Habermetrik
← Ana Sayfa
08 Kasım 2026 22:41
✍ Editör: Habermetrik · Editör Politikası

COP31’de yeşil aklama sorusu: Holdingler iklimi mi kurtarıyor, itibarlarını mı?

COP31’de yeşil aklama sorusu: Holdingler iklimi mi kurtarıyor, itibarlarını mı?
Görsel kaynağı: kisadalga.net
⏱️ 7 dk okuma 🛡️ %85 Doğruluk · 1 Kaynak
WhatsApp Paylaş
⚡ 30 Saniyede Özet Habermetrik Yapay Zeka Özeti
  • | İkizdere’deki taş ocağıyla tepki çeken Cengiz Holding, Antalya’daki COP31’in “uygulama ortağı”
  • Muğla’daki termik santral faaliyetleriyle eleştirilen Limak Holding ise “iklim destekçisi”

HASAN AYDIN Yazarın Tüm Yazıları > COP31’de yeşil aklama sorusu: Holdingler iklimi mi kurtarıyor, itibarlarını mı? HASAN AYDIN

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nin (UNFCCC) en üst düzey karar alma organı olan Taraflar Konferansı'nın 31. zirvesi (COP31), 9-20 Kasım tarihleri arasında Antalya EXPO alanında Türkiye'nin ev sahipliğinde gerçekleşecek. "Hep Birlikte Daha Temiz Bir Geleceğe" mottosuyla yola çıkan bu zirveye; yaklaşık 197 ülkeden devlet ve hükümet başkanları, bilim insanları, çevre örgütleri ve küresel aktörler katılacak.

Burada kürsülere çıkan liderler ve konuşmacılar, büyük olasılıkla küresel ısınmadan, karbon emisyonlarının azaltılmasından, fosil yakıt kullanımının zararlarından, temiz enerjiden, iklim krizi konusunda ülkelerin ortak sorumluluğundan, sürdürülebilir kalkınmadan ve yeşil dönüşümden bahsedecekler.

1995 yılından bu yana ülkelerin iklim değişikliğine yönelik mücadele politikalarının tartışıldığı ilk çevre mutabakatı olan COP1'in temel amaçlarından biri, gelişmiş ülkelerin sera gazı azaltma sorumluluklarını artırmaktı. Taraf olan ülkelerin iyi niyet düzeyinde imzaladıkları bu sözleşmelerin yaptırım gücü hep zayıf kaldı.

Aradan geçen 31 yıl içinde sanayileşmiş ve gelişmiş ülkelerin iklim krizine ilişkin tutumu, genel olarak kendi sorumluluklarıyla orantılı bir seyir izlemedi. Bu ülkeler, iklim değişikliğiyle mücadelede ekonomik açıdan geri olan ülkelere sürekli olarak tavsiyeler ve yükümlülükler önerirken, fosil yakıtlara dayalı sanayi faaliyetleriyle de küresel ısınmanın tarihsel sorumluluğunda büyük pay sahibi oldular.

Örneğin, bu ülkelerden ABD, sanayileşme sürecinden bu yana atmosfere en fazla karbondioksit salan ülkelerin ilk sırasında yer almasına rağmen, iklim anlaşmalarına ve bu anlaşmaların yükümlülüklerini yerine getirmede çelişkili ve duruma göre değişen bir politika izlemiştir.

ABD, Japonya'nın Kyoto kentinde 1997 yılında gerçekleştirilen COP3'te kabul edilen Kyoto Protokolü'ne, gelişmekte olan ülkelerdeki bağlayıcı emisyon yükümlülüklerini gerekçe göstererek çekince geliştirdi. Bu protokol, 1998'de imzalanmış olsa bile hiçbir zaman tam anlamıyla yürürlüğe girmemiştir.

İlk Trump döneminde (2017-2020) ABD, ekonomisine ve sanayisine haksız bir yük getirdiği gerekçesiyle Paris Anlaşması'ndan çekildi. Yeni Trump yönetimi de Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Sözleşmesi'nden çekilmeyi öngören ve finansman desteğini durduran bir adım attı.

Bu çekilme 27 Şubat 2026'da yapıldığı için ABD bu yılki COP31'de sözleşmenin tarafı olma hakkını sürdürecektir.

İklim felaketlerinden etkilenen ülkelere gerçek anlamda iklim finansmanı sağlamayan, temiz enerji teknolojilerinin yaygınlaşmasına katkıda bulunmayan, kendi karbondioksit salımlarının azaltılmasına yönelik ağır maliyet içeren yükümlülüklere karşı çıkan sanayileşmiş ve gelişmiş ülkelerin temsilcilerinin, soyut olan çevreci söylemlerde bulunmaları hiç de inandırıcı değildir.

Tarihsel karbon salımında en büyük paya sahip olan ABD, günümüzde bu payını Çin'e kaptırmıştır. 2024 yılı Global Carbon Budget (Küresel Karbon Bütçesi) verilerine göre küresel kaynaklı karbondioksit emisyonlarının yüzde 32'si Çin, yüzde 13'ü ABD, yüzde 8'i Hindistan ve yüzde 6'sı Avrupa Birliği ülkelerinden kaynaklıdır.

ABD'nin kendi ekonomik çıkarları söz konusu olduğunda iklim anlaşmalarından gerektiğinde çekilebilmesi, iklim mücadelesinin yalnızca bilimsel ve çevresel değil, aynı zamanda ekonomik ve siyasi bir mücadele olduğuna işaret ediyor.

İnsanlar, büyük enerji şirketlerinin, sanayi kuruluşlarının ve devletlerin üretim ve yatırım kararlarını gözden geçirirken, neden fosil yakıtlara bağımlılıktan bir an önce vazgeçmediklerini sorgulamalıdır. Sermayenin sınırsız büyüme isteği karşısında çevre bir engel olarak görülüyorsa, iklim krizini önleme çabaları, ekonomik çıkarlarla mutlaka karşı karşıya kalacaktır.

Gelecek nesiller, dev şirketlerin ve onların sırtını dayadığı devletlerin yanlış yatırımları ve faaliyetleri sonucu yarattıkları iklim krizini devralmak zorunda değildir.

Küresel ısınmanın en önemli nedeni sera etkisidir. Dünyanın atmosferinde bulunan karbondioksit, azot oksit, ozon, kloroflorokarbon, metan gibi gazlar sera etkisi yaparak yeryüzünün bugünkü sıcaklık derecelerinde kalmasını sağlamaktadır.

Ancak elektrik üretimi, endüstriyel faaliyetler, ulaşım, fosil yakıt tüketimi, katı atıkların çürümesi, ormanların kesilmesi, tarım ve hayvancılık faaliyetleri sera gazlarının aşırı üretimine neden olmaktadır. Açığa çıkan sera gazlarının atmosferde giderek yoğunlaşmasıyla güneşten gelen ışınların yeryüzüne ulaşması ve yeryüzünden atmosfere geri yansıması zorlaşır.

Bu durum önce küresel ısınmaya, ardından da iklim değişikliğine neden olur. Bir yandan dev buzullar erir, deniz seviyesi yükselir, karasal habitatlar yok olurken; aniden meydana gelen şiddetli seller, yerleşim yerlerini ve tarım alanlarını tahrip eder.

Can ve mal kaybı yaşanabilir. Öte yandan, su kıtlığı ile birlikte kuraklık da görülebilir.

COP31 İklim Zirvesi, dünyayı kirleten gelişmiş büyük sanayi ülkeleriyle gelişmekte olan ülkeler arasındaki iklim adaletsizliğinin ve Türkiye'nin uygulamış olduğu çevre politikalarının tartışılıp değerlendirilmesi için önemli bir fırsattır.

Bu zirvenin düzenlenmesine katkı sunan sponsor, uygulama ortağı ve iklim destekçileri arasında, faaliyetleri nedeniyle çevre tartışmalarının odağında bulunan bazı büyük holdinglerin bulunması kamuoyu tarafından hayretle karşılanmıştır. Toplumda, iklim mücadelesinin gerçekten bir çevre politikası mı, yoksa şirketlerin itibarlarını güçlendirmek için yürüttükleri bir yeşil aklama çabası mı olduğu sorusu öne çıkmaktadır.

COP31'in resmi internet sitesinde zirvenin destekçileri ve uygulama ortakları olan pek çok büyük şirketin adı yer alıyor. Bu şirketlerden Nurol Holding "kongre merkezi isim ortağı", Cengiz Holding "uygulama ortağı", Limak Holding, Rönesans Holding, IC Holding, Sinpaş "iklim destekçisi", Kalyon Holding ise "karbon denkleştirme ortağı" olarak dikkat çekiyor.

Diğer pek çok büyük şirket gibi, bu şirketler de son yıllarda büyük ölçekli inşaat, madencilik, enerji ve turizm alanlarına yatırım yaptı. Barajlar, HES'ler, maden ocakları, otoyollar, havalimanları, limanlar, sanayi bölgeleri ve turizm tesisleri yapan bu şirketlerin bazı projelerinin doğal kaynakların tüketilmesi, orman alanlarının azaltılması, su kaynaklarının kontrol altına alınması ve ekolojik dengenin bozulmasına neden olduğu yönünde çevre örgütleri ve meslek odalarının tepkileri ve itirazları devam ediyor.

Bazı projeleri yargıya taşınmış, bazıları hakkında da ÇED kararları ve kapasite artışları tartışma konusu olan bu şirketlerin; konferanslarda sponsor, iklim destekçisi ya da uygulama ortağı olmaları yaşanan süreçle çelişmektedir.

Doğal kaynakların ekonomik değere dönüştürülmesini esas alan bu yatırımlarla orman ve tarım alanlarının kullanım şekli değişebilmekte, su kaynakları üzerinde baskı oluşturulabilmekte; kömür ve doğal gaz santralleri ile petrokimya tesislerinin faaliyetleri sera gazı oranını artırmaktadır.

Türkiye, enerji üretiminde fosil yakıtlara bağımlılığını sürdürmektedir. TÜİK verilerine göre Türkiye'deki toplam sera gazı emisyonu bir önceki yıla göre%5,3 artarak 584,5 milyon ton karbondioksit eşdeğerine ulaşmıştır. İlgili yıla ait sera gazı emisyonlarının sektörlere göre dağılımı da şu şekildedir:%71,8 ile enerji kaynaklı emisyonlar en büyük payı alırken, bunu sırasıyla%12,9 ile endüstriyel işlemler ve ürün kullanımı,%12,6 ile tarım ve%2,6 ile atık sektörü takip ediyor.

Kişi başı sera gazı emisyonu 1990'da 4,2 ton karbondioksit eşdeğerindeyken, bu oran güncel verilerde 6,8 ton karbondioksit eşdeğeri olarak hesaplanmıştır.

Türkiye'nin enerji üretiminde fosil yakıtlara bağlı olması, karbon emisyonları bakımından önemli bir sorundur. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'nın verilerine göre elektrik üretimimizin%33,3'ü kömürden,%22,3'ü doğal gazdan,%15,7'si hidroelektrikten,%10,8'i rüzgârdan,%11,9'u güneşten,%3,1'i jeotermal enerjiden ve%3'ü ise diğer kaynaklardan elde edilmiştir.

Bu verilere göre Türkiye, elektrik üretiminin yarısından fazlasını fosil yakıtlardan sağlıyor. Yılda yaklaşık 120 milyon ton kömür tüketerek bu alanda Avrupa birincisi olan Türkiye'nin, iklim değişikliğine ve hava kirliliğine neden olan kömürden uzaklaşması gerekir.

Türkiye bir yandan sera gazı emisyonlarını azaltmaktan bahsediyor, diğer yandan ise kömür santrallerinin sürdürülmesini teşvik eden mekanizmaları devreye sokmaya çalışıyor. Bu durum tam anlamıyla çelişkili bir tutumdur.

Ülkemiz 7552 sayılı İklim Kanunu'nu kabul etti. Bu kanun; sera gazı emisyonlarının izlenmesini, raporlanmasını, doğrulanmasını, Emisyon Ticaret Sistemi'ni ve iklim politikalarının kurumsal koordinasyonu gibi düzenlemeleri içeriyor.

Bunlar önemli yasal adımlardır. Fakat kurulacak Emisyon Ticaret Sistemi'nin nasıl ve hangi koşullarda işleyeceği hususu büyük önem taşıyor.

Türkiye; Antalya'da kömür santrallerine verilen desteklerin hangi tarihte sona ereceğini, yeni fosil yakıt yatırımları için nasıl bir sınırlama getirileceğini, karayolu taşımacılığında emisyonların nasıl azaltılabileceğini, ormanlara ve doğal hayata zarar veren holdinglerin faaliyetlerini nasıl kontrol altına alacağını, sanayide enerji verimliliğinin nasıl artırılacağını ve iklim krizinden etkilenen çiftçilerin, yoksulların nasıl destekleneceğini somut mesajlarla kamuoyuna duyurmalıdır.

2021'de Paris İklim Anlaşması'nı onaylayan ve 2053 yılında net sıfır sera gazı emisyonuna ulaşmayı hedefleyen Türkiye'nin, emisyonları artırmaya devam etmesi, iklim mücadelesinden uzaklaşması anlamına gelir. Dünya genelinde fosil yakıt bağımlılığı sürüyorsa, emisyonlar bilinçli bir şekilde azaltılmıyorsa, sorumluluk taşıyan ülkeler yükümlülüklerini yeterince yerine getirmiyorsa ve yaratılan iklim krizinin maliyeti yoksulların sırtına yükleniyorsa; Antalya, COP31 gibi zirvelerin başarı hikâyelerinin karşılığı sınırlı düzeyde kalacaktır.

İklim krizi; kürsülerde dünyayı kirletenlerin çevreci söylemleriyle değil, kirliliği üreten düzeni değiştirebilecek siyasi irade ve alınacak gerçekçi, çevreci kararlarla çözülebilir.

COP31'de verilen sözlerin uygulamalarını bekleyip göreceğiz.

💬 Habere Tepkinizi Belirtin:
Habermetrik WhatsApp Kanalına Katılın

Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.

Kanalı Takip Et →
Kaynaklar: kisadalga.net
Haber metni ve görseller kisadalga.net sitesine aittir; tam içerik kaynak sitede yayınlanır.
Haber Künyesi
Kategori: Ekonomi
Yayın: 08 Kasım 2026 22:41 · Kaynak: kisadalga.net
Kaynağı Oku ↗