Perihan Yoğurtçu Yazdı: Hâbil İle Kâbil'in Coğrafyasında Bitmeyen Kavga
- Kur'an-ı Kerim'de ise aynı kıssanın devamında, Mâide suresinin 30
- ayetinde, insanın kıskançlık ve kötülük karşısında nasıl bir yıkıma sürüklenebileceği anlatılır: "Nihayet nefsi onu kardeşini öldürmeye itti de onu öldürdü
Kur'an-ı Kerim'de ise aynı kıssanın devamında, Mâide suresinin 30. ayetinde, insanın kıskançlık ve kötülük karşısında nasıl bir yıkıma sürüklenebileceği anlatılır: "Nihayet nefsi onu kardeşini öldürmeye itti de onu öldürdü. Böylece hüsrana uğrayanlardan oldu."
Dün Kâbil, bireysel olarak kıskançlık ve doyumsuzluk yüzünden kardeşini öldürdü.
Bugün ise Allah'a inandıklarını söyleyenler, güçlerini birleştirerek din kardeşi gördükleri Kürtlerin canına okuyorlar, onlara yönelik şiddeti ve hak ihlallerini görmezden gelebiliyorlar. Din kardeşleri olan Kürtlere ölümden ölüm beğendiriyorlar. Bu nasıl bir kin? Bu nasıl bir hırs?
Allah'ın size "Kardeşinizin hakkını gasp edin" diye bir vahyi mi var, Kürtlerin bundan haberi mi yok?
Elbette böyle bir vahiy yok. Kaldı ki inançlı Kürtlerin büyük çoğunluğu da kendi halklarının uğradığı haksızlıkları dile getirmekten korktukları için daha çok ümmetin bütünlüğünü koruma kaygısıyla hareket ediyor. Bu şekilde eksikliklerini kamufle ediyorlar.
Oysa ümmetin bütünlüğü, adaletin yok sayılması pahasına korunursa ümmete getirisi ne olabilir ki? Bir halkın kimliği, dili ve hakları görmezden gelinirken hangi birlikten söz edilebilir?
Peki, neden? Çünkü kimi zaman haksızlığa karşı çıkanların sesi, haksızlık karşısında sessiz duranların rahatını bozuyor. Gerçeği dile getirenler, suskunluğun arkasına saklananların çelişkilerini görünür kılıyor. Böyle olunca eleştirinin yönü, haksızlığı yapanlardan haksızlığa itiraz edenlere çevriliyor. Çünkü taklidi iman cesareti alır, yüreğe korku salar.
Hâbil ile Kâbil kıssası, İslam'ın yanı sıra Yahudi ve Hristiyan geleneklerinde de ilk kardeş katli anlatısı olarak bilinir. Kur'an-ı Kerim'in Mâide suresinin 27-31. ayetlerinde Âdem'in iki oğlunun kurbanları, aralarındaki kıskançlık ve cinayetin ardından yaşananlar anlatılır.
Bugün Ortadoğu'da yaşananlara, kendisini Müslüman olarak tanımlayan dört ülkenin Kürt meselesine yaklaşımına baktığımızda, bunun Kâbil'in tavrından farklı olduğu mu sanılıyor?
Dün iki kardeş arasında yaşanan bireysel bir hazımsızlığın yol açtığı bir cinayetti; bugün ise aynı inancı benimseyen halklar birleşip kendi yerinde ve yurdunda yaşamaya çalışan bir halkın haklarını gasp etme çabası içindeler.
Bir halk yok sayılırken Allah'a inandığını ve onun ilkelerine bağlı olduğunu söyleyenlerin büyük bir çoğunluğu susmayı tercih etti ve ediyor. Üstelik susmakla da yetinilmiyor; haksızlıklara karşı sesini yükseltenler de kâfirlikle suçlanıyor.
Kur'an-ı Kerim'in Rûm suresinin 22. ayetinde, göklerin ve yerin yaratılmasıyla insanların dillerinin ve renklerinin farklı oluşu, Allah'ın varlığının ve kudretinin delilleri arasında sayılır. Öyleyse insanların farklı dilleri ve renkleri neden bir tehdit olarak görülsün?
Bir halkın kendi diliyle yaşama, kültürünü koruma ve kimliğini ifade etme talebi neden inançsızlıkla ilişkilendirilsin?
İbrahim suresinin 4. ayetinde ise her peygamberin, kendilerine Allah'ın mesajını açıklayabilmesi için kendi kavminin diliyle gönderildiği bildirilir.
Allah'ın ayetlerinde insanların dillerindeki farklılık bir ibret ve kudret delili olarak gösterilirken bir halkın dilini ve kimliğini yok sayan yaklaşımlar hangi dinî gerekçeyle savunulabilir?
Allah, insanları farklı dillerde ve renklerde yaratmışken kendisini Müslüman olarak tanımlayan ülkelerin Kürtlerin kimliği, dili, toprağı ve temel hakları üzerindeki politikalarını sorgulamak gerekmez mi? Bu nasıl bir duyarsızlık, bu nasıl bir vurdumduymazlık!
Kürtler kendi haklarını bile talep ettiğinde çoğu zaman aynı suçlama ile karşı karşıya bırakılıyor: "Dinsizsiniz!"
Öyleyse soralım: Allah’ın adalet ilkelerini savunduğunu söyleyip bir halkın hak ihlallerine sessiz kalanlarla, kendi halkının hakkını savunduğu için suçlananlar arasında asıl sorgulanması gereken kimdir? Dinsiz olmakla suçlananlar mı, yoksa Allah’ın adaletine inandığını iddia edip adaletsizliğe sessiz kalanlar mı?
Kürtlere idam sehpaları reva görüldü.
Kürtlere Enfal reva görüldü.
Halepçe'de Kürtlerin üzerine kimyasal silahlar yağdırıldı.
Bütün bunlara rağmen Allah'ın ilkelerini esas aldığını iddia edenlerin büyük çoğunluğu bu zulümlere ve hak ihlallerine karşı sessiz kalmayı tercih etti.
Oysa adalet, yalnızca uzaktaki haksızlığı görmek değildir; bir ilkeye bağlı kalmaktan da ibaret değildir. Adalet, kendisinden olanın da hakkını koruyabilmektir.
En acısı da Müslüman kimlikli bazı Kürtlerin kendi halkının sorunları karşısında susmasıdır. Oysa mesele aidiyet değil, inancı adaletle sınayabilmektir. Çünkü adalet, yalnızca aidiyet ilan etmek değil, onu hayatın içinde inşa etmektir. Kardeşlik haksızlığa sessiz kalmak değil, haksızlığın karşısında durabilmektir.
Hâbil ile Kâbil'in hikâyesi, yalnızca geçmişte yaşanmış bir cinayetin hikâyesi değildir. Günümüzde de yaşanan kıskançlığın, güç arzusunun, adaletsizliğin ve insanın kendi kardeşine karşı sorumluluğunu reddetmesinin hikâyesidir.
Oysa kardeşinin hakkını korumak, onun kimliğini inkâr etmekle değil, varlığını ve onurunu tanımakla mümkündür.
Hâbil'i yok saymakla Hâbil yok olmadı; aksine çoğaldı.
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.
Kategori: Asayiş · Bölge: Van/Çaldıran
Yayın: 28 Ekim 2026 15:32 · Kaynak: hbrcaldiran.com