Acının Terbiyesi – I
İnsan, imtihan kelimesini duyduğunda zihninin ilk odalarında çoğu zaman acı, kayıp, hastalık, yoksulluk, yalnızlık, dışlanma, ölüm, haksızlık, çaresizlik ve kendi iradesiyle durduramadığı büyük kırılmalar belirir; çünkü hayatın görünen fırtınaları insanı daha çabuk sarsar, hastane koridorlarının keskin kokusu faniliği daha çıplak bir hakikat olarak insanın yüzüne yaklaştırır, boşalan bir evin sessizliği kalbin en savunmasız yerlerine ağır ağır iner, işsizliğin ve yoksulluğun gölgesi gündelik güvenleri birer birer eritir, sevilen birinin toprağa verilmesi bütün planları tek bir avuç hakikatle karşı karşıya bırakır ve dışlanmanın, anlaşılmamanın ya da haksızlığa uğramanın acısı, insanın kendi varlığını bu dünyada hangi zemine yasladığını yeniden sorgulamasına sebep olur. Fakat imtihan, yalnızca insanın eksildiği, kaybettiği, ağladığı, beklediği, yaralandığı ve çaresiz kaldığı yerlerde başlamaz; bazen insan en ağır sınavını yükseldiği, çoğaldığı, kazandığı, göründüğü, alkışlandığı, sözü dinlendiği, kapıların önünde açıldığı, hesabındaki rakamlar arttığı, makam odasının kapısı daha çok çalındığı, adı kalabalıkların dilinde daha fazla dolaştığı ve kendi hayatını kontrol ettiği vehmine kapıldığı yerde verir.
Acı, insanın ne kadar dayanabildiğini gösterdiği kadar, nimet de insanın ne kadar taşmadan kalabildiğini gösterir; çünkü yokluk insanın sabrını, varlık ise haddini açığa çıkarır. İnsan, kaybettiğinde nasıl dua ettiğinden, beklediğinde içini nasıl kirletmediğinden, hastalandığında teslimiyetini hangi cümlelerle değil, hangi hâlle aradığından ve yalnız kaldığında Rabbine mi yoksa hıncının karanlık odalarına mı döndüğünden sınandığı gibi, kazandığında nasıl paylaştığından, güçlendiğinde nasıl hükmetmediğinden, görünür olduğunda kendisini nasıl mutlaklaştırmadığından, alkışlandığında içindeki benlik sesini nasıl yokladığından, konfora ulaştığında başkasının yorgunluğuna nasıl baktığından ve itibara kavuştuğunda mahcubiyetini koruyup koruyamadığından da sınanır. İnsan, yalnızca eksildiği yerde değil, çoğaldığı yerde de imtihan edilir; çünkü bazı yaralar insanı yere düşürürken, bazı nimetler insanı fark ettirmeden kendi nefsinin yüksek balkonundan aşağı baktırır.
Ankebût suresinin imtihan eşiği, insanın “İnandık.” sözünü yalnızca dar zamanların gözyaşıyla değil, geniş zamanların ahlâkıyla da yoklayan büyük bir hakikat alanı açar. Bir kapı kapandığında insanın dua etmesi anlaşılır bir yöneliştir; fakat kapılar ardı ardına açıldığında insanın duasını kaybetmemesi daha derin bir sadakat ister. İnsan, hastane odasında çaresizlikle ellerini açabilir; fakat sağlığı yerindeyken, takvimi doluyken, işleri yolundayken, adı duyulurken, imkânları genişlerken ve hayat ona görünürde güvenli bir zemin sunarken aynı mahcubiyeti taşıyabiliyor mu? Asıl soru çoğu zaman burada başlar. Çünkü acı, insanın güçsüzlüğünü yüzüne çarparak onu durdurur; nimet ise insanın önüne, kendisini güçlü zannettiren parlak bir perde çeker ve onu çoğu zaman hiç durmadan yürüttüğü için daha sinsi bir sınav hâline gelir.
Acı, insanı çoğu zaman hızla akan hayatın içinden çekip alır ve bir bekleme salonunda, mezarlık yolunda, mahkeme kapısında, kapatılmış bir telefonun sessizliğinde, cevapsız kalmış bir duanın mahcup bekleyişinde ya da boş bir odanın orta yerinde kendi içine bakmaya zorlar. İnsan, bu vakitlerde hayatın sandığı kadar kontrol edilebilir olmadığını, bedenin bir anda güçten düşebileceğini, sevdiği insanların elinden kayıp gidebileceğini, güven sandığı şeylerin ne kadar kırılgan olduğunu ve kendi varlığının düşündüğü kadar sağlam zeminlerde durmadığını fark eder. Fakat nimet, çoğu zaman insanı durdurmaz; tam tersine hızlandırır, çoğaltır, meşgul eder, çevresini kalabalıklaştırır, kapısını daha çok çaldırır, telefonunu daha fazla bildirimle doldurur, takvimine daha çok toplantı ekler ve insanın kendi içine bakmasını erteleyebileceği sayısız gerekçe üretir.
Modern hayatın nimetle kurduğu ilişki, bu imtihanı daha da karmaşık hâle getirmiştir; çünkü başarı artık yalnızca insanın yaptığı işin bereketiyle, çevresine bıraktığı faydayla, kalbinde büyüttüğü sorumlulukla ve sessizce onardığı hayatlarla değil, görünürlüğüyle, etkileşim oranıyla, takipçi sayısıyla, arama motorlarında ne kadar yer aldığıyla, satış grafikleriyle, dijital panellerde yükselen verilerle, kurumsal unvanlarla, ödül törenlerindeki ışıklarla, medya dolaşımıyla, çevrimiçi itibarıyla ve insanın kendisini sürekli pazarlamak zorunda bırakıldığı yeni bir vitrin diliyle ölçülmektedir. Bir insan, emeğinin karşılığını aldığını zannederken, farkında olmadan kendi emeğinin aynasında kendisine hayran kalmaya başlayabilir; bir yazar, bir eğitimci, bir yönetici, bir akademisyen, bir sanatçı, bir iş insanı veya sözü dinlenen herhangi biri, sözünün başkalarında karşılık bulmasını emanet olarak taşımak yerine kendi varlığının delili gibi görmeye başladığında, nimet sessizce tuzağa dönüşmeye başlar. Nimetin en tehlikeli tarafı, insana Allah’ın verdiği şeyi kendi varlığının tabiî hakkı gibi göstermeye başlamasıdır.
Acı, insanın sertleşmesine de incelmesine de vesile olabilir; çünkü hiçbir acı tek başına insanı otomatik olarak olgunlaştırmaz, hiçbir kayıp kendiliğinden kalbi arındırmaz, hiçbir haksızlık insanı zorunlu olarak adil kılmaz ve hiçbir yara, insanın içinden mutlaka merhamet çıkaracağını garanti etmez. Bazı insanlar acıdan geçtikten sonra daha dikkatli, daha mahcup, daha merhametli, daha derin, daha sabırlı ve başkasının kırılganlığına karşı daha hassas hâle gelir; bazıları ise uğradıkları haksızlığın içinden başkasına karşı yeni bir sertlik, kendi acılarından doğan bir üstünlük, kimseye güvenmeme üzerine kurulu bir hayat dili, mağduriyetini her şeyin ölçüsü yapan kapalı bir benlik ve başkasının acısını küçümseyen soğuk bir kabuk çıkarır. Bu yüzden acının terbiyesi, acının kendisinden değil, insanın o acıyla nasıl konuştuğundan, onu hangi anlamla taşıdığından, onun içinden neyi büyüttüğünden ve kırıldığı yerde insanlığını koruyup koruyamadığından doğar.
Nimet de aynı şekilde insanı şükre, paylaşmaya, hizmete, emanete ve tevazuya yaklaştırabileceği gibi, kibre, körlüğe, bencilliğe, sınıfsal mesafeye, hakikatten kopuşa ve kendisini başkasından üstün görme hastalığına da sürükleyebilir. Bir insanın sofrası genişlediğinde yoksulun yüzüne daha mahcup bakıyorsa, kazancı arttığında başkasının emeğine daha fazla dikkat ediyorsa, makamı yükseldiğinde kapısı daha çok açılıyorsa, sözü dinlendiğinde dili daha fazla inceliyorsa, adı duyulduğunda kendi içindeki benlik tehlikesinden daha fazla korkuyorsa ve konforu arttığında başkasının zahmetini daha derinden hissediyorsa, nimet onun elinde ihya edici bir emanete dönüşebilir. Fakat aynı nimet, insanı daha seçici, daha kapalı, daha mesafeli, daha buyurgan, daha gösterişli, daha tahammülsüz ve daha hesapçı yapıyorsa, insan nimetin içinde büyümüyor, nimetin gölgesinde küçülüyor demektir.
Güç, insanın en mahrem imtihanlarından biridir; çünkü güç, insanın içinde gizli duran niyeti hızlıca büyütür ve saklı olanı görünür kılar. Merhamet sahibi birinin elinde güç, başkası için güven alanı açabilir; fakat kibirli birinin elinde güç, en küçük ilişkiyi bile tahakküm alanına dönüştürebilir. İnsan, güçsüzken adaletten söz edebilir, haksızlığa uğradığında merhamet bekleyebilir, kapılar yüzüne kapandığında herkes için daha insani bir düzen isteyebilir; fakat kendisine kapılar açıldığında, sözü dinlenmeye başladığında, imzası birinin hayatını etkilediğinde, bir insanın geleceği onun kararına bağlı hâle geldiğinde ve birinin bekleyişi onun iki dudağı arasına sıkıştığında, daha önce savunduğu değerlerin hakikat mi yoksa güçsüzlük zamanının dili mi olduğu ortaya çıkar. Güç, insanın içinde zaten var olan şeyi büyütür; merhameti olanı hizmete, kibri olanı tahakküme, emaneti bilen kişiyi sorumluluğa, kendisini merkez sananı ise zulme yaklaştırır.
Makam, bu açıdan insanın kalbine yerleştirilen çok hassas bir terazidir. Bir makam odasının kapısı, insanın yalnızca içeri girenleri değil, kendi nefsini de nasıl karşıladığını gösterir. İnsan, o odada kendisine emanet edilen yetkiyi başkasının işini kolaylaştırmak, adaleti korumak, zayıfı kollamak, hakkı geciktirmemek ve insan onurunu incitmemek için kullanıyorsa, makam onun elinde halk ahlâkına hizmet eden bir kapıya dönüşür. Fakat aynı makam, insanın ses tonunu değiştiriyor, karşısına gelenleri küçültüyor, imzasını lütuf gibi sunmasına sebep oluyor, bekleyen insanları kendi zamanından daha değersiz görmesine yol açıyor, yakınlarını kollayıp uzağı soğuk prosedürlere terk etmesini sağlıyor ve insanın kendisini görevden çok ayrıcalıkla tanımlamasına yol açıyorsa, makam artık emanet olmaktan çıkıp insanın içinde örülmüş bir ankebût evinin yüksekçe bir köşesine dönüşür.
Günümüz kurumlarında bu imtihan, çoğu zaman nazik cümlelerin, toplantı masalarının, kurumsal protokollerin, performans ölçümlerinin, dosya takip sistemlerinin ve teknik raporların arkasında yaşanmaktadır. Bir insanın talebi, ekranın bir satırında bekleyen “işlem” olarak görüldüğünde, onun evinde yanan ışık, çocuğunun okul masrafı, hasta yatağındaki bekleyişi, yıllarca verdiği emek, bir imzanın gecikmesiyle kırılan umudu ve bir cümlenin soğukluğuyla incinen onuru kolayca görünmez hâle gelir. Kurumsal dil, hakikate ve emanete bağlı kaldığında düzen sağlar; fakat merhametten koptuğunda, insan acısını dosya numaralarına, performans tablolarına, standart cevaplara ve vicdanı rahatlatan prosedür cümlelerine bölerek Hâmân aklının modern bir biçimine dönüşebilir. Böyle bir yerde insan, zulüm yaptığını düşünmeyebilir; çünkü yaptığı şeyi bir sistemin gereği, bir sürecin akışı, bir kararın teknik sonucu veya bir prosedürün zorunluluğu gibi görebilir; fakat insanın vicdanı, prosedürün arkasındaki yüzü görmeyi bıraktığında, düzenin soğukluğu merhametin yerini almaya başlar. (Devam EDECEK)
Kategori: Sağlık · Bölge: Kırıkkale/Keskin
Yayın: 14 Ekim 2026 04:31 · Kaynak: elazigfirat.com