Emekli hep verdi ama hiç alamadı!
- Siyaset felsefesinde klasikleşmiş bir soru vardır: "Bir insan, kendi çıkarlarının açıkça aleyhine olan bir politikaya nasıl ve neden sürekli onay verir?
Siyaset felsefesinde klasikleşmiş bir soru vardır:
"Bir insan, kendi çıkarlarının açıkça aleyhine olan bir politikaya nasıl ve neden sürekli onay verir?"
Türkiye’nin son çeyrek asrına damga vuran Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) iktidarı, bu sorunun sahada en somut, en acı ve bir o kadar da sosyolojik olarak en çok incelenmesi gereken laboratuvarıdır.
İktidarın kesintisiz 24 yılı geride kalırken, bu dönemin en çarpıcı ve en dramatik dönüşümlerinden biri dar gelirlilerin, özellikle de emeklilerin ekonomik konumunda yaşandı.
Tarihsel hafızamızı yoklayalım. AK Parti’nin ilk iktidara geldiği yıllarda, en düşük emekli maaşı asgari ücretten hatırı sayılır biçimde yüksek, yani daha refah bir seviyedeydi.
Emekli olmak, bir çalışanın hayat standardının ödüllendirildiği, kimseye muhtaç olunmayan "altın dönem" in başlangıcıydı. Bugün ise manzara tamamen tersine dönmüş durumda.
Asgari ücret açlık sınırının hemen kıyısında dalgalanırken, milyonlarca emekli kök maaş trajedisiyle baş başa bırakılmış, asgari ücretin çok altında, adeta nefes almanın bile lüks sayıldığı bir sefalet çukuruna itilmiştir.
Matematiksel olarak tablo bu kadar netken, ortada duran devasa bir çelişki var: Bu iktidar, emekliye hak ettiği payı vermemiş, refahtan pay düşürmemiş, bütçe yükü olarak görmüştür; ancak aynı emekliler, her sandık başına gittiklerinde bu tablonun mimarlarına oy vermeye devam etmiştir.
Peki, gerçekten bu işte bir gariplik yok mu? Var, ama bu gariplik sadece siyasi bir tutarsızlıktan ibaret değil. Bu, çok katmanlı bir psikolojik, sosyolojik ve kültürel kördüğümün ürünüdür.
Emeklilerin bu tercihini anlamak için sadece bugünün mutfağına bakmak yetmez. Bu kuşağın hafızasında 1990’ların enflasyon canavarı, koalisyon hükümetlerinin yarattığı siyasi istikrarsızlıklar, banka kuyrukları ve maaş ödeyemeyen devlet tablosu hâlâ tazedir.
İktidar, başarıyla inşa ettiği "Bizden öncesi kaostu, bizden sonrası istikrardır" söylemini öyle bir merkeze oturttu ki, emekli ekonomik olarak eridiğini görse bile, "Ya eskisi gibi olursa?", "Ya benden daha kötüsü gelirse?" korkusuyla mevcuda razı geldi. Bir başka deyişle, rasyonel bir refah arayışından ziyade, "kötünün iyisine sığınma" refleksi devreye girdi.
Türkiye'de siyaset, programlar veya ekonomik modeller üzerinden değil, liderler ve kimlikler üzerinden yürür. AK Parti, ilk yıllarında yoksullara, yaşlılara ve dar gelirlilere dokunan bazı sosyal politikalarıyla geniş kitlelerde derin bir "güven ve minnet" duygusu yarattı.
Emeklilerin hatırı sayılır bir kesimi, iktidarla kurduğu bağı ekonomik rasyonaliteyle değil, duygusal bir aidiyetle tanımlıyor. Liderin samimiyetine olan inanç, çarşıdaki pazarın pahalılığından ya da cüzdandaki açıktan daha ağır bastı uzun süre.
Ancak son yıllarda bu duygusal kredinin de tükenme noktasına geldiği, yerel seçimlerdeki tablodan ve sokaktaki haykırışlardan net bir şekilde okunuyor.
Evet, bu işte büyük bir gariplik var. Ekonomik akılla, sosyal devlet ilkesiyle, insan onuruyla bağdaşmayan bir trajedi yaşanıyor.
Ancak unutmamak gerekir ki, siyaset boşluk kabul etmez. Emekli, yıllarca dişinden tırnağından artırıp devletine verdiği emeğin karşılığını sandıkta sormaya başladığında, bu gariplik de son bulacaktır.
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.
Kategori: Siyaset · Bölge: Yalova
Yayın: 06 Kasım 2026 20:53 · Kaynak: demokratkocaeli.com