Pazar yazısında'fon'a denk gelmek
Bir süredir televizyon dizilerindeki karakterleri düşünüyorum. Akıl almaz servetlere sahip, istedikleri insanı öldürebilen, silah ve başka yasa dışı işlerle uğraşan; fakat nedense uyuşturucuya bulaşmayan, ailesine düşkün, dostluğa önem veren, kendilerine göre ahlak kuralları olan adamlar… Cinayet işliyorlar ama kötü değiller.
Kanunları çiğniyorlar ama adaletsiz değiller. İnsanların hayatlarını karartıyorlar ama kendilerine göre bir vicdanları var. Üstelik çoğu zaman son derece karizmatikler. Çocuklarımızın bu adamlara bakarak ne öğrendiğini merak ediyordum.
Bu konuda bir pazar yazısı yazmayı düşünürken Eşref Rüya dizisinin sanırım bir yıl önceki bir bölümünde bir sahneye denk geldim. Bir grup kötü adam, kendilerini 10 milyon dolar dolandıran başka bir grup kötü adamı yürüyüş bandı üzerinde sorguluyordu.
Diyalog şöyle ilerliyordu: “Ne demek paran gitti?” “Bütün parayı alıp yurt dışına kaçmış herif.” “Ulan hani çok kazanacaktık, hani bir ayda yüzde 300 faiz alacaktık?” “E oğlum, fon dediniz, güvenli dediniz…”Bir an için televizyonda bir mafya dizisi değil, günün ekonomi haberlerini izlediğimi sandım. Elbette yüzde 300 kazanç vaadi, dizideki bir replikti; bunu gerçek bir fonun verdiği vaatle karıştırmamak gerekir.
Fakat sahnenin çağrıştırdığı dünya gerçekti: Kolay para kazanma arzusu, büyük kazanç hayali ve güvenin istismarı. Üstelik birbirlerine silah doğrultmakta, insan öldürmekte sakınca görmeyen adamlar bile dolandırılmayı kabul edemiyordu.
Kendi suç dünyalarının içinde bile güvenli yatırım arıyorlardı! Fakat asıl mesele bu komik tesadüf değildi. Mesele, bu karakterlerin gençlere hangi dünyayı arzulamayı öğrettiğiydi. Bugün ekranlarımızda Çukur’dan Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz’a, yeni nesil mafya anlatılarından lüks otomobillerin ve silahların eşlik ettiği karanlık aile hikâyelerine kadar geniş bir alan var.
Bu kaygı yalnızca benim gözlemim de değil. RTÜK’ün bir kararında, suç işleyen karakterlerin zenginlik, lüks otomobiller ve sınırsız güçle ilişkilendirilmesinin özellikle kimlik arayışındaki gençler açısından rol model riski taşıdığı belirtiliyor.
Kararda, kısa yoldan statü kazanma düşüncesinin emeğin ve liyakatin değerini aşındırabileceğine de dikkat çekiliyor. Akademik çalışmalar da benzer sorular soruyor. 2019’da yayımlanan ve 10-15 yaş grubundan 310 gencin katıldığı bir araştırma, gençlerin beğendikleri veya model aldıkları televizyon karakterlerinde güç, başarı ve takdir edilme gibi özelliklerin önemini inceliyor.
2025’te yayımlanan, Çukur dizisinin art arda 13 bölümünü inceleyen bir başka çalışmada ise 295 ölüm tespit edilmiş; araştırmacılar dizideki şiddetin sunuluş biçiminin şiddeti toplumsal olarak meşrulaştırma riskini tartışmış. Demek ki hem yayın denetiminin hem akademinin üzerinde durduğu bir sorun var.
Bu araştırmalar, dizilerin tek başına suç davranışına yol açtığını kanıtlamıyor. Fakat suçun nasıl sunulduğu ve kahramanların hangi özelliklerle özdeşleştirildiği konusunda dikkate alınması gereken ciddi uyarılar içeriyor.
Çünkü bu dizilerde suç işleyen karakter, yalnızca suçuyla anlatılmıyor; gücü, serveti, sadakati ve karizmasıyla da yüceltiliyor. Bir insan öldürüyor ama ailesini seviyor. Silah kaçakçılığı yapıyor ama uyuşturucuya karşı çıkıyor.
Hukuku hiçe sayıyor ama kendince adalet dağıtıyor. Düşmanlarını ortadan kaldırıyor ama dostlarına ihanet etmiyor. Böylece kötülük ortadan kalkmıyor; yalnızca seçici bir ahlakın arkasına gizleniyor. Uyuşturucuya karşı olmak cinayeti meşrulaştırır mı?
Ailesini korumak, başkasının ailesini dağıtma hakkı verir mi? Dostuna sadık olmak, masum bir insanın hayatını hiçe saymayı mazur gösterir mi? Seyirci, hikâyenin merkezine yerleştirilen kişiye bağlandıkça bu sorular geri plana düşüyor.
Onun acılarını öğreniyor, gerekçelerini dinliyor, düşmanlarını tanıyor. Bir süre sonra yaptıklarını değil, neden yaptığını konuşmaya başlıyor. Üstelik bu kahramanlar yalnızca silahlarıyla güçlü değiller. Çok zenginler. Büyük evlerde yaşıyor, pahalı araçlara biniyor, emir veriyorlar.
Para onlar için emek ve birikim sonucu değil, dünyayı yönetme imkânı. Çalışmak, öğrenmek, sabretmek ve üretmek hikâyenin merkezinde değil. Merkezde sahip olmak ve hükmetmek var. Şimdi bu dünyanın içine fon dolandırıcılığını da ekleyin.
Birilerinin olağanüstü kazanç elde ettiği anlatılıyor; o kazancın arkasındaki risk, emek, hukuk ve ahlak görünmezleşiyor. Gerçek hayatta dolandırılan insanların kayıplarıysa bir ömürlük birikim, çocuklarının eğitimi, yaşlılık güvencesi veya yıllarca ertelenmiş bir hayalin karşılığı olabiliyor.
Ekranda birkaç dakikalık bir diyalogla geçiştirilen şey, gerçek hayatta bir ailenin bütün hayatını değiştirebiliyor. Peki bu dizileri kimler yapıyor, senaryoları kimler yazıyor? Amaç yalnızca izlenmek mi? Reyting uğruna şiddetin, zenginliğin ve suçun cazibesinden mi yararlanılıyor?
Yoksa bütün bunların toplumsal sonuçları üzerine daha kapsamlı düşünmemiz mi gerekiyor? Her dizinin arkasında planlı bir toplumsal mühendislik projesi bulunduğunu iddia etmek için kanıt gerekir. Böyle bir iddiam yok. Ancak yapımcıların niyetinden bağımsız olarak ortaya çıkan kültürel sonuçları tartışmak için yeterince sebebimiz var.
Çocuklarımıza sürekli aynı hikâyeyi anlatırsak, bir süre sonra onların da dünyayı o hikâyenin içinden anlamlandırmalarından endişe etmeliyiz. İyi insan olmak yerine güçlü insan olmayı, haklı olmak yerine kazanan olmayı, emek vermek yerine kestirmeden zenginleşmeyi arzulayan bir kuşağın önünde yalnızca ailelerin değil, kültür endüstrisinin de sorumluluğu var.
Belki de asıl sorumuz şu: Ekranlarımızda neden bu kadar çok kötü insanı kahramanlaştırıyoruz? Çocuklarımıza hayran olunacak insanlar olarak kimi gösteriyoruz? Çünkü bir toplumun ahlakı yalnızca hangi suçları cezalandırdığıyla değil, kimleri alkışladığıyla da ilgilidir.
Kategori: Asayiş · Bölge: Rize/Pazar
Yayın: 25 Ekim 2026 05:28 · Kaynak: yeniankara.com.tr