Adaletin terazisi: Nûşirevan’dan Fatıma’ya, Fatıma’dan bugüne
- Kızım Fatıma da olsa diyen adalet anlayışından, “Benim oğlumu tutuklayacak daha anasından doğmadı” anlayışına…Bir toplumun adalet anlayışı, başkasının evladına nasıl davrandığıyla değil, kendi evladının yanlışı karşısında nasıl bir tutum sergilediğiyle ölçülür
Kızım Fatıma da olsa diyen adalet anlayışından, “Benim oğlumu tutuklayacak daha anasından doğmadı” anlayışına…Bir toplumun adalet anlayışı, başkasının evladına nasıl davrandığıyla değil, kendi evladının yanlışı karşısında nasıl bir tutum sergilediğiyle ölçülür. Çünkü adalet, insanın yalnızca başkaları için savunduğu bir ilke değil, kendi çıkarları ve yakınları söz konusu olduğunda da vazgeçemediği bir vicdan meselesidir.
Tarih, adaletin nasıl devletleri ayakta tuttuğunu, adaletsizliğin ise nasıl toplumları içten içe çürüttüğünü anlatan ibretlik hikâyelerle doludur.
Rivayete göre Sasani hükümdarı Nûşirevan, bir gün veziriyle ava çıkar. Harap bir yerde iki baykuşun sesini duyar ve vezirine ne konuştuklarını sorar. Kuşların dilini anlayan vezir, baykuşlardan birinin kızını evlendirmek için diğerinden başlık olarak birkaç harabe köy istediğini, diğerinin ise ülkede zulüm ve adaletsizlik sürdüğü müddetçe istediği kadar harabe köy bulabileceğini söylediğini aktarır.
Bu sözler hükümdarı derinden düşündürür. Çünkü adaletsizliğin yalnızca insanların hakkını değil, bir ülkenin geleceğini de tükettiğini anlatmaktadır.
Bu hikâye, Nizâmî-i Gencevî'nin Mahzenü'l-Esrâr adlı eserinde yer alan edebî bir anlatıdır; tarihî bir tutanak değildir. Ancak verdiği mesaj bugün de geçerliliğini korumaktadır: Adaletin terk edildiği yerde önce güven, sonra huzur, en sonunda da toplumun kendisi harap olur.
“Ben Nûşirevan'dan daha az adaletli değilim!”
Halk arasında Hz. Ömer'e atfedilen bir başka kıssa da adaletin ne anlama geldiğini çarpıcı biçimde ortaya koyar.
Rivayete göre bir mazlum, bir yöneticinin haksızlığına uğrar ve hakkını aramak için Halife Hz. Ömer'e başvurur. Hz. Ömer'in ilgili yöneticiye gönderdiği belirtilen mesajda şu ifade yer alır:
“Bilesin ki ben Nûşirevan'dan daha az adaletli değilim. Kıssanın düşündürdüğü soru oldukça anlamlıdır:
İnsan, adalet konusunda kendisini tarihin adaletli hükümdarlarıyla kıyaslayabiliyorsa, önce kendi vicdanına hesap vermelidir.
Ben Nûşirevan'dan daha mı az adaletliyim?
Bu soru yalnızca yöneticilerin değil, anne babaların, kamu görevlilerinin, işverenlerin, öğretmenlerin ve toplumda sorumluluk taşıyan herkesin kendisine sorması gereken bir sorudur.
Çünkü adalet, başkasının hakkını savunurken gösterilen cesaretten ibaret değildir. Asıl imtihan, kendi yakınımızın haksızlığı karşısında başlar.
Fatıma da olsa… Adaletin akrabalığı olmaz!
İslam ahlakında bu ilkenin en güçlü örneklerinden birini Peygamber Efendimizin (s.a.) Mahzumoğulları'ndan hırsızlık yapan bir kadın hakkındaki tavrında görürüz.
Kadının itibarlı bir aileden gelmesi nedeniyle bazı kişiler cezanın uygulanmaması için aracı olur. Bunun üzerine Peygamberimiz şu tarihî uyarıyı yapar:
“Allah'a yemin ederim ki, Muhammed'in kızı Fâtıma çalmış olsaydı, onun da elini keserdim.” (Buhârî, 6788; Müslim, 1688-1689)
Bu sözün asıl anlamı, bir ceza hükmünden çok daha büyüktür. Peygamberimiz, toplumda soyun, makamın, servetin ve yakınlığın hukukun önüne geçirilmesine izin vermeyen bir adalet anlayışını ortaya koymuştur.
Kur'an-ı Kerim'de Nisa Suresi 135. ayette de insanlara, kendilerinin, anne babalarının ve yakınlarının aleyhine bile olsa adaleti ayakta tutmaları emredilir.
Demek ki adaletin en ağır imtihanı, insanın kendi menfaatiyle karşı karşıya kaldığı andır.
Bugün üzerinde düşünmemiz gereken ciddi bir toplumsal çelişki var.
Bir tarafta, “Kızım Fâtıma da olsa…” diyerek kendi evladını dahi adaletin dışında tutmayan bir anlayış; diğer tarafta, “Benim oğlumu tutuklayacak daha anasından doğmadı.” diyebilen bir yaklaşım…
Aradaki fark yalnızca iki cümle arasındaki fark değildir. Bu, iki farklı ahlak ve hukuk anlayışının karşı karşıya gelmesidir.
Elbette anne babanın evladını koruması, ona sahip çıkması ve haksızlığa uğradığında hakkını araması son derece doğaldır. Ancak evladını korumakla onun yanlışını savunmak aynı şey değildir.
Bir anne babanın en büyük sorumluluğu, çocuğunun her davranışını doğru kabul etmek değil, gerektiğinde ona yanlış yaptığını söyleyebilmektir.
Çünkü çocuğunun her hatasını örten, her yanlışına mazeret üreten ve her sorumluluğunu başkalarına yükleyen ebeveyn, farkında olmadan ona şu mesajı verir: Gücün varsa yaptıklarının hesabını vermek zorunda değilsin!
Psikolojik açıdan sürekli korunan ve davranışlarının sonuçlarıyla yüzleşmeyen bireylerde sorumluluk alma ve öz denetim becerileri zarar görebilir. Sosyolojik açıdan ise ailede başlayan kayırmacılık, zamanla toplumsal ilişkilerin bütününe yayılabilir.
Ailede ayrıcalık, okulda torpil, iş hayatında liyakatsizlik, kamu yönetiminde kayırmacılık ve hukuk karşısında eşitsizlik algısı…
Bunların her biri aynı sorunun farklı yüzleridir.
Bir gence dürüstlüğü anlatıp kendi yakınımızın yanlışını örtüyorsak, bir çocuğa kul hakkını öğretip kendi menfaatimiz için başkasının hakkını görmezden geliyorsak, verdiğimiz ahlak eğitiminin inandırıcılığını kendimiz ortadan kaldırıyoruz demektir.
Gençler yalnızca söylediklerimize değil, yaptıklarımıza da bakıyor. Onlara adaleti anlatırken kendi hayatımızda ayrıcalığı normalleştiriyorsak, sözlerimizle davranışlarımız arasındaki uçurum büyüyor.
Hukuk güçlüye göre eğilip bükülürse toplum kime güvenecek?
Bir hukuk devletinde hiç kimse peşinen suçlu ilan edilemez. Masumiyet karinesi, savunma hakkı ve adil yargılanma herkes için vazgeçilmez güvencelerdir.
Bir insanın evladı olması onu suçlu yapmaz. Ancak güçlü bir ailenin evladı olması da onu hukukun dışında tutmaz.
Suç iddiası bağımsız ve tarafsız yargı tarafından değerlendirilmelidir. Hiç kimse yargının yerine geçemeyeceği gibi hiç kimse de yargıyı tehdit edecek bir güce sahip olduğunu düşünmemelidir.
Çünkü hukuk, güçlülerin kendileri için belirlediği bir koruma kalkanı değildir. Hukuk, güçsüzün de güçlü karşısında hakkını arayabildiği ortak güvencedir.
İnsanlar adaletin kişiye, makama, servete ve aileye göre değiştiğine inanmaya başladığında yalnızca yargıya değil, bütün kurumlara duyulan güven sarsılır. Güvenin kaybolduğu yerde ise toplumsal huzuru korumak giderek zorlaşır.
Son söz: Önce kendi evladımızın yanlışına adil olalım!
Nûşirevan'ın baykuşlarından, Hz.
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.

Kategori: Genel
Yayın: 01 Kasım 2026 07:45 · Kaynak: amidahaber.com