Afrika’dan Kovulan Fransa, Sarsılan Avrupa Ve Yükselen Türkiye
- Fransa’nın Afrika’daki askerî varlığını birer birer kaybetmesi, sıradan bir geri çekilme değildir
- Bu gelişme, sömürgecilik döneminden kalan güç ilişkilerinin sorgulandığını ve dünya düzeninin değiştiğini gösteren tarihî bir kırılmadır
Fransa’nın Afrika’daki askerî varlığını birer birer kaybetmesi, sıradan bir geri çekilme değildir. Bu gelişme, sömürgecilik döneminden kalan güç ilişkilerinin sorgulandığını ve dünya düzeninin değiştiğini gösteren tarihî bir kırılmadır.
Mali, Burkina Faso ve Nijer’den başlayan kopuş, Çad, Senegal ve Fildişi Sahili gibi ülkelerdeki gelişmelerle devam etti. Fransa, Temmuz 2025’te Senegal’deki son askerî üslerini de devretti. Böylece Paris’in Afrika’daki onlarca yıllık askerî varlığı büyük ölçüde geriledi.
Peki, Afrika ülkeleri neden Fransa’ya artık eskisi gibi kapılarını açmıyor?
Çünkü Afrika halkları, kendi topraklarının zenginlikleri üzerinde söz sahibi olmak istiyor. Yüzyıllar boyunca kıtanın doğal kaynakları, stratejik konumu ve ekonomik imkânları büyük güçlerin çıkarları doğrultusunda kullanıldı.
Bugün Afrika ülkeleri, dış politikalarını çeşitlendirmek ve eski bağımlılık ilişkilerini değiştirmek istiyor.
Elbette kıtanın bütün sorunlarını sömürgeciliğe bağlamak doğru değildir. Yönetim sorunları, yolsuzluk ve güvenlik krizleri de önemlidir. Ancak sömürgeciliğin tarihsel mirasını görmezden gelmek de mümkün değildir.
Fransa’nın Afrika’daki nüfuz kaybı, ekonomik sorunlarının tek sebebi değildir; fakat eski güç düzeninin aşındığının açık göstergelerinden biridir.
Fransa’nın ekonomik tablosu da düşündürücüdür. Yüksek kamu borcu, bütçe açığı, düşük büyüme beklentileri ve siyasi belirsizlikler ülkenin önündeki önemli sorunlardır. Afrika’daki askerî ve siyasi nüfuzun gerilemesi, Fransa’nın uluslararası konumunu yeniden değerlendirmesini gerektiriyor.
Ancak ülkenin ekonomik sıkıntılarını yalnızca Afrika’daki kayıplarla açıklamak doğru olmaz.
Avrupa’nın bir diğer sorunu güvenlik bağımlılığıdır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin yardımları ve NATO üzerinden kurulan güvenlik mimarisi, Avrupa’nın yeniden yapılanmasında belirleyici rol oynadı. Bugün ise Washington, Avrupalı müttefiklerinden savunma harcamalarını artırmalarını ve güvenlik sorumluluklarını daha fazla üstlenmelerini istiyor.
Silahlanma harcamaları yükselirken vatandaşlar hayat pahalılığı ve konut sorunlarıyla mücadele ediyor.
Bir mühendisin çalıştığı hâlde geçinmekte zorlanması, gençlerin aile kurmayı ertelemesi ve kazancının büyük bölümünü kiraya ayırması, sosyal refahın yalnızca ekonomik büyüme rakamlarıyla ölçülemeyeceğini gösteriyor.
Dünya değişiyor. Afrika kendi kaynakları üzerinde daha fazla söz sahibi olmak istiyor. Asya’nın yükselen güçleri küresel ekonomide ağırlık kazanıyor. Türkiye de savunma sanayisi, ihracatı, üretim kapasitesi ve diplomatik ilişkileriyle bu yeni dengelerde önemli bir aktör olma potansiyeli taşıyor.
Ancak Türkiye’nin kalıcı gücü yalnızca dış politikadaki iddiasıyla ölçülemez. Hukuk güvenliği, eğitim, teknoloji, yüksek katma değerli üretim ve vatandaşların refahı da bu gücün temelidir.
Gazze’de yaşanan insani felaket karşısında Türkiye’nin İsrail’e yönelik eleştirileri, uluslararası toplumun insan hakları konusundaki tutarlılığını da sorgulamaktadır. İnsan hakları, yalnızca güçlü devletlerin çıkarlarına uygun olduğunda savunulacak bir ilke değildir.
Unutmayalım: Başkasının kaynakları üzerinde kurulan üstünlük sonsuza kadar sürmez. Gerçek güç; kendi insanını kalkındırmak, adaleti korumak ve bağımsız karar verebilmektir. Türkiye, değişen dünya düzeninde yalnızca izleyen değil, üretimiyle, diplomasisiyle ve adalet anlayışıyla yön veren ülkelerden biri olmalıdır.
702px)" srcset=" Kilo Almanızın Nedeni Az Uyumanız Olabilir: İşte Hayret Edeceğiniz Araştırma 702px)" srcset=" Telefonunuzda 5G Çekmiyorsa Nedeni Basit Olabilir: Operatör Yenilemenize Gerek Yok 702px)" srcset=" Para Mutluluk Getirmez mi?
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.

Kategori: Genel
Yayın: 27 Ekim 2026 04:15 · Kaynak: yozgatcamlik.com