Pasaport Gişesinde “Welcome” Diyemediniz, Bari Nezaketi Elden Bırakmayın!
Dünyanın en büyük havalimanlarından biriyle gurur duyuyoruz. Devasa mimarisi, göğe yükselen çelik konstrüksiyonları, büyüklüğü ve ihtişamıyla İstanbul Havalimanı gerçekten de ülkemizin dünyaya açılan önemli kapılarından biri.
Ancak medeniyet sadece devasa binalardan, son teknoloji cihazlardan ve görkemli yapılardan ibaret değildir. Medeniyet; o binanın kapısında insanı karşılayan ilk tebessümde, pasaport gişesinde söylenen bir “Hoş geldiniz” sözünde, gerektiğinde edilen küçük bir teşekkürde de kendisini gösterir.
Geçtiğimiz günlerde tam da bu gurur abidemiz olan İstanbul Havalimanı’nda, pasaport kontrol gişesinin önünde trajikomik bir olaya şahit oldum. Çocuklu aileler için ayrılan özel bölümde yabancı uyruklu kalabalık bir aile sıradaydı. Kontrol noktasındaki polisimiz, kadına İngilizce olarak “Bu çocukların hepsi senin mi?” diye sormaya çalıştı. Fakat birkaç kelimelik İngilizce yetmeyince işaretler ve garip el hareketleri devreye girdi. Açıkçası bir Türk vatandaşı olarak o an utandım.
Burada üzerinde durulması gereken ayrı bir konu daha var. İstanbul Havalimanı herhangi bir şehirlerarası terminal değil; her gün dünyanın dört bir yanından insanların Türkiye’ye giriş yaptığı uluslararası bir havalimanı. Dolayısıyla yabancılarla doğrudan muhatap olan pasaport polisinin ve yolcuyla temas eden görevlilerin en azından görevlerini yapabilecek seviyede İngilizce bilmesi bana göre bir tercih değil, görevin gereğidir. Kimse bir polis memurundan Shakespeare okumasını beklemiyor. Ama “Nereden geliyorsunuz?”, “Kaç gün kalacaksınız?”, “Bu çocuklar sizin mi?”, “Pasaportunuzu alabilir miyim?” gibi mesleğin gerektirdiği temel cümleleri kurabilmek çok şey istemek değildir. Bunun için aylarca süren eğitimlere de gerek yok. Göreve ve çalışma alanına uygun birkaç yüz kelime ve temel cümle kalıbı bile birçok sorunu çözer.
Çünkü ülkeye gelen yabancı bir insanın Türkiye ile ilk teması çoğu zaman pasaport gişesinde başlıyor. Orada gördüğü yüz, duyduğu ses tonu ve kendisine gösterilen davranış aslında Türkiye hakkında oluşacak ilk kanaatin de bir parçası oluyor. Milyarlar harcayarak dünyanın sayılı havalimanlarından birini yapıyorsak, o havalimanında dünyayla iletişim kurabilecek personeli yetiştirmek de bu yatırımın bir parçası olmalı.
1991 yılından bu yana Hollanda ile Türkiye arasında mekik dokuyan biri olarak üzülerek ifade etmeliyim ki havalimanlarımızdaki bu tablo yıllardır çok fazla değişmedi. Hollanda, Almanya veya Belçika’ya gittiğinizde çoğu zaman pasaport polisinin gözünüzün içine bakarak selam verdiğini, iyi günler dilediğini görürsünüz. Bizde ise kuşaklar değişti, teknoloji ilerledi, pasaportlar elektronik oldu, havalimanları büyüdü ama istisnalar hariç üslup aynı hızla değişmedi.
Çoğu zaman bir “Hoş geldiniz”, bir “Merhaba” veya “Buyurun” kelimesini duymak bile zor. Karşınızda bazen sanki bir insan değil, robot varmış hissine kapılıyorsunuz. İşitilenler ise genellikle kısa ve buyurgan cümleler: “Kameraya bak!”, “Geç!”, “Gel!”
Elbette bütün polislerimizi ve havalimanı çalışanlarımızı aynı kefeye koymak haksızlık olur. İşini güler yüzle ve büyük bir nezaketle yapan çok sayıda görevlimiz de var. Benim itirazım kişilere değil, yıllardır değişmeyen bir hizmet anlayışına.
Üstelik mesele sadece İngilizce bilmek de değil. Asıl sorun biraz da yaklaşım ve iletişim meselesi. Dil öğrenilebilir, eğitimle eksiklik giderilebilir. Peki ya nezaket?
Bu durum maalesef sadece havalimanlarıyla da sınırlı değil. Süpermarket kasiyerlerinden döviz bürosu çalışanlarına, bazı kamu görevlilerinden hizmet sektöründeki çalışanlara kadar günlük hayatın farklı alanlarında benzer bir nezaket erozyonuyla karşılaşabiliyoruz. Bazı döviz bürolarında yüzünüze bakmayan, sorduğunuz soruya cevap vermeye dahi tenezzül etmeyen insanlarla karşılaşmak artık şaşırtıcı gelmiyor.
Oysa biz tarih boyunca misafirperverliğiyle, güler yüzüyle ve insan ilişkilerine verdiği değerle övünen bir toplumuz. Evimize gelen tanımadığımız bir insana bile çay ikram eden bir kültürden geliyoruz.
Peki ne oldu bize? Ne ara bir “Hoş geldiniz” demeyi yük görmeye başladık? Ne ara karşımızdaki insanın yüzüne bakmayı unuttuk?
Geçenlerde bir psikologla yapılan röportaja denk geldim. “Size bir fırsat verilse okullara hangi dersi koyarsınız?” diye soruyorlar. Verdiği cevap çok anlamlıydı: “Din ve Ahlak dersi koyarım ama ‘Ahlak’ bölümünü dinin önüne geçirecek kadar ön plana alırım.”
Bence üzerinde düşünülmesi gereken bir söz. Çünkü bilgi öğretilebilir. Yabancı dil öğretilebilir. Bir cihazın nasıl kullanılacağı, pasaportun nasıl kontrol edileceği, hangi düğmeye basılacağı da öğretilebilir. Ama bütün bunların yanında insana saygıyı, nezaketi ve karşımızdakine nasıl hitap edeceğimizi de yeniden hatırlamamız gerekiyor.
Dev havalimanları inşa edebilir, dünyanın en modern tesislerini açabiliriz. Teknolojimizle, yollarımızla ve binalarımızla övünebiliriz. Bunlar elbette önemli ve gurur verici yatırımlar.
Ama dünyanın dört bir yanından gelen insanların karşısına güler yüzlü, görevini bilen, gerektiği kadar yabancı dil konuşabilen ve nezaket sahibi insanları koyamadığımız sürece bir şey hep eksik kalacaktır.
Çünkü bir ülkenin dünyaya açılan kapısı sadece havalimanının kendisi değildir. O kapının arkasında sizi karşılayan insan da o ülkenin yüzüdür.
“Welcome” diyemiyorsak bile, hiç olmazsa içten bir “Hoş geldiniz” demeyi unutmayalım.
Yorumunuz için teşekkürler, en kısa sürede gözden geçirilip yayınlanacaktır
Karamandan.com, Karaman ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

Kategori: Genel
Yayın: 16 Eylül 2026 12:26 · Kaynak: karamandan.com