Habermetrik
← Ana Sayfa
07 Kasım 2026 06:35
✍ Editör: Habermetrik · Editör Politikası

Fetihte Tekbir, Kurtuluşta Tekfir!

Fetihte Tekbir, Kurtuluşta Tekfir!
Görsel kaynağı: gunebakis.com.tr
⏱️ 10 dk okuma 🛡️ %85 Doğruluk · 1 Kaynak
WhatsApp Paylaş
⚡ 30 Saniyede Özet Habermetrik Yapay Zeka Özeti
  • Geçen hafta, “İngilizlerin Adamı Atatürk” başlıklı yazıda söylemiştim
  • Konu benzer, hatta bir önceki yazının devamı gibi olduğu için şimdi de tekrar edeyim: Bu ülkede bazı insanların tarih anlayışı yok, sadece nefret takvimleri var
Hukuki not: Ölüm haberi: bilgiler adli makamların açıklamalarına dayanır, kesinleşmiş yargı kararı değildir.

Geçen hafta, “İngilizlerin Adamı Atatürk” başlıklı yazıda söylemiştim. Konu benzer, hatta bir önceki yazının devamı gibi olduğu için şimdi de tekrar edeyim: Bu ülkede bazı insanların tarih anlayışı yok, sadece nefret takvimleri var.

Bu tipler, işlerine gelen günü kutsuyor, işlerine gelmeyen günü lanetliyor, işlerine gelen komutanı “hazret” yapıp, işlerine gelmeyen kurtarıcıyı “kafir” ilan ediyorlar.

Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethetti diye O’nu tarihi bir şahsiyet olmaktan çıkarıp dokunulmaz bir menkıbe kahramanına dönüştürenlerin, aynı İstanbul’u İngiliz işgalinin gölgesinden kurtaran Mustafa Kemal’e küfretmesi sadece cehaletle açıklanabilecek bir durum değil. Bu, düpedüz ahlaki bir çürüme.

Öyle diyorum, çünkü buradaki mesele Fatih’i sevmekten çok, Atatürk’ten nefret etmek aslında.

Fatih’i gerçekten seven adam, İstanbul’un esaretine razı olmaz. Fatih’i gerçekten anlayan adam, Ayasofya’nın gölgesinde “İtilaf kuvvetlerinin postalı” gezerken susanlara değil, o postalı bu şehirden söküp atan iradeye saygı duyar.

Hatta duymak zorundadır. Ama bu tiplerin derdi İstanbul değil. Bunların derdi hakikat de değil. Bunların derdi İslam hiç değil. Bunların derdi, tarihten kendi öfkelerine fetva çıkarmak.

Fatih İstanbul’u aldı diye “kutlu fetih” diyorlar. Elhak, doğrudur. Kutludur, evet. Ama İstanbul 1918’de işgal edildiğinde ne diyeceğiz? Hani birileri hep soruyor ya, “İngilizler tek kurşun atmadan niye gittiler kardeşim?” diye, ondan önce şunu sorsana: İstanbul’a girdiklerinde neden ciddi bir direnişle karşılaşmadılar? (Yasin Aktay’ın İngilizlerle Mustafa Kemal arasında gizli bir mutabakat arayan 2 Kasım tarihli Yeni Şafak yazısına da biraz sonra döneceğiz.).

Ama bunu sorarsan, İstanbul’un Mondros sonrası işgaline normal, Lozan’la boşaltılmasına ise kuşkuyla bakan aklını topluma nasıl izah edeceksin, değil mi? Ha, geçen hafta yazıp anlattık bunları ama hala, “tek kurşun atmadan İstanbul’dan niye gittiler?” deyip mide ve kafa bulandırmaya devam edeceksen, bil ki o kurşunu İnönü’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da ve İzmir yolunda attık...

O zaman bu şehrin sokaklarında İngiliz, Fransız, İtalyan askerleri gezerken, Osmanlı payitahtı kendi başkentinde mahcup bir sessizliğe gömülmüşken, milletin onuru ayaklar altındayken ne vardı? Ben söyleyeyim size ne olduğunu: Teslimiyet vardı.

Korku vardı. İstanbul hükümetlerinin teslimiyetçiliği vardı... Ve sonra Anadolu’dan bir irade çıktı. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları, sadece Ankara’da bir Meclis kurmadılar. Çökmüş bir imparatorluğun enkazından milletin haysiyetini çıkardılar. İstanbul’un kurtuluşu da o büyük mücadelenin sonucuydu.

Yani İstanbul bir kez Fatih’in kılıcıyla alındı, bir kez de Mustafa Kemal’in kurduğu milli iradenin zaferiyle esaretten çıktı.

Bunu görmek istemeyen adam tarih konuşmasın (ya da az ötede konuşsun). Çünkü tarih, işine gelen mezar taşını öpüp işine gelmeyen zaferi inkar etme sanatı değildir. Fatih’i seviyorsan, devlet aklını seveceksin. Fatih’i seviyorsan, bağımsızlığı seveceksin.

Fatih’i seviyorsan, çağının zincirlerini kıran adamı anlayacaksın. Fatih kendi devrinin en büyük devrimcisiydi. Çağın surlarını yıktı. Sadece bir şehri almadı, bir dünya düzenini değiştirdi. O’nun büyüklüğü yalnız surlara dayanmasında değildi.

Ali Kuşçu’yu İstanbul’a getiren, Doğu’nun alimleriyle Batı’nın sanatkarlarını aynı sarayda buluşturan, haritaya, astronomiye ve devlet teşkilatına kafa yoran hükümdardı. Onu sevmek geçmişe kapanmayı değil, daha çok, yaşadığı çağın bütün bilgisini iktidara dönüştürme cesaretini anlamaktan geçer.

Peki Mustafa Kemal ne yaptı? O da çökmüş bir çağın surlarını yıktı. Saltanatın, mandacılığın, teslimiyetin, “bizden artık bir şey olmaz” diyen çürümüş aklın surlarını yıktı. Birisi Bizans’ın surlarına dayandı. Diğeri Sevr’in duvarına.

Birisi İstanbul’u aldı. Diğeri İstanbul’un esaretine son veren yolu açtı. Üstelik İstanbul’un işgali karşısında Mustafa Kemal’in kullandığı dil yalnız milliyetçi değil, aynı zamanda İslamiydi. O, işgali, bütün Müslüman dünyasına ve Hilafet’e karşı bir hakaret olarak nitelendirmişti.

Bugün din adına Mustafa Kemal’e sövenlerin, işgal günlerinde İslam alemini İstanbul’un hürriyeti için yardıma çağıran adamla yüzleşmesi gerekir.

Bunları söylerken, bir insanın Atatürk’ün her kararını benimsemek zorunda olduğundan bahsetmiyorum. Fakat İstanbul’un Türk hakimiyetine girmesini bağımsızlık destanı sayanların, aynı şehrin işgalden kurtulmasını sağlayan Milli Mücadele’yi ve onun başındaki Mustafa Kemal’i aşağılayamayacağını anlatmak istiyorum.

Çünkü buradaki mesele Atatürkçü olmak değil, bağımsızlık karşısında ahlaken tutarlı olmaktır.

Şimdi sen kalkıp birine “hazret”, diğerine “kafir” diyorsan, sorun senin imanında değil sadece, sorun senin vicdanında. Çünkü Müslümanlık, siyasi husumete nankörlük ruhsatı vermez ve tarih bilinci de, bir milleti ayağa kaldıran adama düşmanlıkla kurulmaz.

Şimdi yukarıda söz verdiğimiz gibi Yasin Aktay’ın 2 Kasım’da Yeni Şafak’ta yayımlanan yazısına dönelim. Çünkü Aktay, tam da geçen hafta bu köşede eleştirdiğimiz tarih okumasının yeni ve daha açık bir örneğini veriyor.

Hakkını teslim edelim: Aktay, çoğu kişinin yaptığı gibi “Ben bir şey demiyorum, sadece soru soruyorum” perdesinin arkasına bütünüyle saklanmıyor. Mustafa Kemal ile Kazım Karabekir’in İngilizlerle yoğun temas kurduklarını, cumhuriyet düşüncelerini ve padişahı devirmeye yönelik planlarını İngilizlerle paylaştıklarını açıkça ileri sürüyor.

İngilizlerle bir anlaşma yapıldığını doğrudan yazmıyor ama yazısındaki bütün soruları ve olayları, okuyucuyu tam olarak bu sonuca götürecek biçimde sıralıyor.

Aktay’ın yazısı aslında çok doğru bir önermeyle başlıyor: Nutuk kutsal kitap değildir. Mustafa Kemal de tarih üstü ve sorgulanamaz bir varlık değildir. Nutuk başka belgelerle karşılaştırılmalı, içindeki anlatı sorgulanmalı ve tarih elbette sorularla yeniden okunmalıdır.

Gel gör ki sorun şurada: Aktay soru sormaktan ziyade, cevabını içine önceden yerleştirdiği sorular kuruyor. Üstelik bunu şu şaşırtıcı cümleyle tamamlıyor: “Bu soruların ortaya çıkaracağı bilgiler için kanaatimce hiçbir belgeye daha ihtiyaç yoktur.”

Tarihçilik adına “doğru soru” çağrısı yapıp ardından belgeye ihtiyaç olmadığını söylemek, insanın kendi iddiasını kendi eliyle çürütmesidir. Çünkü soru, belgenin yerine geçmez, tam tersine insanı belgeye götürür. Aktay da çok iyi bilir ki, belgeye ihtiyaç duymayan soru artık soru değil, iddianamedir.

Aktay, Filistin Cephesi’nde Mustafa Kemal’in komutasındaki 7. Ordu’nun neden geri çekildiğini soruyor ve bu ordunun daha sonra Osmanlı Devleti’ni yıkmak üzere bilerek korunduğunu ima ediyor. Oysa 8. Ordu cephesi yarılmış, 7.

Ordu kuşatılma ve bütünüyle imha edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı. Verilen ricat emri, orduyu savaştan kaçırmak için değil, çevrilip yok edilmesini önlemek içindi. Burada önce bir kelimeyi doğru anlayalım: Ricat, kaçış demek değildir, savaş sanatının bir parçasıdır.

Kaçan ordu dağılır, ricat eden ordu yeniden savaşabilmek için düzenini ve kuvvetini korur. Aktay, “Bir ordunun görevi kendisini korumak mıdır, yoksa vatan için kendisini feda etmek midir?” diye soruyor. Cevabı çok açık: Gerektiğinde bir ordunun görevi kendisini korumaktır. Çünkü bugün kendisini anlamsızca imha ettiren bir ordu, yarın vatanı savunamaz.

Çanakkale’deki “Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum” sözünü bütün savaşlar için geçerli, değişmez bir askerlik kaidesi gibi okumak da yanlıştır. O emrin devamında Mustafa Kemal ne diyordu hatırlayalım: “Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar kaim olabilir.” Yani Çanakkale’deki emir bile ölümü kutsamak için değil, arkadan yetişecek kuvvetlere zaman kazandırmak için verilmişti.

Belirli bir askeri şartta verilen emri alıp “Mustafa Kemal her yerde ordusunu son ferdine kadar öldürmeliydi” şeklinde evrensel bir kurala çevirmek, askeri tarih değil de, hamaset oluyor biraz.

Üstelik az buçuk inkılap tarihi okuyan herkes bilir ki, bunun örneği bizzat Milli Mücadele’nin içinde vardır. Kütahya–Eskişehir Muharebelerinden sonra Mustafa Kemal, Türk ordusunun imha edilmesini önlemek amacıyla Sakarya’nın doğusuna çekilmesini emretti.

Eskişehir, Kütahya ve Afyon kaybedildi. Meclis karıştı, moraller çöktü, Mustafa Kemal ağır biçimde eleştirildi. Fakat o ricat, birkaç hafta sonra kazanılacak Sakarya Meydan Muharebesi’nin şartlarını hazırladı. Aktay’ın mantığını uygularsak, Sakarya’nın doğusuna çekilmek de ileride cumhuriyet kurmak için orduyu koruma komplosunun delili sayılmalıdır.

Milli Mücadele’den verdiğimiz örnek yetmediyse, dünya tarihi de benzer örneklerle dolu. Mesela bir tane verelim: George Washington, 1776’da art arda aldığı yenilgilerin ardından ordusunu New Jersey boyunca geri çekip Delaware Nehri’nin gerisine geçirdi.

Kısa süre sonra aynı orduyla Trenton ve Princeton’da İngilizleri yendi. Kimse de Washington’ın ricatından onun İngiliz ajanı olduğu sonucunu çıkarmadı.

Kaldı ki “hiç arkasına bakmadan Halep’e kaçtığı” söylenen 7. Ordu, 26 Ekim 1918’de Halep’in kuzeyinde İngiliz taarruzunu durdurdu. Demek ki ortada savaştan kaçırılan değil, kuşatılmaktan kurtarılarak yeniden savaşabilir halde tutulan bir ordu vardı.

Bir komutanın ordusunu imhadan kurtarmasını, yıllar sonra gerçekleştireceği devrimin kanıtı olarak sunmak da ne tarihçiliktir, ne de mantıklı düşünce.

Aktay, Mustafa Kemal ile Kazım Karabekir’in İngiliz subayı Rawlinson’la görüşmelerini de gizli İngiliz desteğinin delili gibi sunuyor. Evet, görüştüler. Çünkü savaşta da barışta da devletler düşmanlarıyla konuşurlar. Diplomasi dostlarla çay içme sanatı demek değil ki!

Üstelik Aktay’ın dayandığı kayıtlarda Rawlinson’ın Erzurum Kongresi’ni kuvvet kullanarak dağıtmakla tehdit ettiği, Osmanlı ordusunu silahsızlandırmak için İngiliz askeri istediği ve Millî Mücadele hakkında istihbarat toplamaya çalıştığı da yazıyor. Aynı Rawlinson’ın cumhuriyet ve başkentin Anadolu’ya taşınması hakkındaki sorularına Kazım Karabekir açıkça karşı çıkıyor.

Ortada Mustafa Kemal’in İngilizlere verdiği bir cumhuriyet taahhüdü veya kabul ettiği bir İngiliz planı bulunmuyor.

Nasıl temas ittifak değilse, soru da taahhüt değildir. Hele görüşmek, teslim olmak hiç değildir. Bir İngiliz istihbarat subayının geleceğe ilişkin ihtimalleri yoklaması da o geleceği İngiltere’nin kurduğu anlamına gelmez.

Kaldı ki İngiltere’nin bu “gizli desteği” ne tuhaf bir destekmiş! İzmir’in Yunanlar tarafından işgalini destekliyor, Sevr’i dayatıyor, İstanbul’u işgal ediyor, milliyetçileri tutuklayıp Malta’ya sürüyor, Anadolu’daki direnişi ezmeye çalışıyor, sonra da bütün bunları güya desteklediği Mustafa Kemal başarıya ulaşsın diye yapıyor!

Üstelik belirtmem gerekiyor ki, tam da bu konuda Aktay’ın kendi iki yazısı arasında açık bir çelişki var. Aktay, 31 Ekim’de yayımlanan yazısında Karabekir’in Rawlinson’a “Bizde cumhuriyet olamaz” dediğini ve hilafetle saltanatın birlikte korunmasını savunduğunu bizzat kendisi aktarıyor.

İki gün sonra ise Mustafa Kemal ile Karabekir’in İngilizlere cumhuriyetçi olduklarını ve padişahı devireceklerini anlattıklarını yazıyor. Hangisi doğru Sayın Aktay? Karabekir İngilizlere cumhuriyete karşı olduğunu mu söyledi, yoksa cumhuriyet planını mı anlattı? İkisi aynı anda doğru olamaz.

Bir de şu soruyu soralım: İtalyanlar Antalya ve güneybatı Anadolu’daki işgal bölgelerini Türk ordusuyla büyük bir meydan savaşı yapmadan boşalttılar. Antalya’dan 1921’de, kalan bazı noktalardan da 1922’de çekildiler. Peki neden kimse, “İtalyanlar tek kurşun atmadan gittiklerine göre Ankara Hükümeti İtalya’nın projesiydi” demedi?

Ben söyleyeyim neden: Çünkü İtalyanların çekilmesi, Mustafa Kemal düşmanlığı için kullanışlı bir malzeme değil de ondan.

Oysa savaş yalnız cephede karşı karşıya gelen iki ordudan ibaret değildir. Savaş, rakip ittifakı parçalamak, düşmanın maliyet hesabını değiştirmek, onu siyaseten yalnızlaştırmak ve sonunda masaya oturmaya mecbur bırakmaktır.

Her işgal ordusunu her şehirde ayrı bir meydan savaşında yenmeniz gerekmez. Bir cephede kazandığınız zafer, başka bir başkentte tahliye kararına dönüşebilir.

Daha önceki yazıda da, bu yazıda da söyledim. Anlamak istemeyenler için tekrar edeyim: İngilizler İstanbul’dan, Mustafa Kemal’le gizlice anlaştıkları için değil, Anadolu’da dayandıkları Yunan ordusu mağlup edildiği ve işgali sürdürmenin askeri-siyasi şartları ortadan kalktığı için çekildiler.

O kurşun İstanbul sokaklarında değil, İnönü’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da ve İzmir yolunda atıldı. Cephede atılan kurşunun sonucu Mudanya’da ve Lozan’da imzaya dönüştü.

Zafer, her düşman askerini tek tek öldürmek değildir. Zafer, düşmana artık orada kalamayacağını kabul ettirmektir. İngiltere’nin Mustafa Kemal’le temas kurması, Mustafa Kemal’i İngiltere’nin kurduğunu değil, İngiltere’nin, Mustafa Kemal’in kurduğu gücü artık görmezden gelemediğini gösterir.

İşte benim itirazım tam da burada başlıyor: Fatih, Venediklilerle konuşunca devlet adamı; Mustafa Kemal İngiliz subayıyla konuşunca İngiliz ajanı! Fatih düşmanının niyetini yoklayınca diplomasi; Mustafa Kemal aynı şeyi yapınca ihanet!

"Fetihte tekbir getirenler, kurtuluş söz konusu olduğunda tekfire başlıyorlar" demem de tam bu yüzden işte. Çünkü bunu yapanların meselesi tarih değil, tarihten kendi nefretlerine delil çıkarmak.

Demek ki böyle düşünenleri asıl rahatsız eden, İngilizlerin tek kurşun atmadan gitmesi değil, o kurşunların Sakarya’da ve Dumlupınar’da atıldığını ve sonunda Mustafa Kemal’in kazandığını kabul etmek zorunda kalmalarıdır.

💬 Habere Tepkinizi Belirtin:
Habermetrik WhatsApp Kanalına Katılın

Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.

Kanalı Takip Et →
Kaynaklar: gunebakis.com.tr
Haber metni ve görseller gunebakis.com.tr sitesine aittir; tam içerik kaynak sitede yayınlanır.
Haber Künyesi
Kategori: Hava
Yayın: 07 Kasım 2026 06:35 · Kaynak: gunebakis.com.tr
Kaynağı Oku ↗