Habermetrik
← Ana Sayfa
31 Ekim 2026 07:09
✍ Editör: Habermetrik · Editör Politikası

“İngilizlerin Adamı” Atatürk!

“İngilizlerin Adamı” Atatürk!
Görsel kaynağı: gunebakis.com.tr
⏱️ 11 dk okuma 🛡️ %85 Doğruluk · 1 Kaynak
WhatsApp Paylaş
⚡ 30 Saniyede Özet Habermetrik Yapay Zeka Özeti
  • Türkiye’de bazı ezberler var
  • Delile ihtiyaç duymayan, tarih bilmeyen, arşiv sevmeyen, bağlamdan nefret eden ezberler bunlar
Hukuki not: Hassas içerik: doğrulama düzeyi editör onayından geçmiştir; detaylar adli/kurumsal açıklamalara bağlıdır.

Türkiye’de bazı ezberler var. Delile ihtiyaç duymayan, tarih bilmeyen, arşiv sevmeyen, bağlamdan nefret eden ezberler bunlar. Ağızdan ağıza dolaşıp, sonra da büyük bir keşifmiş gibi tekrar edilirler. Daha önce bu köşede bazılarına değindik.

“Filistinlilerin topraklarını sattığı”, “Arapların Türkleri kılıç zoruyla Müslüman yaptığı” ya da “Gazali’nin içtihat kapısını kapattığı” iddiaları gibi. Şimdi başka bir meşhur ezbere geldi sıra. Belki daha kısıtlı bir çevre tarafından, daha kısık bir sesle söylenen bir ezber bu: “İngilizler tek kurşun atmadan gittiğine göre, Atatürk onlarla anlaşmış, gizli bir şeyler vaat etmişti. Demek ki Atatürk İngilizlerin adamıydı!”

Bu cümleleri kuranların en büyük mahareti, tarihi bir satranç tahtası gibi değil, kahvehane dedikodusu gibi okumaları. Onlara göre devletler yorulmaz, ekonomiler çökmez, halklar savaş istemez hale gelmez, hükümetler düşmez, imparatorluklar çatırdamaz, müttefikler dağılmaz...

Tarih dediğimiz şey yalnızca bazı büyük adamların kapalı odalarda yaptıkları gizli pazarlıklardan ibarettir. Yani İngilizler gittiyse mutlaka Atatürk bir şey vermiştir. Yunan ordusu yenilmiş, Sevr çökmüş, Anadolu’da yeni bir askeri gerçeklik doğmuş, İngiltere içeride ve dışarıda krizlerle boğuşmuş vs...

Bunların hiçbir önemi yoktur. Çünkü komplo teorisi, zahmetli tarih bilgisinden daima daha konforludur.

Oysa soru çok basit: İngiltere 1922’de gerçekten Türkiye ile yeni bir savaşa girebilecek durumda mıydı? Cevap da, en az soru kadar basit: Hayır, değildi.

Neden değildi, şimdi onu açalım biraz.

Birinci Dünya Savaşı yeni bitmişti. İngiltere, zafer kazanmış görünüyordu ama o zaferin bedeli ağırdı. Yüz binlerce İngiliz erkeği ölmüştü. Cepheden dönenlerin çoğu da sakat kalmış ve savaş öncesi hayatlarına dönememişti.

Dolayısıyla da sanayide işgücü sarsılmış, ekonomi daralmış, işsizlik patlamış, grevler artmış, savaş sonrası toplum patlamaya hazır bir bomba haline gelmişti. Üstelik bu yalnızca ekonomik bir mesele de değildi. İngiliz halkı artık yeni bir savaş istemiyordu.

“Bir daha asla” (“Never Again!” o dönem bulunmuş bir slogandır) duygusu, savaş sonrası Avrupa’nın üzerine çökmüş ağır bir sis gibiydi. Cephede bir kuşağını harcamış bir topluma dönüp “Şimdi de Türklerle savaşacağız” demek, gazete manşetlerinde kolay, siyasetin gerçek zemininde ise ölümcül bir kumardı.

Gerçi Lloyd George bu kumarı oynamaya pek hevesliydi. Evet, İngiltere’de Türkiye’ye karşı sertlik yanlısı bir damar vardı. Lloyd George’un körü körüne ilerleyen Yunan hayranlığı, Boğazlar meselesini bir prestij meselesi haline getirmişti.

Fakat Britanya elitleri bile bu konuda tek parça değildi. Örneğin Winston Churchill gibi figürler, imparatorluğun milyonlarca Müslüman tebaasını daha fazla kışkırtmamak ve Ankara’yı tamamen Sovyetlerin kucağına itmemek için çoktan makul bir barışın aranması gerektiğini söylüyordu.

Unutmayın, devlet dediğimiz şey tek bir adamın öfkesinden ibaret değildir. Kabine vardır, parlamento vardır, kamuoyu vardır, koalisyon ortakları vardır, müttefikler vardır, imparatorluğun uzak uçları vardır. Ve bütün bu halkalar, 1922’de Lloyd George’un elinden birer birer kayıyordu.

Çanakkale Krizi tam da bu yüzden önemlidir. Türk ordusu Büyük Taarruz’dan sonra Yunan ordusunu dağıtmış, İzmir’e girmiş, Sevr’in askeri dayanağını ortadan kaldırmıştı. İngiltere’nin Anadolu’daki hesabı büyük ölçüde Yunan ordusu üzerinden kurulmuştu.

O ordu çökünce İngiltere’nin önünde iki seçenek kaldı: Ya tek başına Türklerle savaşacak, ya da yeni gerçekliği kabul edip masaya oturacaktı.

Önemli dedik, o halde Çanakkale Krizi’ni biraz daha açalım çünkü “İngilizler savaşmadı, demek ki gizli anlaşma vardı” diyenlerin en çok kaçtığı yer tam da burasıdır. Evet, 1922 sonbaharında Çanakkale çevresinde ciddi bir savaş ihtimali doğdu.

İngiliz birlikleri vardı, takviye yapıldı, donanma hazır tutuldu, Londra’dan sert mesajlar gönderildi. Türk ordusu da Büyük Taarruz’un ardından artık yalnızca Yunan ordusunu yenmiş bir ordu değildi. Arkasına Sovyet Rusya’nın lojistik, finansal ve askeri desteğini de almış, Boğazlar meselesini fiilen masaya dayatan yeni bir güçtü.

İngiliz devlet aklı, Boğazlar ve Karadeniz kapılarında Ankara’yı tamamen Moskova’ya yaslanmaya zorlayacak yıpratıcı bir savaştansa, bağımsız, fakat masaya çekilebilir bir Türkiye’yi kabul etmenin daha rasyonel olduğunu görüyordu.

Ama savaş çıkmadı. Neden?

Çünkü sahadaki İngiliz komutanı General Charles Harington bile Londra’daki savaşçı havaya kapılmadı. Londra'daki kabine ona "Türkler tarafsız bölgeden çekilmezse ateş açın" diyerek doğrudan bir savaş ültimatomu emrettiği halde, Harington bu emri bilerek sümen altı etti.

Çünkü askeri gerçekliği görüyordu. Bir yanlış hamlenin İngiltere’yi istemediği, hazırlıksız olduğu ve hiçbir ülkeden siyasi destek bulamadığı bir savaşa sokabileceğini biliyordu. Londra’da Lloyd George sertlik gösterisi yapmak istiyor olabilirdi ama Çanakkale’de namlunun ucunda duran adam, savaş nutkunun bedelini haritada değil sahada ödeyecekti.

İşte sadece bu ayrıntı bile, komplo teorilerini ters yüz etmeye yeter. Eğer ortada karanlık bir “Atatürk-İngiliz anlaşması” olsaydı, Harington’ın koskoca kabine emrini çiğneyip ültimatomu gizlemesi gibi bir sahneye ihtiyaç kalmazdı.

Tam tersine, bu olay bize İngiliz devlet aklının kendi içinde bölündüğünü gösterir. Siyasetçiler savaş diliyle konuşurken, askerler çatışmadan kaçınacak kanallar arıyordu. Müttefikler geri duruyor, dominyonlar Londra’dan gelen çağrıya otomatik cevap vermiyordu. Yani İngiltere’nin çekilişi bir dostluk jesti değil, güç dengesi hesabıydı.

Peki İngiltere tek başına savaşabilir miydi?

Fransa istemiyordu. İtalya istemiyordu. Kanada bile, “Britanya istedi diye otomatik olarak asker göndermem” diyordu. Avustralya ve diğer dominyonlar da eskisi gibi Londra’dan gelen her çağrıya sorgusuz itaat edecek havada değildi.

İmparatorluk artık eski imparatorluk değildi. “Londra emir verir, koloniler asker yollar” devri çatırdıyordu. Savaşın maliyetini ödeyenler artık Londra’daki siyasetçilerin maceralarına sonsuz kredi açmak istemiyordu.

Bir de İngiltere’nin aynı yıllarda uğraştığı başka cepheleri düşünelim. Mısır’da bağımsızlık baskısı artmıştı. Hindistan’da, Gandhi önderliğinde, İngiliz yönetimini sarsan kitlesel hareketler başlamıştı. İrlanda meselesi zaten İngiltere’nin iç siyasetini darmadağın etmişti.

Ortadoğu düzeni daha yeni kuruluyor, manda rejimleri daha ilk günden sorun üretiyordu. İşte böyle bir ortamda İngiltere’ye “Anadolu’da yeni ve büyük bir savaş aç” demek, tarihsel gerçekliği değil ancak ideolojik öfkeyi tatmin eder.

Atatürk muhaliflerinin görmek istemediği nokta tam da burasıdır: İngilizler Türkiye’den, Atatürk onlara gizlice teslim olduğu için değil, Türk ordusu sahada yeni bir durum yarattığı ve İngiltere bu yeni durumu askeri olarak tersine çevirecek kudreti bulamadığı için çekildi.

Burada “tek kurşun atmadan gittiler” cümlesi de baştan aşağı yanıltıcıdır. Bu iddiayı ortaya atanlar, 16 Mart 1920’de İstanbul’un resmen işgali sırasında Şehzadebaşı Karakolu’nda Osmanlı askerlerinin İngiliz işgal kuvvetleriyle karşı karşıya geldiğini ve kan döküldüğünü görmezden gelirler.

Kurtuluş Savaşı yıllarında Musul-Revandiz hattında Özdemir Bey müfrezelerinin İngiliz askeri varlığıyla, İngiliz uçaklarıyla ve İngiliz destekli unsurlarla çatışmasını da tarihten silmek isterler. Yani mesele gerçekten “tek kurşun atılmadı” değil, İngiltere’nin Anadolu’da topyekün bir İngiliz-Türk savaşına girmeden, işgal, vekil güç, diplomasi, Boğazlar baskısı ve Musul hattındaki askeri tedbirlerle sonuç almaya çalışmasıdır.

Yani İngilizler’in Anadolu’da doğrudan bir İngiliz-Türk savaşına girmeme sebebi barışseverlikleri değil, kurdukları emperyal stratejinin zaten vekil güçler üzerinden ilerlemesidir. Yunan ordusu kimin desteğiyle Anadolu’da bu kadar ileri gidebildi?

Sevr’i kim dayattı? İstanbul’u kim işgal etti? Boğazları kim tuttu? Ankara’yı kim tanımadı? Bunlar “tek kurşun” meselesiyle geçiştirilecek şeyler değildir. İngilizler, doğrudan kendi askerlerini Anadolu içlerine sürmek yerine vekil güçler, diplomasi, işgal rejimi ve uluslararası baskı üzerinden bir düzen kurmak istediler. Bu düzen Sakarya’da durdu, Dumlupınar’da çöktü, İzmir’de bitti.

Bundan sonra İngiltere’nin çekilmesi bir lütuf değil, bir mecburiyetti.

Ayrıca “madem İngilizler gitti, mutlaka gizli anlaşma var” diyenlere sormak gerekir: Gizli anlaşma dedikleri şey neydi? Kapitülasyonların kaldırılması mı? Osmanlı borçlarının takside bağlanması mı? Yabancı mahkemelerin tasfiyesi mi?

İşgal kuvvetlerinin İstanbul’dan çıkması mı? Türkiye’nin bağımsız devlet olarak tanınması mı? Eğer bunlar “İngilizlerin adamı olmak” ise, dünya tarihinde emperyalizme karşı daha garip bir hizmet biçimi bulunmamıştır!

Elbette Lozan bir masaydı ve her masa gibi karşılıklı tavizlerin verildiği bir diplomatik zemindi. Türkiye, Misak-ı Milli’nin her başlığını alamadı. Musul alınamadı. Kıbrıs zaten fiilen kaybedilmişti. Eski Arap vilayetleri üzerinde hak iddia edilmedi.

Bunlar tartışılır, eleştirilir, tarihsel bağlamı içinde incelenir. Fakat buradan “Atatürk İngilizlerin adamıydı” sonucunu çıkarmak, diplomasi ile ajanlığı karıştırmaktır. Devletler savaşı kaybettiklerinde ya da kazanamadıklarında masaya otururlar. Masada her istediğini alamamak başka şeydir, düşman hesabına çalışmak bambaşka şeydir.

Ayrıca, “Musul verilmeseydi” demek kolaydır. “Peki nasıl alınacaktı?” sorusuna cevap vermekse zorudur. İngilizlerin Türk ordusu ile savaşı göze alamadığını anlattık yukarıda uzun uzadıya ama yeni bitmiş bir savaşın ardından, Ankara’nın da İngiltere’yle Musul için yeni bir savaşı mı göze almak istememesi çok normal değil mi?

Boğazlar, İstanbul, Doğu Trakya, kapitülasyonların kaldırılması, yeni devletin tanınması gibi temel kazanımlar masadayken, bütün bunları Musul uğruna yeniden ateşe mi atacaktı?

Elbette Musul’un kaybı acıdır. Elbette Lozan kutsal ve eleştirilemez bir metin değildir. Elbette her diplomatik metin gibi Lozan’da da alınanlar ve alınamayanlar vardır. Ama diplomasi, arzu listesi değildir. Devletler masaya hayalleriyle değil, güçleriyle oturur.

1923’te Ankara’nın gücü, Sevr’i yırtmaya yetti fakat Musul için İngiltere’yle yeni ve belirsiz bir savaşı risksiz biçimde kazanmaya yetmeyebilirdi. Bu gerçeği söylemek teslimiyetçilik değil, tarihçi ciddiyetidir.

Bu yüzden Lozan’ı eleştireceksek, çocukça bir “her şey alınmalıydı” kolaycılığıyla değil, o günün askeri, mali, diplomatik ve toplumsal kapasitesi içinde konuşmalıyız. Musul’un alınamamış olması bir eksikliktir. Fakat bu eksikliği “gizli ihanet” diye açıklamak, tarihçilik değil, politik masalcılıktan başka bir şey değildir.

Bu komplo dilinin asıl problemi şudur: Milli Mücadele’nin gerçek başarısını küçültür. Sakarya’yı, Büyük Taarruz’u, Mudanya’yı, Lozan’ı, Ankara’nın diplomatik aklını, Anadolu halkının direncini, askeri ve siyasi stratejiyi yok sayar.

Her şeyi “zaten İngilizler izin verdi” kolaycılığına indirger. Bu, yalnızca Atatürk’e değil, Milli Mücadele’ye katılmış bütün bir topluma haksızlıktır.

Türkiye’de komplo teorilerinin bu kadar kolay alıcı bulmasının sebebi biraz da şu galiba: Biz tarihsel karmaşıklığı sevmiyoruz. Yenilgiyi de zaferi de çoğu zaman insanüstü akılların, gizli odaların, kapalı anlaşmaların ürünü gibi anlatmayı seviyoruz.

Sevr travması gerçekti; Batı’nın Osmanlı’yı parçalama teşebbüsü gerçekti; Anadolu’nun işgali gerçekti. Fakat bir travmanın gerçek olması, ondan türeyen her komplo teorisinin doğru olduğu anlamına gelmez. Sevr’i yaşamış olmak, tarihi sonsuza kadar “bizi hep bölmek istiyorlar” cümlesine mahkum etmez.

Komplo teorisi siyaseten de kullanışlıdır. Çünkü kolaydır. Arşiv istemez, ekonomi bilmez, askeri kapasite tartışmaz, diplomasiyle uğraşmaz. Bir cümle kurar ve meseleyi kapatır: “Anlaştılar.” Böylece ne İngiltere’nin savaş sonrası krizini anlamaya gerek kalır, ne savaş çığırtkanı Lloyd George’un başbakanlıktan düşüp yerine peşpeşe savaş karşıtı iki başbakanın (Andrey Law ve Stanley Baldwin) gelişinin ardındaki manayı, ne Kanada ve Avustralya’nın asker göndermeme tavrını, ne Fransa ve İtalya’nın isteksizliğini, ne Harington’ın sahadaki ihtiyatını, ne Mısır ve Hindistan’daki olayların etkisini, ne de Ankara’nın askeri başarısını. Komplo, bütün bu zahmetli gerçeklerin üzerine ucuz bir battaniye örter.

Tarihi ciddiye alan biri tüm bu anlattıklarımızın yanında şunu da görmek zorundadır: İngiltere 1922’de bir dünya imparatorluğu olmaya devam ediyordu ama eski özgüveninde değildi. İnsan kaybı büyüktü. Ekonomi yorgundu. Kamuoyu savaş istemiyordu.

İngiltere’nin her yerinde, “Never again” adı verilen savaş karşıtı protesto gösterileri düzenleniyordu. Müttefikleri isteksizdi. Dominyonları artık kendi kararını vermek istiyordu. Kolonilerde huzursuzluk büyüyordu. Ülkenin en büyük sanayicileri hükümete gidip, “bırakın bu savaş çığırtkanlığını.

Farkında değilsiniz ama ülkeye komünizm geliyor” diyerek ültimatom veriyorlardı. Anadolu’da ise karşısında artık dağınık bir direniş değil, düzenli orduya dönüşmüş, Yunan ordusunu yenmiş, arkasını Sovyet lojistiğiyle sağlama almış, siyasi meşruiyetini güçlendirmiş bir Ankara vardı.

İngiliz aklı da tam burada devreye girdi: Savaşarak daha fazlasını kaybetmektense, masada mümkün olanı korumak.

Mesele bundan ibarettir aslında ama komplo teorileri bu kadar sade gerçekleri sevmez. Çünkü gerçek, bağlam ister. Ekonomi ister. Diplomasi ister. İç siyaset ister. Askeri durum ister. İmparatorluk dengesi ister. Komplo ise tek cümleyle her şeyi çözer: “Anlaştılar.”

Hayır, tarih bu kadar ucuz değil.

İngilizler Atatürk onların adamı olduğu için gitmedi. İngilizler, Atatürk liderliğindeki Milli Mücadele sahadaki oyunu bozduğu, Sevr’i uygulanamaz hale getirdiği, İngiltere ise yeni bir savaşı taşıyamayacak kadar yorgun, yalnız ve sıkışmış olduğu için gitti.

Yani meseleyi doğru koyalım: İngilizler ne nezaketlerinden, ne de gizli bir hayranlıktan ya da Atatürk’le karanlık bir pazarlık yaptıkları için çekildi Anadolu’dan. Çekildiler, çünkü kalmanın bedeli, gitmenin bedelinden daha ağır hale gelmişti.

Tarih bazen bu kadar basittir. Ezberin gürültüsünü kısabilirseniz, siz de o basitliği çok rahat görebilirsiniz.

💬 Habere Tepkinizi Belirtin:
Habermetrik WhatsApp Kanalına Katılın

Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.

Kanalı Takip Et →
Kaynaklar: gunebakis.com.tr
Haber metni ve görseller gunebakis.com.tr sitesine aittir; tam içerik kaynak sitede yayınlanır.
Haber Künyesi
Kategori: Trafik
Yayın: 31 Ekim 2026 07:09 · Kaynak: gunebakis.com.tr
Kaynağı Oku ↗