Kafaları kesmek mi lazımdı?
- Suudi Arabistan’da iki Bangladeş vatandaşının idam edildiği haberi, dünyanın bir kez daha kendisine sorması gereken o ağır soruyu önümüze koydu: Bir insanın yaşamına kanun eliyle son vermenin sınırları nedir ve kafa kesmek gerekli midir?
Suudi Arabistan’da iki Bangladeş vatandaşının idam edildiği haberi, dünyanın bir kez daha kendisine sorması gereken o ağır soruyu önümüze koydu: Bir insanın yaşamına kanun eliyle son vermenin sınırları nedir ve kafa kesmek gerekli midir?
Nazrul Islam Abdul Bashir ve Sweety Akhtar’ın 14 Ekim’de Mekke bölgesinde idam edildiği açıklandı. Suudi makamları, bu iki kişinin bir camide gerçekleştirdikleri “ahlaka aykırı bir eylem” nedeniyle ölüm cezasına çarptırıldığını bildirdi.
Ancak davanın ayrıntıları, deliller ve yargılama süreçleri hakkında kamuoyuna sunulan bilgiler sınırlı kaldı. Bangladeş’in diplomatik temsilciliğinin infazlardan önceden haberdar edilmediği de soru işaretlerine yol açtı.
Ne olmuştu da iki başka ülke vatandaşının kafaları kesilerek idam edilmesi gibi ağır ötesi bir ceza verilmesi şart olan bir suç yaşanmıştı? Net bir açıklama yok. “Ahlaka aykırı bir eylem” denilen şeyin detayları söylenmiyor.
Camide adam kadını alnından mı öpmüştü? Yanağından mı, dudağından mı? Yoksa camide seviştiler mi? İşlenen suçu söyleyen yok ki!
İdam cezasını savunanlar, ağır suçların ağır cezalar gerektirdiğini söyler. Fakat burada gözden kaçırılmaması gereken temel bir gerçek var: Devletin adalet dağıtma yetkisi, bir insanın yaşamını geri dönüşü olmayan biçimde sona erdirme hakkını kendiliğinden doğurmaz.
Adaletin amacı öfkeyi tatmin etmek değil, hakkı korumak olmalıdır. Suçla mücadele etmek, toplumu korumak ve mağdurların haklarını gözetmek elbette devletin sorumluluğudur. Ancak bunu yaparken insan yaşamının dokunulmazlığını yok saymak, adaletin savunduğunu söylediği değerleri kendi eliyle zedelemesi anlamına gelir.
İnsan hakları, yalnızca toplumun çoğunluğunun onayladığı kişilerin hakları değildir. Hatta asıl sınav; toplumun öfke duyduğu, suçlandığı ya da dışladığı insanların haklarını koruyabilmektir. Bir insanın davranışını kınamak başka, onun yaşam hakkını bütünüyle ortadan kaldırmayı kabul etmek başkadır.
Bugün iki Bangladeşlinin ardından sorulması gereken soru yalnızca ne yaptıkları değildir. Yargılamanın ne kadar adil olduğu, haklarının nasıl korunduğu ve devletlerin insan yaşamına ilişkin sorumluluklarını nasıl yerine getirdiği de sorulmalıdır. Çünkü adalet, bir güç oyununun resmî bir biçime bürünmesi değildir.
Sosyal medyada Suudi Arabistan’da yaşayan bir Türk’ün kutsal topraklarda yaptığı bir açıklama vardı. Sakalı, cübbesi ve şalvarıyla bir Türk’ten ziyade orada doğup büyümüş bir Araba benzeyen bu kişi akıcı bir Türkçe konuşmasa Arap olduğuna yemin edebileceğimiz bir görünüşe sahip.
Medyaya yansıyan ve bir kocanın karısını alnından öptüğü açıklamalarının doğru olmadığını, idam edilenlerin evli olmadığını, camide ilişkiye girdikleri ve zina suçunu işledikleri için idam edildiklerini üstüne basa basa ve bu idamlara hak verdiğini, Suudi yetkilerin yapmaları gerekeni yaptıklarını düşündüğünü hiç gizlemeden anlattı.
Oysa bu iki Bangladeşli kimseyi öldürmemişlerdi. Kimsenin canını yakmamışlar, kendilerinin olmayan bir malı çalmamışlar, hırsızlık veya soyguna kalkışmamışlar, herhangi bir insana işkence etmemişlerdi. Bir çocuğun canını yakmamışlardı. Camide ortalık yerde, herkesin gözü önünde ilişkiye falan kalkışmamışlardı.
Yaptıkları şeyin aynısını eğer iki göçmen ve fukara Bangladeşli değil de mesela Suudi Arabistan’a gitmiş iki İsveçli veya iki Fransız yapsaydı yine de kafaları kesilir miydi? Bu amansız ve acımasız, adalet olduğu iddia edilen güç gösterisi; fukara memleket vatandaşına ayrı, medeni ve güçlü ülke vatandaşına ayrı mı uygulanırdı? Suudi Arabistan zina yaptılar diye iki İngiliz’in kafasını kesebilir miydi mesela?
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.
Kategori: Asayiş
Yayın: 27 Ekim 2026 06:26 · Kaynak: anayurtgazetesi.com