani hipnoterapistiniz, beğeneceğiniz videoların arasına iki-üç sıradan içerik koyarak dopamin seviyenizi hep yukarıda tutmaya çalışır. Peki, algoritma neyi beğeneceğimizi nereden biliyor? İşte bu da ikinci gerekçemiz: Mikro-davranış analizi ve ilgi alanı saptama.

Artık hepimiz biliyoruz ki beğendiğimiz, kaydettiğimiz ve bir arkadaşımızla paylaştığımız videolar, algoritmamızı şekillendiriyor. Ama işin bilmediğimiz kısmında algoritmalar, bizleri birer denek gibi görerek üzerimizde mikro-davranış analizleri yapıyor ve ilgi alanlarımızı, biz belli etmesek de saptıyor.

Mesela ekranda duraklama süremiz, bir mikro davranış olarak değerlendiriliyor. Akışta karşımıza çıkan bir videoya bakarken milisaniyeler düzeyindeki yavaşlamamız ya da duraksamamız, direkt algoritmaya sinyal gönderiyor. Ya da bir videoyu izlemeye başlarken telefonunuzun sesini açıp açmadığınız, yorumları okumak için ekrana basılı tutmanız, ekran görüntüsü almanız gibi normal şartlarda izlenmediğini düşündüğünüz bütün hareketler, algoritmanızı şekilendiriyor.

Yani sizi hipnotize edecek algoritmayı, yine siz besliyorsunuz. Bu da bir önceki gerekçemizde bahsettiğimiz sistemin kurulmasını sağlıyor: Beğendiğiniz içerikler çok iyi belirlenerek akışınıza beğenmeyeceğiniz içerikler de ekleniyor.

Böylece zihninizin uyanması, yani analitik sorgu yapmanız engelleniyor. Peki sadece eğlenceli, tırnak içerisinde “boş beleş” videolar mı bizi hipnotize ediyor? Bu da üçüncü gerekçemiz olan “hyper-personalization”, yani “aşırı kişiselleştirme ile hipnozun sürdürülmesi” bahsini gündeme getirmemize yarıyor.

Bir hipnoterapist, danışanının duyarlılıklarına göre kelimelerini seçer. Algoritma da aynı şekilde her kullanıcıya, her kişiye özel bir gerçeklik simülasyonu oluşturuyor. İlginizi çeken şeyler, sadece komik ve eğlenceli videolar olmak zorunda değil.

İzlediğinizde öfke, merak, şaşkınlık, ya da üzüntü oluşturan içerikler de dopamin ve adrenalin salgılamanıza sebep oluyor. Yine ekranda kalma süreniz, içeriğe verdiğiniz reaksiyon, yorumlarınız ve hatta videoyu izlerken konuştuklarınız, elinizdeki hipnoterapistiniz olan telefonununuz aracılığıyla algoritmaya ulaşıyor.

Bu düzen, sizi bir ilgi alanının içine hapsetmeye ve uyanmadan kaydırmaya devam etmenize sebep oluyor. Geldik son gerekçeye. Her şey fani, her şeyin bir sonu var. Peki, video kaydırmak fani mi? Ortalama bir hipnoterapi, 45 dakika sürüyor.

Yani şimdi gidip bir hipnoterapi seansı alsanız, yaklaşık bir saat sonra bilinciniz yerine gelir. Eğer çok büyük bir travmanız varsa en fazla 90 dakikaya kadar sürebiliyormuş hipnoterapi seansı. Bundan fazlası, nörolojik açıdan da oldukça tehlikeli bir durum oluyormuş.

Peki, sonu gelmeyen video kaydırmalarımız ne olacak? Evet, sonu gelmiyor. Çünkü sonsuz bir şekilde tasarlanan döngünün içine giriyoruz. 2006 yılında Aza Raskin tarafından icat edilen infinite scroll (sonsuz kaydırma), dijital hipnozun teknik altyapısını oluşturuyor.

Eskiden bir kaset dinlediğinizde, albüm bitince kaset de dururdu. Ya da kitap okurken kitabın sonuna yaklaştığınızı hissedebilirsiniz. Bu duraklama noktaları durup değerlendirmeniz için fırsat verirdi size. Ama sosyal medya algoritmanız, durmamanız ve herhangi bir şeyi değerlendirmemeniz üzerine kurulu.

Kendi üzerimize attığımız bu ölü toprağından kurtulmamız gerekiyor. Uğruna yaşanacak idealler, davalar bunun için var. Azmedip bu kısır döngülerden kurtulmak da yine bizim elimizde. Mehmet Akif Ersoy, “Safahat”ında ne güzel demişti: “Kurtulmaya azmin niye bilmem ki süreksiz?

Kendin mi senin yoksa ümidin mi yüreksiz?”Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.

Kaynaklar: gzt.com
Haber metni ve görseller gzt.com sitesine aittir; tam içerik kaynak sitede yayınlanır.
Haber Künyesi
Kategori: Kültür-Sanat
Yayın: 25 Ekim 2026 12:35 · Kaynak: gzt.com
Kaynağı Oku ↗