Dünyanın En Büyük Heykel Parkı Vigeland'dan İzlenimler
- Ağaçlar, süs bitkileri, çiçekler, çimenler, havuzlar, göletler, yollar… Temiz havası, dingin ortamı ile kentlere soluk aldıran rahat alanlardır parklar
- Her daim huzur bulur, mutlu olursunuz parklarda
Ağaçlar, süs bitkileri, çiçekler, çimenler, havuzlar, göletler, yollar… Temiz havası, dingin ortamı ile kentlere soluk aldıran rahat alanlardır parklar. Her daim huzur bulur, mutlu olursunuz parklarda. Nasıl huzur bulunmaz, mutlu olunmaz ki?
Yürüyüş yaparken ya da banka oturup dinlenirken başınızın üstündeki daldan gelen kuş cıvıltıları; arkanızda, önünüzde, yanınızda renk renk çiçekler, yemyeşil çimenler, gölgeli yollar, fıskiyeden ok gibi çıkıp tepe noktasına ulaşınca dağılıp havuza düşen suyun tatlı sesi…Seni, beni, sizi, bizi parklara çeken, mutlu eden de bu! Parkların ilkbaharı bir başka güzeldir, yazın bir başka!
Güzün parklara düşen hüznü, melankoliyi; ince romantizmi hissetmenin tadı, keyfi daha bir başkadır. Asaf Özdemir'in “Lavinia” adlı şiirindeki duygulu dizelerle parklar arasında bir bağlantı kurarım. Güzel, alımlı bir genç kız ve onu kaybetmenin derin kaygısını yaşayan bir delikanlının öyküsüdür, bu: "Sana gitme demeyeceğim / Üşüyorsun ceketimi al / Günün en güzel saatleri bunlar / Yanımda kal" Parkların böyle de bir yanı var!
Kış mı? Ona bir şey söylemeyeceğim, şimdilik. Dünyada ünlü parklar var. Londra'daki Hyde Park; Tokyo'daki Ueno Park; Barselona'daki Park Güell, İstanbul'daki Gülhane Parkı… Bu ve diğer ünlü parkların olmazsa olmazları heykeller!
Dolayısı ile parklardaki heykeller üzerinden sanatın, estetiğin, güzelliğin, inceliğin ruhunu yakalarsınız. Dahası özünü parklardan alan güzel şiirler yazılmış… Gülhane Parkı da bunlardan biri! Parka her gidişimde, gölgesinde oturduğum, ya da yürüdüğüm ağaçlar, Nazım Hikmet'in ünlü şiirini düşündürür bana.
Kuşkusuz bu, bestesi Cem Karaca ile bütünleşen, hâlâ dillerden düşmeyen “Ceviz Ağacı” adlı şiiridir. Ben bir ceviz ağacıyımGülhane Parkı'ndaYapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvılYapraklarım ipek mendil gibi tiril tirilKoparıver gözlerinin gülüm yaşını silYapraklarım ellerimdirTam yüz bin elim varYüz bin elle dokunurum sana İstanbul'aYapraklarım gözlerimdirŞaşarak bakarımYüz bin gözle seyrederim seni İstanbul'uYüz bin yürek gibiÇarpar çarpar yapraklarım.
Ne yok ki bu dizelerde: Yurt ve insan özlemi, doğa sevgisi, İstanbul aşkı… Gülhane Parkı'nda bu şiiri düşünmek bu şiirin şarkısını mırıldanmak benim için hem büyük bir hüzün hem de büyük bir coşkudur…2026 yılının Haziran ayında, İstanbul çıkışlı bir turla İskandinav ülkelerine gittik. Danimarka, İsveç ve Norveç'i bir uçtan diğer uca otobüsle kat ettik.
Kuşkusuz buralar su ve orman ülkeleri! Buna huzur ülkelerini de eklersem abartı olmaz. Yolumuz Oslo'nun en büyük açık hava parkı Frogner'e düştü. İç içe geçmiş kutular (matruşka) gibi parkın içinde yer alan ikinci bir park var: Vigeland Heykel Parkı!
Abartısız bu parkta ne ağaç ne çimen-çiçek ne de su ön planda. Park, baştanbaşa heykel! Rehberimiz “dünyanın en büyük heykel parkı” diye başlıyor söze. O, önde biz arkada… İlgi, merak, heyecan dorukta! Birbirini tamamlayan onlarca temalı bronz, granit ve dövme demirden yapılmış onlarca heykel… Rehberimiz hem bilgi veriyor hem ufkumuzu açıyor.
Güzel, keyifli anlar yaşıyoruz. Park adını, heykeltıraş Gustav Vigeland'dan (1869 -1943) almış. Bu büyük tasarımcı, tek başına dünyanın en büyük açık hava heykel müzesini gerçekleştirmiş. Çok ilginç! Önümüz, yanımız, arkamız insan… Kuzey ülkesi burası!
Yazın gün uzun, gece kısa! Sıcaklık ülkemize göre düşük. Şanslıyız yağmur yok; güneş göz kırpıyor. Rehberimiz anlatıyor, biz can kulağı ile dinliyoruz: “Parktaki bire bir boyutlu tüm heykeller Gustave Vigeland'ın hünerli ellerinden çıkmış.
Her birinde göz nuru, el emeği… Sırasıyla Ana Kapı, Çocuk Oyun Alanı Köprüsü, Çeşme, Monolit Sütun ve Yaşam Çarkı(döngüsü) bölümlerinden oluşuyor park. Çocuk, kadın, erkek… Tüm heykeller çıplak!”...Bronzdan yapılmış “Öfkeli Çocuk” heykelinin önündeyiz.
Yumruklarını sıkmış, ayağını yere vuran, yüzünü öfkeyle ekşitmiş yaklaşık iki yaşında küçük bir çocuğu temsil ediyor, heykel. Heykeltıraş, bu mükemmel figürle insanın doğasındaki öfkeyi simgelemek istemiş. Nereye baksak heykel!
Nereden baksak heykel! Hüzün, tutku, şefkat, merhamet, aşk, sevgi, vefa, birlik, mutluluk ifadelerini yansıtan heykel figürler… Coşkun bir nehir gibi birinden diğerine akıyoruz. Bir anda ülkeme dönüyorum. Yabancılar heykel parkları kurarken ülkemde bazı heykeller yerlerinden kaldırılıyor.
Kanıt mı? Trabzon'da, Meydan Parkı'nda yan yana sıralanan şair, yazar ve düşünürlere ait kaide üzerine oturtulmuş büstler kaldırılmış! Sebahattin Eyüboğlu, Hasan İzzettin Dinamo, İbrahim Cudi Bey, Celalettin Algan gibi Trabzon'un yetiştirdiği değerlerin büstlerinin sıralandığı yerde, şimdi yeller esiyor.
İçim acıyor. Adımlarımız bizi uzunca bir köprüye götürüyor. Köprünün her iki yanında, bire bir gerçek boyutta kadın, erkek, genç, çocuk heykelleri! Bu figürlerde farklı yaş ve cinsten insanlar arsandaki ilişkiler anlatılmaya çalışılmış.
Erkek heykellerinin başlarının üstünde içinden su fışkıran havuz! Hemen yanında, “Yaşam Ağacı” adı verilen bronz ağaç heykeller… İlerde kalem gibi ince uzun bir kule! Yaklaşınca, bunun, üst üste yığılmış insan bedenlerinden oluşan bir zincir olduğunu görüyoruz.
Rehberimiz, on yedi metre uzunluğunda olan tek parça bu heykelde yüz yirmi bir insan figürü var, deyince şaşkınlığımı gizleyemedim doğrusu. Bu, ne büyük bir emek! Adı “Monolit” olan bu kule, doğumundan ölümüne insanın yaşam yolculuğunu simgelemekteymiş!
Bir an ortamdan koptum; çocukluğum, delikanlılığım, gençliğim, çalışma hayatım, emeklilik yıllarım bir film şeridi gibi aktı gözlerimin önünden… Ne var ki bu tatlı rüya kısa sürdü… Yine rehberimizin ardına takıldık.
Sonsuzluğu simgeleyen “Yaşam Çarkı”ndayız! Bir çelenk formunda birbirine tutunmuş kadın, erkek ve çocuklar… Rehberimiz bu heykel çarkı, parkta verilmek istenilen temanın bir özeti, diyor. Bu insanın yaşam yolculuğu! Aşk, keder, umut, düş, düş kırıklığı ve sonsuzluk...
Başkalarını bilmem ama ben, bu heykeller denizinde kendimi tanımaya, anlamaya, anlamlandırmaya çalıştım. Bir de Faruk Nafiz Çamlıbel'in “Sanat” şiirinden anımsadığım dizeler meşgul etti, beynimi. Ne diyordu Çamlıbel: “Sen anlayan bir gözle süzersin uzun uzun / Yabancı bir şehirde bir kadın heykelini / Biz duyarız en büyük zevkini ruhumuzun / Görünce bir köylünün kıvrılmayan belini” Yaşarken bu parkı görseydi yine bu dizeleri yazar mıydı?
Yine böyle dar bir açıdan bakar mıydı heykel sanatına? Yine estetik bir kadın heykelinin karşısına beli kıvrılmayan köylüyü diker mıydı? Yıllarca ders kitaplarında yer aldı bu şiir. Okuduk, okuttuk. Şöyle bitiyordu: “Başka sanat bilmeyiz, karşımızda dururken / Söylenmemiş bir masal gibi Anadolu'muz / Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken /Sana uğurlar olsun..
Ayrılıyor yolumuz!” Kuşkusuz yol ayrımında olan ben değilim! Heykel, estetik bir bütündür; ruha, gönle, kalbe hitap eder. Kuşkusuz, Anadolu da Anadolu insanı da çok kıymetlidir. Heykelleri yapılmalıdır. Dahası söylenmemiş bir destan olan Anadolu'muzu şiirle, yazıyla, musikiyle, resimle, heykelle, görselle, belgeselle yeniden yeniden gün yüzüne çıkaralım; dünyaya tanıtalım.
Sen-ben ya da siz-biz kıyaslamalarıyla batı sanatını itip kendi sanatımızı çekmek ne kadar doğru? Sanat evrenseldir. Heykel güzel sanatların müstesna bir koludur. Tematiktir. Duygu ve düşünce boyutları vardır. Sanat ayrımcı değil birleştirici ve kapsayıcıdır.
Heykel de öyle. Bir görsel şölen olan heykel üzerinden sen-ben kıyaslaması yaparak bu güzide sanatın ruhunu incitmeyelim diye düşündüm; dönüş yolunda.
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.
Kategori: Ekonomi
Yayın: 03 Kasım 2026 21:05 · Kaynak: yesilgiresun.com.tr