Gazeteciliğin Bedelini İftirayla Ödedim!
- İftira ile… İnsanın başına pek çok şey gelebilir
- Üzülebilir, kırılabilir, haksızlığa uğrayabilir
Bazen insan yazdığı bir haberin bedelini öder, bazen de hiç hak etmediği bir suçlamanın altında ezilir. Ben ikisini de yaşadım. Ama şunu öğrendim: Bir gazetecinin kalemini susturmak için atılan bir iftira, yalnızca onun mesleğine değil, ailesine, huzuruna ve yüreğine de dokunur.
Evet, gazetecilikte cesur olmak gerekir. Yürekli olmak, gördüğünü yazmak, yanlışın karşısında susmamak gerekir. Ancak cesur olmanın da bir bedeli var. Ben o bedeli, meslek hayatımın en ağır günlerinden birinde, hiç unutamayacağım bir şekilde ödedim.
İnsanın başına pek çok şey gelebilir. Üzülebilir, kırılabilir, haksızlığa uğrayabilir. Fakat yapmadığı bir şeyle suçlanmak, hele bir de çevresinden buna inananların çıktığını görmek, insanın içine işleyen bambaşka bir acıdır. Çünkü iftiranın izi kolay silinmez.
Ben sabahları evden çıkarken dua ederim. Öyle uzun uzun, süslü cümlelerle değil; içimden geldiği gibi, samimiyetle…
“Allah’ım! Beni, çocuklarımı, ailemi, sevdiklerimi kazadan, beladan, şerden, afetlerden ve görünür görünmez bütün kötülüklerden muhafaza eyle. Rızkımızı helalinden ve bol eyle.”
Bu duanın içinde özellikle bir dileğim vardır: Allah kimseyi iftiraya uğratmasın. Çünkü iftira, insanın yalnızca adını değil, huzurunu da hedef alır.
Bugün bu satırları yazarken bile o günü hatırlamak istemiyorum. Fakat yaşadıklarımın unutulup gitmesini de istemiyorum. Çünkü benim anlatacağım olay, meslek hayatımın en kötü anısıdır.
Kale’den Malatya’ya dönerken çalan telefon…
O gün sabah saatlerinde Kale ilçesine gitmiştim. Dönemin Kale Belediye Başkanı Cemal Akdemir’in misafiriydim. Başkanla oturduk, çayımızı içtik, sohbet ettik. İlçeyle ilgili konuştuk, haberimizi ve söyleşimizi yaptık.
“Başkanım, sağ olasın. Başka zaman inşallah. Benim artık dönmem gerekiyor.” dedim.
Belediyeden ayrıldım, arabama bindim ve Malatya’ya doğru yola çıktım.
Yol güzeldi. Arabada sevdiğim türküler çalıyordu. Bir yandan müziği dinliyor, bir yandan da Kale’nin güzelliklerini seyrediyordum. O an aklımda ne bir sıkıntı vardı ne de kötü bir düşünce…
Ekrana baktım. Numara kayıtlı değildi. Aracı yavaşlattım ve telefonu açtım.
Karşımdaki kişi kendisini Malatya Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesinden bir polis memuru olarak tanıttı.
“Remzi Bey, ben emniyetten arıyorum. Öğleden sonra, saat 13.30 gibi emniyete gelebilir misiniz?”
“Hayırdır kardeşim, bir haber mi var? Basın açıklaması falan mı yapılacak?” diye sordum.
Aldığım cevap, o günkü bütün huzurumu bir anda alıp götürdü:
“Abi, hakkınızda bir şikâyet var. İfade vermeniz gerekiyor.”
“Avukatınız var mı? Yoksa barodan avukat talep edelim.”
İnanın, insanın ayaklarının altındaki yerin kaydığını hissetmesi nasıl bir şeyse, ben de onu yaşadım. Arabayı yol kenarına çektim. Az önce türkü dinleyerek keyifle geldiğim yol, bir anda bana dünyanın en uzun yolu gibi görünmeye başladı.
“Hayırdır kardeşim, ne olmuş? Neden ifadeye çağrılıyorum?” diye sordum.
Hakkımda bir şikâyet olduğunu, bu nedenle ifade vermem gerektiğini söyledi.
O an aklımdan binbir türlü düşünce geçti. Ne yapmış olabilirdim? Hangi haber? Hangi yazı? Hangi olay?
Hele bir de emniyetin Terörle Mücadele Şubesinden aranıyorsanız, yaşadığınız şaşkınlığı anlatmak kolay değil.
Telefonu kapattıktan sonra hemen avukatım, kıymetli Muhammet Afşin Arıkan ‘ı aradım. Sağ olsun, telefonumu hemen açtı.
“Abi, emniyetten aradılar. Hakkımda şikâyet varmış, ifadeye çağırıyorlar. Birlikte gidebilir miyiz?”
“Tabii abi. Yazıhanemin oraya gel, benim arabayla gideriz.” dedi.
Ben de emniyete dönüş yaparak avukatımla geleceğimi bildirdim.
Ama o telefon konuşmasından sonra yaşadığım ruh hâlini bir ben bilirim, bir de Allah…
Avukatımla buluştuk ve birlikte emniyete gittik. Terörle Mücadele Şubesine çıktığımızda bir polis memuru karşıladı.
“Remzi abi, hoş geldin. Müdür bey sizinle ilgilenmemi söyledi. Çay, kahve ne içersiniz?” dedi.
“Sağ ol kardeşim. Ne çayı, ne kahvesi? Önce bir anlatın bakalım, nedir bu iş?” dedim.
“Birazdan açıklayacağız abi.” diye cevap verdi.
Daha sonra avukatımla birlikte bir komiserin odasına alındık. Odaya girdiğimde kameraları, kayıt düzenini görünce heyecanım daha da arttı.
“Abi, bu ne iş? Neler oluyor?” diye sordum.
Bir süre sonra polis memuru elinde bir dosyayla geldi. Masaya oturdu. Kayıt başladığını, söylediğim her sözün kayıt altına alınacağını ve aynı zamanda yazılı olarak da ifade alınacağını söyledi.
Bir anda karşıma çıkan suçlama, adeta beynimden vurulmuş gibi hissetmeme neden oldu:
“Beni mi? Başka kimseyi bulamamışlar da beni mi suçlamışlar?” dedim.
Yıllardır emniyet koridorlarında haber peşinde koşan, polislerle, müdürlerle, savcılarla, kurumlarla görüşen bir gazeteciyim. Üstelik bu yapı hakkında haberler yapan, operasyonları takip eden, kamuoyunu bilgilendirmeye çalışan bir gazeteciyim.
Şimdi karşıma çıkıp bana böyle bir suçlama yöneltiliyordu.
“Abi, biz usulen ifade almak zorundayız. Seni tanıyoruz. Müdür bey de seni çok iyi tanıyor. Rahat ol.” dedi.
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.
Kategori: Genel
Yayın: 07 Kasım 2026 22:13 · Kaynak: malatyaflashaber.com