2026: Geleceğin Göçer İzleri
- Melisa Mercimek'in yazısı
- 2026 yılının sonlarına yaklaşırken, bu yılın dünya için taşıdığı önemli bir anlamı hatırlatmak istiyorum
Melisa Mercimek'in yazısı...
2026 yılının sonlarına yaklaşırken, bu yılın dünya için taşıdığı önemli bir anlamı hatırlatmak istiyorum. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 2022 yılında aldığı kararla 2026'yı Uluslararası Otlaklar ve Göçebe Hayvancılık Yılı ilan etti.
Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü FAO'nun öncülüğünde yürütülen bu uluslararası yılın amacı, otlak ekosistemlerinin ve göçer hayvancılıkla geçinen toplulukların dünya için taşıdığı önemi görünür kılmak. Peki neden böyle bir yıla ihtiyaç duyuldu?
Çünkü dünyanın yaklaşık yarısını kaplayan otlak ekosistemleri, iklim değişikliği, kuraklık, arazi bozulması ve değişen arazi kullanımı nedeniyle giderek artan baskılar altında. Oysa bu alanlar yalnızca hayvanların otladığı coğrafyalar değil.
Biyolojik çeşitliliğe ev sahipliği yapan, karbon depolayan, su döngülerini destekleyen ve milyonlarca insanın geçimini sürdürmesine katkıda bulunan yaşam alanları.
FAO, bu yıl aracılığıyla otlakların sürdürülebilir yönetilmesine, göçer toplulukların bilgi ve deneyimlerinin tanınmasına, hareketliliklerinin korunmasına ve yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli koşulların desteklenmesine dikkat çekiyor. Kısacası mesele, bir yaşam biçiminin hatırlanmasından çok daha büyük.
Dünyanın geleceğiyle ilgili.. Ama burada benim aklıma başka bir soru takılıyor. İnsanlık, iklim krizinin yarattığı belirsizliklerle yaşamayı öğrenmeye çalışırken, belirsizliklerle yaşamayı uzun zamandır deneyimleyen toplulukların önemini neden ancak şimdi bu kadar yüksek sesle konuşuyor?
Göçerlik denildiğinde aklımıza çoğu zaman geçmişten kalan görüntüler geliyor. Dağlar, yaylalar, çadırlar, sürüler, uzun yollar... Gözümüzde canlandırdığımız bu manzaralara bazen biraz özlem, bazen hayranlık, bazen de geçmişe duyduğumuz o tanıdık romantizm eşlik ediyor.
Oysa göçerler bir hatıranın içinde yaşamıyorlar. Bugün de dünyanın farklı coğrafyalarında, değişen koşullarda, kimi zaman çok büyük güçlüklerle karşılaşarak yaşamlarını sürdürüyorlar. Üstelik onların önemi yalnızca kültürel çeşitliliğimizin bir parçası olmalarından kaynaklanmıyor.
Göçer hayvancılık, insanlığın gıda üretiminin, kırsal ekonomilerin ve pek çok otlak ekosisteminin uzun tarihinin bir parçası. Mevsimsel hareketlilik, bazı coğrafyalarda otlakların farklı zamanlarda kullanılmasına ve değişken çevresel koşullara uyum sağlanmasına olanak veriyor.
Belki de üzerinde durmamız gereken ilk şey bu: Göçerliği yalnızca geçmişten bugüne taşınan bir gelenek olarak değil, bugün de devam eden bir yaşam ve üretim biçimi olarak görebilmek. Nedense insanlığın ilerleme hikâyesinde yerleşmek hep önemli bir başarı olarak anlatılır.
Evler, kentler, yollar, sınırlar... Bir yerde kalmayı öğrendiğimizde sanki tarihin önemli bir aşamasını tamamlamışız gibi düşünürüz. Peki hareket etmeye devam edenler? Onları bu hikâyenin neresine yerleştiriyoruz? Belki de sorun, insanlık tarihini herkesin aynı yere ulaşması gereken tek bir yolculuk olarak düşünmemizde.
Oysa farklı coğrafyalar, farklı iklimler ve farklı yaşam koşulları, insanların dünyayla birbirinden farklı ilişkiler kurmasına neden olmuş. Göçerlik de bu çeşitliliğin bir parçası. Ve belki de tam bugün, iklim krizinin ortasında, bu çeşitliliğin ne kadar kıymetli olduğunu yeniden düşünmemiz gerekiyor.
Çünkü iklim değişikliği yalnızca sıcaklıkların yükselmesi anlamına gelmiyor. Yağış düzenleri değişiyor, kuraklıklar şiddetleniyor, su kaynakları üzerindeki baskı artıyor. İnsanlar yaşadıkları coğrafyaların değişen koşullarına uyum sağlamanın yollarını arıyor.
Böyle bir dünyada hareketlilik, bazı topluluklar için yalnızca kültürel bir alışkanlık değil, yaşamlarını sürdürebilmelerinin önemli yollarından biri. Ne var ki tam da bu hareketliliğin giderek zorlaştığı bir dönemde yaşıyoruz.
Arazi kullanımındaki değişimler, daralan otlaklar, kapanan geçiş güzergâhları ve su kaynaklarına erişimde yaşanan güçlükler, göçer toplulukların yaşamlarını doğrudan etkileyebiliyor. Burada biraz tuhaf bir çelişki yok mu?
Bir yandan iklim değişikliğine uyum sağlayabilmenin öneminden söz ediyoruz. Diğer yandan, belirli coğrafyalarda uyum sağlamanın yollarından biri olan hareketliliği sürdürmek giderek güçleşiyor.
Üstelik konu yalnızca göçerlerin geleceği değil. Otlakların sağlığı, biyolojik çeşitlilik, toprağın korunması ve gıda sistemlerinin dayanıklılığı da bu tartışmanın içinde. Elbette her göçer hayvancılık uygulamasının doğaya her koşulda yararlı olduğunu söyleyemeyiz.
Otlatmanın etkileri, hayvan sayısından iklim koşullarına, otlatma zamanından arazinin özelliklerine kadar pek çok etmene bağlı. Ancak uygun koşullarda sürdürülen hareketli hayvancılık, otlakların sağlığının korunmasına katkı sağlayabiliyor.
Bunu anlamak için göçerleri kusursuz insanlar olarak hayal etmemize gerek yok. Zaten bir yaşam biçiminin değerli olabilmesi için kusursuz olması gerektiğini kim söyledi? Bence göçerlerle ilgili düşünürken uzak durmamız gereken iki uç var.
Birincisi, onları ilerlemenin gerisinde kalmış topluluklar olarak görmek. İkincisi ise doğayla her zaman uyum içinde yaşayan, geçmişten bugüne hiç değişmemiş insanlar olarak anlatmak. Her iki yaklaşım da göçerlerin bugünkü yaşamlarını, karşılaştıkları sorunları ve kendi geleceklerine ilişkin beklentilerini görünmez kılabilir.
Oysa onların da değişen bir dünyada yaşadıklarını, yeni koşullarla karşılaştıklarını, tercihleri ve talepleri olduğunu unutmamak gerekiyor.
2026 yılında Moğolistan'da bir araya gelen farklı coğrafyalardan göçer toplulukların seslerini duyurmaya çalışmaları bu açıdan önemliydi. Topraklarına, kaynaklarına ve yaşam biçimlerine ilişkin haklarının tanınmasını talep ettiler.
Bunu okuduğumda uzun süre düşündüm. Bir yaşam biçiminin korunması gerektiğini söylemekle, o yaşamı sürdüren insanların kendi gelecekleri hakkında söz sahibi olmasını kabul etmek arasında ne kadar büyük bir fark var. Göçerleri kültürel miras olarak tanımak elbette önemli.
Ancak onların yaşamı yalnızca sergilenebilecek, fotoğraflanabilecek ya da geçmişi anlatırken hatırlanabilecek bir mirastan ibaret değil. Göçerler bugün de üretiyor, çalışıyor, öğreniyor ve değişiyorlar. Ve belki de en önemlisi, kendi geleceklerini kurmak istiyorlar.
İklim krizi çağında bu isteğin anlamı daha da büyüyor. Bugün dünyanın geleceğine ilişkin pek çok şey konuşuyoruz. Sürdürülebilirlikten, dayanıklılıktan, uyumdan, ekolojik dönüşümden söz ediyoruz. Yeni kavramlar geliştiriyor, yeni hedefler belirliyoruz.
Peki bütün bunları konuşurken, farklı coğrafyalarda uzun zamandır yaşamlarını sürdüren insanların deneyimlerine ne kadar yer veriyoruz? Bilimsel çalışmaların, teknolojinin ve yeni çözümlerin önemini tartışmıyorum. Aksine, bunlara her zamankinden fazla ihtiyacımız var.
Ama dünyanın geleceğini yalnızca tek bir bilgi biçimiyle, tek bir yaşam anlayışıyla, tek bir ilerleme hikâyesiyle kurabileceğimizi düşünmek ne kadar doğru? Belki de iklim krizi bize yalnızca doğayla ilişkimizi değil, birbirimizin yaşam biçimlerini nasıl değerlendirdiğimizi de yeniden düşünme fırsatı sunuyor.
Bir göçerin deneyimi herkes için geçerli bir reçete olmayabilir. Ama bu, ondan öğrenilecek hiçbir şey olmadığı anlamına gelmez. Bazen başka bir yaşam biçiminin varlığını ciddiye almak bile, kendi alışkanlıklarımızı sorgulamamız için yeterlidir.
2026 yılının sonuna yaklaşırken, FAO'nun öncülük ettiği bu uluslararası yılın önemini biraz da burada görüyorum. Dünya, otlakların ve göçer toplulukların önemini konuşmak için bir yıl ayırdı. Bu kuşkusuz değerli. Ancak asıl önemli olan, bu yılın ardından neyin değişeceği.
Otlakların korunması, hareketliliğin desteklenmesi, göçer toplulukların haklarının tanınması ve bilgi birikimlerinin karar alma süreçlerinde dikkate alınması, yalnızca bir takvim yılıyla sınırlı kalmamalı. Çünkü iklim krizi takvime bakarak ilerlemiyor.
Kuraklık, arazi bozulması ve biyolojik çeşitlilik kaybı, 2026 sona erdiğinde ortadan kalkmayacak. Göçerlerin karşılaştıkları güçlükler de öyle. Belki de bu yüzden 2026'yı yalnızca göçerlerin yılı olarak değil, onları yeniden düşünmeye başladığımız bir yıl olarak hatırlamak isterim.
Onları geçmişe ait bir manzaranın içine yerleştirmeden, bugünün dünyasındaki varlıklarını ve önemlerini görebildiğimiz bir yıl. İnsanlığın geleceğinin tek bir yaşam biçimine, tek bir bilgiye ya da tek bir ilerleme anlayışına bağlı olmadığını fark edebildiğimiz bir yıl.
Ve şimdi, 2026 yılının sonuna yaklaşırken aklımda tek bir düşünce var: Belki de insanlığın geleceği için ihtiyacımız olan şey, her şeyi yeniden icat etmek değil; varlığını sürdüren başka yaşam biçimlerinin bize anlatacaklarını duymayı öğrenmektir. Çünkü bazen geleceğe dair en önemli cevaplar, henüz sormayı akıl edemediğimiz sorularda saklıdır..
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.
Kategori: Hava · Bölge: İzmir
Yayın: 29 Ekim 2026 05:08 · Kaynak: gazeteyenigun.com.tr