‘Almanya’ya işçi göçünün 65. yılı’: Emekle yazılan göç tarihine notlar
- “30 Ekim 1961, İşgücü Anlaşması Bonn’da imzalanmıştır
- Radyolar haberi ‘büyük müjde’, ‘işçi dövizleri ekonomimize can simidi olacak’ diye duyurur
“30 Ekim 1961, İşgücü Anlaşması Bonn’da imzalanmıştır. Radyolar haberi ‘büyük müjde’, ‘işçi dövizleri ekonomimize can simidi olacak’ diye duyurur. Bozkırlar birden pasaportla tanışır. Toprak damlı evlerin ahşap dolapları bir bir aralanır.
Naftalin kokan bayramlık elbiseler, ütülü beyaz gömlekler usulca kurtarılır askılarından. Oğullarını Almanya’ya uğurlayacak anaların, babaların, kocasız kalacak gencecik eşlerin, kucaktaki bebeklerin ilk gözyaşları tıp tıp damlar tahta bavulların üstüne.
Güneş yanığı tenleri, yabancı yağmurların altına savuran uzak bir ayrılıktır bu. Sonu belirsiz, tesellisi güç, süreğen, acı bir ayrılık...”1957 yılının 5 Mayıs’ında bir haftalığına Türkiye’yi ziyaret eden Federal Almanya Cumhurbaşkanı Theodor Heuss, Ankara’da onuruna düzenlenen bir davette Türkiye’den işçi alınabileceğinin ilk sinyallerini vermiştir.
Konuk cumhurbaşkanı, hızla artan endüstriyel üretimlerine kendi insan kaynaklarının yetersiz kaldığını, oluşan iş gücü açığını yabancı işçilerle karşılamak dışında bir seçeneklerinin olmadığınıyine bu davette açıkça dile getirmiştir. Türkiye’den Almanya’ya küçük boyutlu bir işçi göçü de zaten 1950’li yıllarda kendiliğinden başlamıştır.
1961 İşgücü Anlaşması’na kadar, Almanya’da iş yaşamına girmiş Türk işçi sayısının üç bine yakın olduğu Alman resmi makamlarının kayıtlarındadır.1950’li yıllarda Almanya’ya gitmenin yollarını arayan ilk işçilerimizin bir kısmı kendi çabalarıyla, bir kısmı da tercümanlık, müşavirlik bürolarındaki özel aracılara komisyon ödeyerek gitmiş ve iş sahibi olmuşlardır. Alman işverenler, çalışkan, dürüst ve tok gönüllü Türk işçilerinden çok memnundurlar.
DAĞINIK GÖÇÜN RESMİLEŞMESİO dönemin nesnel göç gerçekliği şudur: Alman endüstrisinin acilen ucuz ve nitelikli iş gücüne, Türk ekonomisinin acilen dövize, genç işsiz nüfusunun da güvenli, dolgun ücretli bir işe gereksinimi vardır. Kendiliğinden başlayan cılız işçi göçünün kısa zamanda hızla artacağı iki ülkenin yetkili makamlarınca da bilinmektedir.
Fakat daha önce başka ülkelere hiç toplu göç vermemiş Türkiye’nin anayasasında, yabancı bir ülkeye seyahat etme ve oraya yerleşme özgürlüğü konusunda eksiklikler vardır. Bu eksiklikler ve belirsizlikler, 27 Mayıs 1960 Devrimi’nden sonra hazırlanan ve 9 Temmuz 1961’deki halk oylamasıyla kabul edilen 1961 Anayasası’nın 18.
Maddesiyle giderilmiştir. Söz konusu madde, “yurt dışına seyahat ve yerleşme özgürlüğü” konusunda Türk insanına ilk defa geniş haklar tanımıştır. Bir bakıma, bu yeni anayasanın tanıdığı özgürlükler, Almanya’ya toplu işçi göçünün yolunu da hızla açmıştır.
Dağınık işçi göçünü toparlamanın ve Almanya’nın sıkı düzenine uygun duruma getirmenin gerekliliği, hatta zorunluluğu iki ülke tarafından da görünür olmuştur. İŞGÜCÜ ANLAŞMASI30 Ekim 1961, günlerden Pazartesi...Almanya’nın başkenti Bonn’un elçilikler bölgesi olarak anılan Bad Godesberg semtindeki Alman Dışişleri Bakanlığı’na üç kişiden oluşan bir Türk heyeti gelir.
Ren kıyısındaki devasa binanın bir salonunda beş kişilik Alman heyeti Türk heyetini karşılar. Daha önceden nota teatisi (resmi mektup değişimi) ile hazırlanmış iki sayfalık İşgücü Anlaşması’nın kısa maddelerini son kez gözden geçirip altına imzalarını koyarlar.
Türkiye’den Almanya’ya işçi göçü bu imzalarla artık resmiyet kazanmıştır. Son maddesinde belirtildiği üzere, bu anlaşma, “İki ülkeden biri tarafından üç ay öncesinden feshedilmediği takdirde, kendiliğinden bir sene daha uzayacak”tır.
Göç düzene sokulacak, Alman sanayisi yeni bir işçi sınıfıyla tanışacaktır. Anlaşma gereği sadece erkek işçiler alınacaktır. Haberin radyolardan duyurulmasından hemen sonra, büyük şehirlerde birden pasaport kuyrukları uzamış, toprak damlı evlerin ahşap dolaplardan naftalin kokulu elbiseler, beyaz gömlekler çıkartılmış, oğullarını Almanya’ya uğurlayacak anaların, babaların, eşlerin, çocukların ilk gözyaşları tahta bavulların üstüne düşmeye başlamıştır...DAĞINIKTILAR AMA TERTEMİZDİLERİstanbul Tophane’deki Alman İrtibat Bürosu ve İş Kurumu tarafından Anadolu’nun dört bir yanından seçilen ilk işçi kafileleri, sırtlarında bayramlık elbiseleri, başlarında beş köşe kasketleri, ellerinde tahta bavullarıyla Sirkeci Garı’nın peronlarında telaş içinde toplanırlar.
Salt elbiseleri ve hüzünlü bakışları değil, sicilleri de tertemizdir hepsinin. Çünkü, İşgücü Anlaşması’nın beşinci maddesi,“Türk İş Kurumu, uygun göreceği usullerle, yapılan iş müracaatlarını toplar, ilk seçimi yapar ve seçtiklerini, Alman İrtibat Bürosu’na takdimi üzerine alır.
Bir hürriyeti sınırlama (hapis) cezası ile mahkum olmuş talipler İrtibat Bürosu’na önerilemez. Aynı durum, yetkili Türk makamlarınca pasaport verilmesinde sakınca görünen kimseler için de geçerlidir. İrtibat Bürosu ayrıca, Türk İş Kurumu’nca takdim olunan işçilerin öngörülen iş için sağlık ve mesleki koşullara haiz olup olmadıklarını ve Federal Almanya’da ikamete uygunluk durumlarını tespit eder.” demektedir...Bindikleri trenin pencerelerinden sarkan bütün eller nasırlıdır.
Bakışlarında derin bir tedirginlik ve şaşkınlık vardır. Kimisi köyünde tarlasını tapanını bırakmış, kimisi işinin, tezgahının başından ayrılıp daha iyi bir kazanç için Almanya yollarına düşmüştür. Hepsi de erdemli, çalışkan Anadolu insanıdır.
En ağır işlerde çalışmaya, gösterilecek her işe dört elle sarılmaya, karşılaşacakları bütün zorluklara ekmek hatırına göğüs germeye hazırdırlar. Almanya’nın büyük garlarından alınıp, adlarına dillerinin dönmediği fabrikalara, madenlere küme küme dağıtılırlar...EK PROTOKOLÜN HÜZÜNLÜ MADDELERİİşgücü Anlaşması’nı imza koyan Alman ve Türk yetkililerin, bırakın yıllar sonrasını, bu kitlesel göçün kısa gelecekte nasıl bir hal alacağı konusunda dahi hiçbir öngörüleri yoktur.
Bu işçi göçü, kaderine terk edilmiş bir göçtür. Alman Devleti, ucuz işçi gereksinimi en hızlı yoldan halletmek istemektedir. Türk Devleti ise, yoksulluktan, işsizlikten bir türlü kurtaramadığı genç insanlarını güvenli yoldan iş sahibi yapmak, devletin tamtakır kasasına acilen döviz girdisi sağlamak peşindedir.
Sirkeci’den uğurlanan işçi sayısı her ay binlere, her yıl on binlere ulaşır. Artık 1961 Anlaşması’nın kısacık maddeleri büyüyen göçe dar gelmeye başlamıştır. İlk anlaşmayı yeni bir protokol anlaşmasıyla genişletmek için Türk ve Alman heyetleri yaklaşık üç yıl sonra bir kez daha buluşurlar.“Alman ve Türk Hükümet temsilcileri, 19 Mayıs 1964 günü, Bonn’da Federal Dışişleri Bakanlığı’nda, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Federal Almanya Hükümeti arasında Türk işçilerinin Almanya’da işe yerleştirilmelerine dair akdolunan anlaşmanın tatbikatından (uygulamasından) doğan meseleleri görüşmek üzere toplanmışlardır”, sözleriyle başlayan, yeni protokol, Almanya’da “misafir işçiliğin” uzayacağını belirten bazı tamamlayıcı maddelerle, 1961 Anlaşması’nı biraz daha genişletmiştir.
Ek maddelerden en önemlisi, “İlk anlaşmadaki dokuzuncu maddenin, ‘ikamet süresi iki seneden fazla bir süre için verilmeyecektir’ şeklindeki kısmı çizilecektir” bölümüdür. Bu ek madde, Almanya’daki Türk işçilerinin kalıcılığının önünü açmaya başlamıştır.
Tarım işçiliğinin görece serbestliğinden gelip birden dev makinelerin arasına karışan işçilerimizin bazıları ilk yıllarda ne yazık ki genç yaşında iş kazalarında yaşamını yitimiştir. Protokolün ek maddeleri arasındaki bir paragraf bu yüzden çok hüzün vericidir:“Türk heyeti, Almanya’da vefat eden Müslüman Türklerin defnedilebilecekleri özel mezarlıklar veya genel mezarlıklarda hususi bazı yerlerin tahsisinin mümkün olup olmadığını sormuştur.
Türk heyetine, mevzuunun (konunun) Alman makamlarına intikal ettirilerek tetkik edileceği ve neticesinden Bonn Türk Büyükelçiliği’ne malumat cevabı verilmiştir.”GÖÇÜN SARP YOLLARINDAGöçmen işçilerimizin Almanya’da dağınık görünümünden kurtulup toparlanması hiç kolay olmamıştır. Daha ilk günlerinde, maden tünellerinden, metal fabrikalarından adımlarını dışarıya atar atmaz, yaşamın her alanından dışlandıklarını görmüşler, geldikleri ülkenin kendilerini kolay kabul edemeyeceğini hemen anlamışlardır.
Süregelen dışlanmışlık, hor görülmüşlük, göçmen işçilerimizin yaşamın olağan dolaşımına katılma sürecini oldukça geciktirmiştir. Tıpkı sırtladıkları ağır işler gibi, bu türden sosyal olumsuzlukları da ekmek hatırına yıllarca taşımışlardır.
Anadolu insanı, doğduğu, boy verdiği coğrafyanın yaşam kültürü gereği, başka milletlerin insanından çok daha duygulu. Hasreti derin, gülüşü kahkahalı, çabuk küsen, çabuk barışan, birden coşan ama ansızın hüzne boğulan bir doğası var.
Bu yüzden, memleketinde alıştığı insan sıcaklığından, aile, akraba, komşu dayanışmadan ansızın yoksun kalan göçmen Türkler için göçün ilk dönemleri tarifsiz zorluklara eklenen bir yalnızlık duygusu içinde geçmiştir. BAŞARI DESTANI YAZILMIŞTIRGöç yolunda kazanılan başarılar sanıldığından daha büyüktür.
Başarı sadece göçmenlerin kurdukları şirket sayısıyla, elde ettikleri maddi birikimlerle ya da satın aldıkları taşınmazların grafiksel göstergeleriyle de ölçülemez. Anadolu bozkırlarından 1960’lı yıllarda çıkıyor, diline, kültürüne, insanına, doğasına tamamen yabancı olduğunuz topraklara geliyorsunuz.
Yerin bin metre derinliklerinden, demirleri eriten yüksek fırınların önünden ekmeğinizi kazanıyor, bütün ötelenmişliğinize rağmen, -iki kuşak geçmeden- içinde yaşadığınız Alman toplumuna, her meslekte başarılı, eline aldığı her işin hakkını veren, öz güvenli, erdemli iki hatta üç dil konuşan yurttaşlar kazandırıyorsunuz. Almanya’nın geçtiğiniz tüm kentlerinde, kasabalarında, köylerinde başınızı çevirdiğiniz her tarafında mutlaka bir göçmen işçimizin izi, emeği ve alın teri vardır.
Tahta bavullarla gelinen yabancı bir ülkede, iki kuşak sonra bu destansı başarıları yaratmak kolay iş değildir. GÖÇMENLERE ÖNYARGIYLA BAKMAK YANILGIDIRYalnız Almanya’da değil, ne yazık ki (özellikle son yıllarda) artan bir gurbetçi karşıtlığı var ülkemizde de.
Siyasi tercihlerinden dolayı onları yargılayan, küçümseyen, Alman toplumundan yıllarca yeterince aşağılanmış bu insanlarımıza her fırsatta hakaretler eden bir kesim var Türkiye’de. Acı bir durum. Ülkemizdeki her doğal felakette, her krizde, hemen yardım eli uzatan gurbetteki yurttaşlarını incitmek kimseye bir şey kazandırmayacaktır.
Ayrıca, bugünün koşullarından üstünkörü bakıp, göçmen yurttaşlarımızın altmış beş yıldır dişiyle tırnağıyla yarattığı birçok başarıyı küçümsemek, o insanları komik sıfatlarla alaya almak, siyasi eğilimlerinden yola çıkıp ana vatanlarına, bayraklarına bağlılıklarını sorgulamak, hem hadsizlik hem de büyük bir yanılgıdır. Tabii ki, Avrupa’da, Almanya’da yaşayan milyonlarca göçmen yurttaşımızın içinde kötü örnekler de çıkacaktır.
Fakat, göçmenlerle ilgili en küçük olumsuz haberlerin, -tıpkı Almanya’daki medya organlarının yaptığı gibi- art niyetli bazı medya organları tarafından kasıtlı olarak köpürtülüp genelleştirilmesi son derece yanlıştır. Altmış beş yıldır, kaderine terk edilmişliklerine rağmen, memleket sevgilerini yüreklerinden hiç eksiltmeyen göçmen yurttaşlarımıza önyargısız ve insaflı yaklaşmak bir insanlık görevidir.
Türk göçmenler, çalışkanlıklarıyla, yardımseverlikleriyle, vefa duygularıyla, dost ve sıcakkanlı tavırlarıyla yıllar içinde toplumun örnek bir parçası olmuştur. Almanya’da ne kadar cansız sokak, ölgün semt varsa, hep göçmen yurttaşlarımızın açtıkları büyük küçük işyerleriyle şenlenmiş, renklenmiş, kentin çekim merkezi olmuştur.
Uzun yıllardır horlanmışlığına, itilmişliğine rağmen, Almanya’ya ve Alman toplumuna hiçbir konuda ihanet etmemiş, Alman devletinin kutsallarına, dirliğine, birliğine zarar verecek hiçbir oluşumun içinde olmamıştır. Olmayacaktır da...ALMANYA TÜRKLERİN EVSİNEMEDİĞİ EVİDİREvsinmek, dilimizin güzel kelimelerinden.
Bir yeri evi gibi görmek, o yere ısınmak, alışmak, anlamı taşıyor. İnsan evsinemediği yerlerde huzur içinde yaşayamaz. Kendini sıkar, sınırlar, bunalımlara düşer. Bu sıkıntılı durum süreğense, zaman içinde ağır ruhsal sorunlara dönüşür.
Göçmenlerin büyük çoğunluğunun, işçi göçünün üstünden geçen 65 yıla rağmen, birçok nedenden dolayı Almanya’yı tam olarak evsinememişlerdir. Buna rağmen, derin vefa duygularıyla, doyduğumuz yer de vatanımızdır, düşüncesiyle Almanya’nın ve Almanların hep iyi, güzel yanlarını görme eğilimindeler.
Kendilerini hor görenlerin, aşağılayanların, ırkçı söylemlerle kin ve nefret tohumları saçanların yarattığı düşmanlık denizlerinde boğulmadan sürdürüyorlar yaşamlarını. Büyük emeklerle yetiştirdikleri evlatlarının, torunlarının geleceklerini, küçük umutlarını karartmamak için direniyorlar.
Ve tükenmeyen bir umutla “evsinmeye” çalışıyorlar Almanya’yı. Alman arkadaşının sıcak bir selamıyla, Alman kapı komşusunun küçük sohbetiyle, sokakta gördüğü bir çocuğun küçük bir gülümseyişiyle sağaltmaya çalışıyorlar yıllardır içlerine işlemiş umutsuzlukların yaralarını...Yeni kuşak göçmenler ise, geçen 65 yılınkinden farklı ve yeni yaşamaların düşü içindeler.
Kendilerine aynı göz hizasından bakan, tepeden konuşmayan bir Alman toplumunun içinde, eşit, onurlu bir yaşam sürmek istiyorlar. Almanya’ya yürekten “evimiz” diyebilecekleri günlerin özlemi içindeler...
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.
Kategori: Ekonomi
Yayın: 01 Kasım 2026 11:05 · Kaynak: aydinlik.com.tr