Geçmişininden kaçamayanların romanı “İki Meltem Arasında” | İnal Çetin
İki Meltem Arasında birkaç kuşağa yayılan bir aile hikâyesi üzerinden bireysel ve toplumsal belleğin oluşumunu, sürgün ve aidiyet deneyimini, kayıp ve yas olgularını tartışmaya açması ve çok katmanlı bir anlatı olmasıyla takdire değer. Hacminin aksine geniş bir tarihsel ve düşünsel zaman aralığını kapsıyor. Romanın temel anlatı eksenlerinden biri bellek ve unutma ilişkisidir ki, aile tarihini yalnızca geçmişte yaşanmış olayların kronolojik aktarımı biçiminde ele almıyor, geçmişin sonraki kuşakların yaşamında nasıl yeniden üretildiğini ve bireysel kimliğin oluşumunu nasıl etkilediğini de sorguluyor. Bu bakımdan geçmişi tamamlanmış bir zaman dilimi olarak düşünmüyoruz, şimdiki zamanı biçimlendirmeye devam eden canlı bir yapı olarak zihnimizde yeniden yaratıyoruz.
Tabii bir de sürgün teması var ki fiziksel bir yer değiştirme biçiminden ziyade aidiyet duygusunun parçalanması olarak da işlev görüyor. Bir aile üzerinden anlatılan sürgün deneyimi kuşaktan kuşağa aktarılıyor, ama yurt kavramı da coğrafi sınırların ötesine taşınıyor. Ev ve yurt dönülebilecek fiziksel mekânlar olmaktan çıkarılarak hatıraların, kayıpların ve geçmişle kurulan ilişkinin taşıdığı anlam alanı oluyor. Bu nedenle romanda yurt arayışı aynı zamanda bir kimlik ve hafıza arayışıdır.
Romanın zaman kuruluşu dikkat çekici. Doğrusal bir tarih aktarımından ziyade geçmiş ile şimdi arasında gidip gelen parçalı bir yapı olarak karşımıza çıkıyor. Kuşaklar arasında yapılan geçişler, bireysel hafızanın çalışma biçimine benzer şekilde, kronolojik süreklilikten çok çağrışım ve hatırlama ilişkisi üzerinden ilerliyor. Bu zaman kuruluşu, travmatik deneyimlerin bugünde yeniden ortaya çıkmasını sağlayan psikolojik ve kültürel bir zamandır.
Romanın temel metaforlarından biri olan sağırlık da bu bağlamda değerlendirilebilir. Sağırlık da sadece fiziksel bir durum değil, bireyin acıyla, yalnızlıkla ve toplumsal gürültüyle kurduğu ilişkinin metaforu. Dolayısıyla romandaki duymak–duymamak, hatırlamak–unutmak ve konuşmak–susmak karşıtlıkları birbirini tamamlayan bir anlam örgüsü oluşturuyor. Bu yönüyle roman, sessizliği basit bir iletişimsizlik durumu olmaktan çıkararak etik bir meseleye dönüştürüyor: İnsan, geçmişte yaşananları ne ölçüde duyabilir, hatırlayabilir ve başkasının acısına tanıklık edebilir?
Biçimsel açıdan değerlendirildiğinde Boran’ın dili, yoğun tarihsel ve politik çağrışımlara rağmen doğrudan belgeselci bir anlatı olarak tanımlanamaz. Şiirsel ve metaforik dildir. Tarihsel gerçekliği doğrudan açıklamak yerine onun birey üzerindeki duygusal ve varoluşsal etkisini görünür kılar. Bu nedenle romanı yalnızca bir aile hikâyesi veya sürgün romanı kategorisine yerleştirmek de doğru olmaz. H afıza, mekân anlatısı, varoluşsal sorgulama gibi birçok özelliği taşıyor.
Romanın özgünlüğü, bu meseleleri yalnızca tarihsel veya toplumsal düzlemde ele almak yerine, onları bireyin iç dünyasında meydana gelen dönüşümlerle ilişkilendirmesinde ortaya çıkıyor. Geçmişin yalnızca hatırlanan bir zaman olmadığını, mekânlarda, aile ilişkilerinde, sessizliklerde ve sonraki kuşakların dünyasında yaşamaya devam eden bir deneyim olduğunu anlıyor okur. Romanın temel sorusu da burada belirginleşiyor. İnsan geçmişinden gerçekten uzaklaşabilir mi? Geçmiş, her kuşağın kendine özgü biçimde yeniden yaşadığı bir hafıza alanı olarak varlığını sürdürür mü?
Kategoriler Yazı Şiir Alayı Dergisinin Ekim-Kasım-Aralık 2026 sayısı çıktı Dijital kitaplarda keşif: Milyonlarca kitap arasında doğru eseri bulmak Sözün Ardı/Önü: 98 Yazdıkça Görülen: (40) Günsüz Günceler: XIV Yazının Çağrısında Yaşamak | Feridun... Bir kitabın “en uygun” fiyatı hangisidir? | Metin Celâl Derz Kusması | Feride Cihan Göktan 21 Mart Dünya Şiir Gününde “Ağustos Aldı Sırlarımı" | Fehmiye Çelik Bostancı Duvarın iki yanından bakmak: Bir Bipoların Günlüğü | Burak Soyer Yorum yapın Yanıtı iptal et Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.
Kategori: Kültür-Sanat · Bölge: Adıyaman/Gerger
Yayın: 21 Ekim 2026 00:00 · Kaynak: edebiyathaber.net