İzmir’den barış sürecine “toplu” mesaj: Barışacaksak böyle barışacağız!
- İzmir’de 12 Eylül günü "İkinci Yüzyılda Cumhuriyet'in ve Toplumun Demokratikleşmesi Konferansı” gerçekleştirildi
İzmir’de 12 Eylül günü "İkinci Yüzyılda Cumhuriyet'in ve Toplumun Demokratikleşmesi Konferansı” gerçekleştirildi. Toplumun farklı kesimlerinin siyasi taraflarca barış sürecinin dışında bırakıldığı eleştirileri yükselen konferansta, demokratikleşme sürecinin tüm toplumu, insan ve insan olmayanları da kapsayacak şekilde genişletilmesi çağrısı yapıldı
NURCAN ETİK/YENİGÜN- İzmir’de 12 Eylül günü "İkinci Yüzyılda Cumhuriyet'in ve Toplumun Demokratikleşmesi Konferansı” gerçekleştirildi. Konferansta, Cumhuriyet'in ikinci yüzyılı yalnızca siyasal kurumlar üzerinden değil; demokrasi, eşit yurttaşlık, toplumsal hafıza, hukuk, barış, çoğulculuk, ekolojik adalet ve devlet-toplum ilişkisi ekseninde yeniden tartışmayı açıldı.
Siyasi taraflarca birçok öznenin barış sürecinin dışında bırakıldığı eleştirileri yükselen konferansta, gençler, LGBTİ+lar, Romanlar, Afro-Türkler, mülteci, doğa ve hayvan hakları savunucuları gibi toplumun çeşitli kesimleri eşit yurttaşlık vurgusu yaparak, “Barışacaksak hep birlikte, herkesle barışacağız” dedi. Çeşitli alanlardan hak savunucuları, Cumhuriyetin İkinci Yüzyılında demokratikleşme sürecinin tüm toplumu, insan ve insan olmayanları da kapsayacak şekilde genişletilmesi çağrısında bulundu.
“Gençler geleceğimiz” gibi cümlelerin gençlere değer veriyor gibi görünse de büyük sorunlar barındırdığına dikkat çeken Özgürlük İçin Hukukçular Derneği’nden Nehir Bilece, “Biz gençleri sürekli geleceğe yerleştiren bu cümleler farkında olmadan bizlerin bugününü görünmez kılıyor” dedi. Gençlerin yalnızca geleceğin yurttaşları olmadığını vurgulayan Bilece, “Gençler, bugünün çalışanı, iş arayanı, eğitim göreni, barınmaya çalışanı, hak ve özgürlüklerini kullanamayan, şiddete ve hak ihlallerine maruz kalan, yani herkes gibi bu ülkenin ekonomik siyasal ve toplumsal koşulların sonuçlarını tüm ağırlığıyla yaşayan yurttaşlarız” dedi.
“Biz gençler sadece geleceğin taşıyıcıları değil aynı zamanda bugünün siyasal ve toplumsal özneleriyiz” diyen Bilece, “Cumhuriyetin ikinci yüzyılını konuşacaksak eğer yalnızca gençlere ‘gelecekte nasıl bir ülke istiyorsunuz, gelecek nesillere nasıl bir ülke bırakmalıyız’ gibi bir yerden soruları sormak yetmiyor. Gençler olarak bugün nasıl bir hayat yaşıyoruz ona bakmamız gerekiyor.
Çünkü insanların gelecek tahammülleri bugünkü hayatlarından bağımsız değil” dedi. Barış sürecinde her iki siyasi tarafı gençleri görmezden gelmeleri sebebiyle eleştiren Gençlik Örgütleri Forumu Genel Koordinatörü Hasan Oğuzhan Aytaç ise, “Biz gençlik örgütleri olarak gençlerin dışarıda bırakıldığı barış sürecini desteklemiyoruz” dedi.
“Sürecin ortaya çıkmasının sebebi zaten iki taraftan da gençlerin ölmesi” diyen Aytaç, “Barış gibi Türkiye’nin çok toplumsal damarındaki hassas bir konuyla ilgili bir şey yapılacak, bunu orta ve uzun vadede yaşatacak olanlar biyolojik olarak zaten bizleriz” diyen Aytaç, “İktidar bu mesele başarılı olsun istiyorsa gençleri zaten dahil etmek zorunda çünkü bunu biz götüreceğiz” dedi.
Barış Annesi Peyruze Kurt, Kürtlerin kendi kültürlerini yaşayabilmeleri, dillerini konuşabilmelerinin önündeki engellerin kaldırılması için herkesi destek olmaya çağırırken, bu talebin yalnızca Kürtler için değil, Türkiye’de yaşayan Araplar, Süryaniler, Ermeniler, Çerkesler ve bütün halklar için istediklerini vurguladı. Öte yandan Kurt, son dönemlerde Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde maden ve enerji şirketleri tarafından çok sayıda doğa talanı gerçekleştirildiğine dikkat çekerken, Doğu’dan Karadeniz’e, Ege’den Akdeniz’e doğa mücadelesinin ortaklaştırılması gerektiğini belirtti.
EGEÇEP’ten Avukat Arif Ali Cangı da bölgede sürecin ardından başlayan talana dikkat çekerken “Doğayla da barış” dedi. “Sermaye süreci fırsata çevirmeye çalışıyor” diyen Cangı, “Bu süreç aynı zamanda oranın doğasının mahvolmasının, ekolojik yıkıma yol açılmasının bir aracı olmamalı.
O nedenle demokratik bir toplum demokratik bir devlet tek başına yetmeyebilir ekolojik de olması gerekir çünkü iklim krizi artık yeryüzündeki yaşamın tehlikeye girdiğini hepinize gösteriyor” dedi.
Barış sürecinin ilk başlarında oldukça umutlu olduklarını belirten 20 Kasım Nefret Suçlarıyla Mücadele Derneği’nden Özen Sarıoğlan, “Barış formlarında da ‘biz de barışın bir parçasıyız’ dedik ve elimizden ne geliyorsa yapacağımızı söyledik fakat geldiğimiz noktada gençler ve LGBTİ+’lar olarak muhatabımız ve müttefiklerimize biraz kırgınız” dedi. “Hukuk yoksa, barınamıyorsak, yoksulsak ve yoksunsak barış, hepimiz için mi?” diyen Sarıoğlan, “Hepimiz için barış dediğinizde ya barış kavramını düşündüğünüzde aklınıza bir LGBTİ+ hakları geliyor mu?” diye sordu.
Hukukun tüm bireylerin yanında olması gerektiğini vurgulayan Sarıoğlan, “Adalet dediğimiz şey sadece adliye koridorlarında olmamalıdır. İkinci Cumhuriyet’ten beklentimiz, haklarımız. Bizler de sizler gibi bir insanız. Eğer ki ben herhangi bir vatandaş gibi haklarıma sahip değilsem ya da bu hakları kullanamıyorsam ne barıştan ne eşitlikten ne de birlikte bir demokrasi inşa etmekten maalesef ki bahsedemeyiz” ifadelerini kullandı.
Roman Tarihçisi Elmas Köçkün, Türkiye’nin demokratikleşme sürecinin 100 yıllık olduğunu ancak Roman meselesinin bu toprakların 1000 yıllardır yaşadığı ciddi bir sorun olduğunu vurgularken, “Ama hala Romanlar birçok grup tarafından görmezden geliniyor. Ötekinin ötekisi bir toplum” dedi.
“Eleştireceğim tek taraf devlet değil toplumun bizzat kendisi” diyen Köçkün, “Çünkü Romanlar hâlâ bir çingene algısı üzerinden ciddi anlamda toplumun dışında tutulmaya devam edilen bir grup. Kendine asla çingene demeyen ama onlardan olmayan herkes tarafından çingene olarak görülen bir gruptan söz ediyoruz” dedi.
Romanların en temel haklara dahi erişemediklerini vurgulayan Köçkün, bunun temel sebebinin ayrımcılık olduğunun altını çizdi. “Roman çocukları ayrımcılık gördüklerin için okuyamıyor ve sosyal ve ekonomik olarak okula gidebilecek durumda olmadıkları için okuyamıyor ve eğitim oranı bu denli düşük olan bir toplumun ne kadar gelişmesini, topluma ne kadar dahil olmasını ne kadar sesini çıkarabilmesi bekliyoruz” diye sordu.
Yaşamın üç temel ayağının insan, doğa ve hayvanlar olarak kurulması gerektiğini belirten hayvan hakları savunucusu Doç. Dr. Hakan Yurdanur, bu yaklaşımın demokrasi ve demokratikleşmeye yaklaşımda da önemli bir rol aldığını vurguladı.
“Demokrasinin yaşam ve canlılar lehine de olacak şekilde genişletilmesi gerekiyor” diyen Yurdanur, “Bu genişletme insan ve insan arasındaki ilişkilerle değil insan ve hayvan arasındaki ilişkilerin de yeniden düzenlenmesi üzerine kurulmalı” ifadelerini kullandı. “Demokrasiye ve demokratikleşme süreçlerine hayvanlar ve insanların ortak, bir arada ve barış içinde yaşayacağı bir dünyadan bakıyoruz” diyen Yurdanur, demokrasi kavramının insan merkezli bakış açısından çıkarılması gerektiğini vurgulayan Yurdanur, “Aynı zamanda hayvanları ve doğayı insanın merkezine almayan, onun emrine, yoğun isteklerine koymayan bir anlayışa götürmemiz gerekiyor. Bu genişlemeyi sağlayamazsak demokrasiden bahsetmek çok da anlamlı değil” dedi.
“12 Eylül’ün bize bıraktığı en ciddi zifiri karanlık işçi sınıfı üzerinde oldu” diyen Dev Maden-Sen’den Haluk Özsoy, işçi sınıfının halkın yüzde 98’ini oluşturduğunu vurgularken, “Kürtler, Türkler, Romanlar LGBTİ’lar yani işçi sınıfı dediğimiz şey aslında halkın bütün o mozaiğinin ta kendisi” dedi. İşçi sınıfının örgütlenmesinin önünde hukuki engellerin bulunduğunu belirten Özsoy, “İlk yarıdaki toplumsal sözleşmemizin artık ihlal edildiği ve artık yeni bir sözleşme yapmak isteğimizle buradayız ve bu sözleşmenin en güçlü tarafları işçi sınıfı olmak zorunda” dedi.
İşçi sınıfının demokratikleşme sürecinde en güçlü taraf olarak kabul görmediği noktada demokrasiden ve barıştan söz edilemeyeceğini vurgulayan Özsoy, “Barış ve demokratikleşme her alanda olmak zorunda. Yukarıda ağacına sarılan köylüyle aşağıda ekmeğini arayan madenci de barışmak zorunda, Türk işçiyle Kürt işçi de barışmak zorunda.
Barış iki boyutlu bir şey değil ve içinde her alandan her kesim olmadıkça gerçek bir barıştan da gerçek bir demokratikleşmeden de söz etmek mümkün değil” dedi.
Mültecilerin, mülteci kimliğinin yanında LGBTİ+, Roman, işçi vb. kimlikleriyle de katmanlı bir ayrımcılığa uğradığını vurgulayan mülteci hakları savunucusu Mete Hüsünbeyi, mültecilerin hem kullanma hakkı olarak hem de süreçlere katılım hakkı olarak kent hakkına erişemediğini belirtti. Kent hakkının çocukları, kadınları, yaşlıları, engelliler, yoksulları, evsizleri, etnik azınlıkları, mültecileri ve yerlerinden edilmiş kişileri ayrımcılık yapmadan kapsaması gerektiğini vurgulayan Hüsünbeyi, İzmir’de de Türkiye’de de bu kapsayıcılığın mevcut olmadığını bir kez daha dile getirdi.
“Mülteciler de özne olarak barışın bir parçası olmak durumundalar” diyen Hüsünbeyi, “Bu barış mücadelesinde, toplumsal kesimlerin hiçbir kesimi dışlamadan, birlikte ve kararlı bir şekilde yürütülmesi gerekiyor” dedi.
“Konuştuğumuz tüm sorunların toplumsal olarak anlaşılabilmesi için önce birbirimizle yüzleşmeye ihtiyacımız var” diyen Alevi Bektaşi Federasyonu’ndan Mustafa Aslan, “Önce biz kendimizle, birbirimizle yüzleşeceğiz, sonra birlikte ötekileştirici zihniyeti kuranlara karşı mücadele ederek haklarımızı talep edeceğiz, haklarımızı kazanacağız” dedi. Barışın, demokrasinin, özgürlüğün, laikliğin ve eşitliğin lütuf olarak sunabilecek bir şey olmadığını vurgulayan Aslan, “Hepimizin hak olarak bilmesi gerekiyor ve bunu yaparken de birbirimize karşı, devleti yönetenlerin ya da sistemin kurucularının bize yönelik kurduğu dilden de kaçırmaya ihtiyacımız var” dedi.
“Romanlara, LGBTİ+lara, kadınlara, Alevilere, Kürtlere, hakaret edici dilden vazgeçmeli, kullanacağımız dili çok dikkatli ve özenli kullanmalıyız” diyen Aslan, “Kendimizi karşımızdakinin yerine koyarak bir dil kullanmaya ihtiyacımız var” ifadelerini kullandı.
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.
Kategori: Siyaset · Bölge: İzmir
Yayın: 14 Eylül 2026 18:02 · Kaynak: gazeteyenigun.com.tr