Kayseri’ye gelen profesör, Erciyes fay hattındaki gizli tehlikeyi açıkladı!
Depremin enerjisinin kaynağına değinen Prof. Dr. Uyanık; dünyamızın çekirdek, bunu saran manto ve mantoyu saran bir kabuktan oluştuğunu, mantodaki konveksiyonel akımların kabukta gerginlik oluşturduğunu ifade etti. Bu gerginliklerin zamanla kırık ve çatlaklar ile fayları oluşturduğunu, fayların enerjisini boşaltmasıyla da depremlerin meydana geldiğini aktardı. Yapılardaki kolon-kiriş bağlantılarının zayıf yapılması durumunda deprem dalgası etkisiyle bu bağlantıların kopacağını ve preslenme kavramlarının oluşarak binaların çökeceğini vurguladı.
Hangi dalgalar yıkıcı deprem üretiyor? S dalgasının yıkıcı bir dalga olduğunu belirten Uyanık, inşaat mühendislerinin her yerde yapı yapabilecek teknolojiye sahip olduğunu ancak Türkiye koşullarında suya doygun çok gevşek zeminlerde yapı yapılması durumunda tehlikeli etkileşimler yaşandığını dile getirdi. Yüzeyde ve gevşek zeminlerde oluşan dalgalardan Rayleigh dalgasının katar şeklinde ilerlediğini, Love dalgasının ise yapıda çalkalama yaparak adeta çamaşır makinesindeki hareketleri oluşturduğunu belirtti. Bu dalgaların kolon-kiriş bağlantılarına hamle yaparak binaya moment uygulamaya başladığını, bu nedenle son derece yıkıcı olduğunu ve uzak alanlara ulaşarak gevşek zeminlerde büyük hasarlar yaratabildiğini vurguladı.
Kayseri'nin deprem riski ve binaların periyot özellikleri Deprem dalgasının en iyi denetleyici olduğunu ifade eden Prof. Dr. Uyanık, Kayseri merkeze bakıldığında büyük diyebileceğimiz bir deprem söz konusu olmasa da kentin 200 km çap içerisinde önemli depremlerle yüzleştiğini söyledi. Kayseri'nin hem Erciyes fay zonuna hem de Erkilet fay zonuna sahip olduğunu belirten Uyanık, Kayseri merkezde bir fay zonunun olmasının veya harekete geçip geçmemesinin bir önemi olmadığını, her koşulda yapıların çok düzgün yapılması ve Türkiye'nin bir deprem ülkesi olduğunun sindirilmesi gerektiğini vurguladı. Yapı türlerine ve salınım frekanslarına değinen Uyanık; düşük frekansta zemini sallayınca yüksek katlı yapıların, biraz daha yüksek frekansta orta katlı yapıların, daha sık sallantıda (yüksek frekansta) ise kısa katlı yapıların harekete geçtiğini belirtti. Zeminin hakim titreşim periyodunun; sismograflar, mikrotremör ve gürültü kayıtları ile deprem kayıtları kullanılarak üç bileşenli sismometre cihazlarıyla belirlenebileceğini, aynı işlemin katlarda ve binalarda da yapılabileceğini ifade etti.
Deprem tehlike haritaları ve yerel zemin koşulları İnşaat mühendislerinin hesaplarında genelde ivme bağıntısını kullandıklarını belirten Uyanık, kontrolün hep merkezde yapılmak istendiğini, mühendislere yeterince güvenilip sorumluluk verilmediğini ifade etti. Deprem tehlike haritasının merkezden oluşturulduğunu hatırlatan Uyanık, bu haritanın altındaki alt notların okunmadığı için gerçek amacının anlaşılamadığını vurguladı. Mevcut haritanın esasında kaya ortamlar için geliştirildiğini, ancak insanların genelde kaya ortamlara değil gevşek zeminlere yerleştiğini ifade etti. Gevşek zeminlerdeki ivme değerlerinin haritadaki gibi olmadığını, bunun 6 Şubat depremlerinde de görüldüğünü dile getirdi. Sismometrelerin AFAD aracılığıyla yeni yeni zeminlere inmeye başladığını, normal şartlarda sismometrelerin hep kaya ortamlara yerleşik olduğunu belirten Uyanık, kaya ortamlardan elde edilen verilerle çizilen bu haritanın zemin etüdü yapan kişiye zorunlu kılınmasıyla işlerin karıştığını söyledi. 1970'li yıllardan bu yana yapılan çalışmalarda, sondaj yapılan aynı derinlikteki farklı zeminlerde farklı ivme kayıtlarının görüldüğünü, yerel koşulların çok değişken olması sebebiyle kesinlikle ivme azalım ilişkilerine de bakılması gerektiğini sözlerine ekledi.
Kategori: Hava
Yayın: 09 Ekim 2026 11:34 · Kaynak: kayseriolay.com