Dokuzu Beş Geçe
- Tarih: 21 Mayıs 1938.Yer: Mersin
- İstasyon meydanında askerî birlikler sıra sıra dizilmiş, öğrenciler bayraklarıyla bekliyordu
Tarih: 21 Mayıs 1938.Yer: Mersin. İstasyon meydanında askerî birlikler sıra sıra dizilmiş, öğrenciler bayraklarıyla bekliyordu. Trenden inen adam, aylardır doktorlarının yataktan kalkmasını bile yasakladığı Atatürk’tü. Fransız radyoları onun artık ayağa kalkamadığını dünyaya duyuruyordu… Oysa o, meydanda ayaktaydı!
Birlikleri teftiş etti, geçit törenini kırk beş dakika boyunca ayakta izledi. Kimse onun neden geldiğini sormadı, çünkü herkes biliyordu. Sınırın öte yanında, Fransız mandası altında bir toprak parçası vardı ve Atatürk ona Hatay adını çoktan vermişti.
Bu, onun son yurt gezisiydi… O günden 10 Kasım sabahına kadar geçen yüz yetmiş günü anlamak, bir insanın bedeniyle vazifesi arasındaki son çatışmayı anlamaktır diyebiliriz. HATAY İÇİN AYAKTAHastalığın ilk ciddi belirtileri Ocak 1938'de, Yalova’da görülmüştü.
Dr. Nihat Reşat Belger karaciğerden şüphelendi, önce Marmara Köşkü’ndeki karınca istilası bile denecekti ama ardından teşhis kondu: Siroz. Mart’ta Paris’ten çağrılan Prof. Noël Fiessinger, Çankaya’da onu muayene etti ve öteki hekimlerin söylediğini tekrarladı: Tedavi, dinlenme, hareketsizlik.
Ama 1938 baharı dinlenecek bir bahar değildi. Hatay meselesi düğümlenmişti; Fransa’ya Türkiye’nin kararlılığını göstermek lazımdı.19 Mayıs’ta Ankara’da Gençlik ve Spor Bayramı’nı izledi, aynı akşam trenle güneye hareket etti.
Mersin’den sonra Tarsus’a, oradan Adana’ya geçti; Adana’da da bir geçit töreni daha izledi, yine ayaktaydı. Sıcak, yorgunluk, hastalık, hepsi üst üste bindi. Bu gezi sağlığına ağır bir darbe vurdu, ama vatan için sonuç getirdi.
Temmuz başında Türk ve Fransız birlikleri, varılan anlaşmayla Hatay’a girdi. Eylül’de Hatay Millet Meclisi açıldı. Atatürk’ün ömrü Hatay’ın anavatana katılışını görmeye yetmeyecekti ama o yolu kendi bedeniyle açmıştı. Hatay, onun son enerjisini vermesiyle vatan toprağına katılacaktı… Zaten o değil miydi bütün hayatını bu vatana adayan kişi?
SAVARONA’DAN DOLMABAHÇE’YEAtatürk, 27 Mayıs’ta İstanbul’a geldi. Haziran başında dinlenmek için Savarona yatına geçti; doktorlar deniz havasının iyi geleceğini umuyordu. (Biz o Savarona yatına da sahip çıkamadık yıllarca mesela, içinde fuhuş bile yapıldığı söylendi…) Yaz boyunca misafirlerini orada kabul etti, devlet işlerini yürüttü.
Temmuz’un sonunda, hastalığı ağırlaşınca Dolmabahçe’ye döndü. 25 Temmuz’da girdiği o saraydan bir daha hiç çıkamadı; yüz dokuz gün boyunca dünyası, Boğaz’a bakan o odanın pencerelerinden ibaret kaldı. Hasta yatağında bile memleketten başka bir şey konuşmuyordu.
18 Eylül’de Başvekil Celal Bayar dört yıllık ekonomik planla saraya geldiğinde, ona acele etmesini söyledi. Bir dünya savaşı gelecekti, Türkiye’nin önünde en fazla üç yıl vardı; o projeler bir an önce hayata geçmeliydi. Ömrünün sonuna yaklaşan bir adam, ülkesinin önündeki zamanı kendi sağlığından bile önce görüyordu.
BİR PAZARTESİ SABAHI5 Eylül 1938 Pazartesi sabahı Atatürk, kendi el yazısıyla tek sayfalık bir metin yazdı. Ertesi gün İstanbul Altıncı Noteri İsmail Kunter’i saraya çağırdı, doktoru Neşet Ömer İrdelp ve Genel Sekreter Hasan Rıza Soyak’ın önünde kapalı zarfı ona uzattı ve bunun vasiyeti olduğunu söyledi.
Zarf, ölümünden on sekiz gün sonra Ankara’da açıldı. Bütün parasını, hisse senetlerini, Çankaya’daki malını Cumhuriyet Halk Partisi’ne bırakıyordu. (CHP’nin bugünkü halini görse partiyi kendi kapatırdı herhalde!) Kız kardeşi Makbule’ye, manevi kızları Afet’e, Sabiha’ya, Ülkü’ye, Rukiye ve Nebile’ye, onunla anılmanın onurunu taşıdıkları sürece, ömürleri boyunca bir gelir bağlanmasını istiyordu.
İsmet İnönü’nün çocuklarının yüksek tahsili için yardım yapılacaktı. Geriye kalan ne varsa, her yıl yarı yarıya Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumu’na gidecekti. Bir imparatorluğun yıkıntısından bir devlet kurmuş bir liderin son mirası böyleydi.
Bunun dışında kendisine hiçbir şey ayırmamıştı. Ölümünden sonra yapılan sayımda, Dolmabahçe’deki odasında şahsına ait yalnızca üç eşya kayda geçti: bir tablo, bir saat ve bir termometre.“GİDELİM AFET”O tablo, yatağının tam karşısındaki duvarda asılıydı.
Adı Dört Mevsim’di; ormanlar, çayırlar, uzanıp giden bir manzara. Atatürk o tabloda doğup büyüdüğü Rumeli topraklarını görüyordu. Eylül’ün son günlerinden birinde, ağır bir uykudan uyandığında başucunda Afet İnan vardı. Gözünü tabloya dikti ve ona, her şeyi bırakıp oraya, o ormanlara gitmelerini söyledi.
Afet İnan o yıl Cenevre’deki doktora çalışmalarının ortasındaydı. Ama o sonbahar Dolmabahçe’den ayrılmadı. On üç yıl önce İzmir’de tanıdığı, Türk tarihinin ilk kadın profesörü olmaya yönlendirdiği o genç kadın, şimdi onun son günlerinin tanığıydı.
Atatürk’ün bütün hayatı boyunca kurmaya çalıştığı şeyin, okumuş, bilim insanı, ayakları üzerinde duran Cumhuriyet kadınının yaşayan bir örneği, başucunda nöbet tutuyordu. ON BEŞİNCİ YILAtatürk, 16 Ekim öğleden sonra ilk ağır komaya girdi.
Ertesi günden itibaren Anadolu Ajansı her gün sağlık bültenleri yayınlamaya ve memleket nefesini tutmaya başladı. Birkaç gün sonra bu ilk komadan çıktı. Aklında tek bir şey vardı; Cumhuriyet’in on beşinci yıldönümünde Ankara’da olmak, ordusunu ve milletini son bir kez görmek.
Gidemedi... 29 Ekim 1938 sabahı Ankara Hipodromu’nda yapılan geçit töreninde, onun orduya yazdığı mesajı Başvekil Celal Bayar okudu. Cumhuriyet ilan edildiğinden beri ilk kez bir 29 Ekim’de kürsüde o yoktu...O akşam Ankara’daki törenlerden dönen Kuleli Askerî Lisesi öğrencileri, vapurla Dolmabahçe’nin önünden geçerken marşlar söyleyerek onu selamladılar.
Falih Rıfkı’nın anlattığına göre Atatürk sesleri duyunca pencereye gitmek istedi. Kollarına girdiler, pencerenin önüne bir koltuk koydular. Oradan baktı gençlerine, el salladı. Cumhuriyet’i emanet edeceği kuşağı son kez gördüğü andı bu, onun için çok zordu...SONSUZLUK7 Kasım’da karnından son kez su alındı.
8 Kasım akşamı saat yedide, başucundaki Dr. Neşet Ömer İrdelp’e baktı ve “Aleykümselam” dedi. Anlatılanlara göre bu onun son sözüydü. Ardından ikinci ve son büyük komaya girdi. 9 Kasım günü ve gecesi koma derinleşti, doktorlar müşahede defterine artık umut taşımayan notlar düştüler.10 Kasım 1938 Perşembe sabahı, saat dokuzu beş geçe, Mustafa Kemal Atatürk Dolmabahçe Sarayı’nda hayata gözlerini kapadı.
Elli yedi yaşındaydı. Yatağının başucundaki saat, o günden beri dokuzu beş geçeyi gösteriyor. Naaşı tahnit edilip sarayın tören salonunda bir katafalka konuldu. Günlerce, on binlerce insan onu son bir kez görmek için Dolmabahçe’nin kapısında bekledi; 17 Kasım gecesi kalabalık o kadar büyüdü ki çıkan izdihamda on bir kişi hayatını kaybetti.
19 Kasım’da cenaze namazı kılındı, tabut Sarayburnu’ndan Yavuz zırhlısına alındı, İzmit’e, oradan trenle Ankara’ya götürüldü. 21 Kasım’da Etnografya Müzesi’ndeki geçici kabrine konuldu. Anıtkabir’e geçişi ise on beş yıl sonra, yine bir 10 Kasım’da olacaktı.
BİZE KALANSeksen sekiz yıl geçti o sabahın üzerinden... Ama ölen onun yalnızca fani bedeniydi.
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.
Kategori: Eğitim · Bölge: Mersin
Yayın: 08 Kasım 2026 04:13 · Kaynak: gazetepencere.com