Pygmalion: Güzelliğin esaretinde bir yaratıcı
- İnsanın sevdiği kişide kendi hayallerinin izini arama eğilimi, insanlık tarihi kadar eskidir
- Yüzyıllardır aşkın içinde yalnızca karşımızdaki insan değil, ona yüklediğimiz anlamlar, beklentiler ve zihnimizde kurduğumuz ideal de yer alır
İnsanın sevdiği kişide kendi hayallerinin izini arama eğilimi, insanlık tarihi kadar eskidir. Yüzyıllardır aşkın içinde yalnızca karşımızdaki insan değil, ona yüklediğimiz anlamlar, beklentiler ve zihnimizde kurduğumuz ideal de yer alır.
Sevgi ile sahip olma arzusu, hayranlık ile değiştirme isteği arasındaki sınır her zaman açık değildir. Yunan mitolojisi, bu sınırı kendi elleriyle yarattığı bir kadına âşık olan Pygmalion’un hikâyesinde sorgular.
Hikâyemiz Kıbrıs’ta başlar.
Pygmalion, sanatına büyük bir tutkuyla bağlı, yetenekli bir heykeltıraştır. Romalı şair Ovidius’un Dönüşümler adlı eserinde anlattığına göre çevresindeki kadınların davranışlarından hoşnutsuzluk duyar ve evlenmemeye karar verir. Kendini bütünüyle sanatına adar.
Günlerden bir gün fildişinden bir kadın heykeli yapmaya başlar. Zihninde kusursuz bir güzellik tasarlar. Heykelin yüzünü, ellerini, bedeninin her ayrıntısını büyük bir özenle biçimlendirir. Çalışması tamamlandığında karşısında öylesine güzel bir kadın durur ki onun cansız olduğuna inanmak neredeyse imkânsızdır.
Pygmalion kendi eserine hayran kalır. Önce uzun uzun onu seyreder. Sonra heykelin yüzüne dokunur. Parmaklarını ellerinde gezdirir. Fildişinin soğukluğunu hisseder, fakat gördüğü güzellik karşısında onun canlı olabileceğini düşünmekten kendini alamaz.
Günler geçtikçe hayranlığı aşka dönüşür.
Heykele çiçekler getirir, mücevherler takar, güzel kumaşlarla süsler. Ona hediyeler verir, yanına oturur, konuşur. Bazen elini tutar, bazen yanağını okşar. Heykelin kendisine karşılık vermediğini bilir. Yine de onunla yaşayan bir kadınmış gibi ilgilenir.
Pygmalion artık yalnızca yaptığı eseri beğenen bir sanatçı değildir. Kendi yarattığı kadına âşıktır.
Kıbrıs’ta aşk ve güzellik tanrıçası Aphrodite adına büyük bir bayram düzenlenir. İnsanlar tapınaklara gider, sunaklarda kurbanlar keser ve tanrıçadan dileklerde bulunur. Pygmalion da tapınağa gelir. İçinden geçen isteği açıkça söylemeye cesaret edemez. Tanrıçadan, fildişinden yaptığı heykele benzeyen bir kadınla evlenmeyi diler.
Aphrodite onun gerçek arzusunu anlar. Sunaktaki alevler üç kez yükselerek tanrıçanın dileği kabul ettiğini haber verir.
Pygmalion heyecanla evine döner. Heykelinin yanına yaklaşır, her zamanki gibi ona dokunur. Fakat bu kez parmaklarının altında farklı bir his vardır. Fildişinin soğuk ve sert yüzeyi yavaş yavaş yumuşamaya başlar.
Şaşkınlıkla yeniden dokunur.
Heykelin bedeni ısınır. Parmaklarının altında artık fildişinin sertliğini değil, yaşayan bir insanın tenini hisseder. Bileğine dokunduğunda nabzının attığını fark eder. Bir zamanlar kendi elleriyle biçimlendirdiği kadın, gözlerini açar ve karşısında Pygmalion’u görür.
Aphrodite, heykele hayat vermiştir.
Pygmalion ile yarattığı kadın evlenir. Ovidius’un anlatısında Aphrodite onların düğününe katılır. Bir süre sonra Paphos adında bir çocukları dünyaya gelir. Heykelin Galatea adıyla tanınması ise daha sonraki edebiyat ve sanat geleneğinde yaygınlaşır. Ovidius, canlanan kadına bu adı vermez.
İlk bakışta Pygmalion’un hikâyesi, sevginin mucize yarattığı romantik bir masal gibi görünür. Bir sanatçı hayalindeki kadını yaratır, ona âşık olur ve tanrıça bu aşkı karşılıksız bırakmaz. Oysa bu hikâyede üzerinde düşünülmesi gereken başka bir ayrıntı vardır.
Pygmalion’un sevdiği kadın henüz konuşmaz, düşüncelerini açıklamaz, itiraz etmez. Heykeltıraş onun bütün özelliklerini kendisi belirler. Karşısında, kendi hayalinden doğan kusursuz bir kadın durmaktadır.
Bu mitolojik hikâye, yüzyıllar sonra tiyatro sahnesinde bambaşka bir anlam kazanır.
İrlandalı oyun yazarı George Bernard Shaw, 1913 yılında ilk kez sahnelenen Pygmalion adlı oyununa mitolojideki heykeltıraşın adını bilinçli olarak verir. Çünkü oyunun merkezinde de bir insanı kendi istediği biçime dönüştürmeye çalışan bir erkek vardır.
Shaw’un Pygmalion’u, dilbilim profesörü Henry Higgins’tir. Londra sokaklarında çiçek satan, işçi sınıfından genç bir kadın olan Eliza Doolittle’ın konuşmasını değiştirebileceğini iddia eder. Ona üst sınıfların konuşma biçimini ve görgü kurallarını öğreterek bir düşes gibi kabul edilmesini sağlayacağına inanır.
Mitolojide Pygmalion fildişini yontar. Shaw’un oyununda Higgins’in kullandığı malzeme ise dildir.
Higgins, Eliza’nın sesini, kelimelerini ve davranışlarını değiştirmeye çalışırken kendi Galatea’sını yaratmak ister. Fakat Eliza, mitolojideki heykel gibi sessiz değildir. Eğitim sürecinde yalnızca konuşması değişmez; kendisine nasıl davranıldığını sorgulamaya, kendi değerinin farkına varmaya başlar. Higgins’in başarısının bir kanıtı olarak görülmeyi reddeder.
Shaw, mitolojik hikâyeyi sınıf ayrımlarını, kadınların toplumdaki konumunu ve insanın başka bir insan üzerinde kurmaya çalıştığı otoriteyi eleştirmek için kullanır. Oyunun sonunda Eliza’nın kendi hayatı üzerinde söz sahibi olmak istemesi, onu mitolojideki Galatea’dan ayırır.
Pygmalion’un sanattaki en etkileyici yorumlarından biri de Fransız ressam Jean-Léon Gérôme’un yaklaşık 1890 tarihli ‘Pygmalion ve Galatea’ tablosudur. New York’taki Metropolitan Museum of Art koleksiyonunda bulunan eser, heykelin canlandığı ânı gösterir.
Gérôme, Pygmalion’u yarattığı kadına sarılırken resmeder. Galatea’nın bedeninin üst kısmı canlı bir insanın tenine dönüşürken bacaklarında hâlâ heykelin beyazlığı görülür. Cansız madde ile yaşayan beden arasındaki dönüşüm, resmin tam merkezinde gerçekleşir.
Pygmalion’un adı psikolojide de yaşamaya devam eder. 1968 yılında psikolog Robert Rosenthal ile okul yöneticisi Lenore Jacobson, öğretmenlerin öğrencilerinden beklentilerinin başarı üzerindeki etkisini araştıran bir çalışma yayımlar. Bu araştırma, Pygmalion etkisi olarak bilinen kavramın yaygınlaşmasını sağlar.
Araştırmada öğretmenlere, bazı öğrencilerin yakın zamanda büyük bir zihinsel gelişme gösterebileceği söylenir. Oysa bu öğrenciler rastgele seçilmiştir. Araştırmacılar, öğretmenlerin yalnızca bu bilgi nedeniyle öğrencilere farklı davranıp davranmayacağını ve bunun başarılarını etkileyip etkilemeyeceğini anlamak ister.
Pygmalion etkisinin temelinde şu düşünce bulunur: Bir insan hakkındaki beklentimiz, ona nasıl davrandığımızı değiştirebilir. Örneğin bir öğretmen öğrencisinin başarılı olacağına inanıyorsa ona daha fazla söz hakkı verebilir, sorularını sabırla yanıtlayabilir ve onu daha çok cesaretlendirebilir. Öğrenci de gördüğü bu ilgi ve güven sayesinde kendisini geliştirebilir.
Böylece başlangıçtaki beklenti, kişinin davranışları aracılığıyla gerçekleşmesine katkıda bulunduğu bir sonuca dönüşür.
Mitolojide Pygmalion, yarattığı heykelin canlanmasını ister. Psikolojide ise insanlardan beklentilerimizin onların gelişimini etkileyebileceği anlatılır. İkisinde de beklentinin dönüştürücü gücü vardır. Fakat bir insana inanmak ile onu kendi istediğimiz kişiye dönüştürmeye çalışmak aynı anlama gelmez.
Günümüz ilişkilerinde bu sınır çoğu zaman belirsizleşir. Sevdiğimiz insanın daha başarılı, daha mutlu ya da daha özgüvenli olmasını isteyebiliriz. Onu desteklemek, cesaretlendirmek ve potansiyelini görmesine yardımcı olmak sevginin doğal bir parçasıdır.
Sorun, karşımızdaki insanın kendi isteklerini görmezden gelerek onun nasıl biri olması gerektiğine bizim karar vermemizle başlar.
Birinin konuşmasını, giyimini, arkadaşlarını, alışkanlıklarını ya da hayata bakışını sürekli değiştirmeye çalıştığımızda, onunla mı ilişki kurarız, yoksa zihnimizdeki ideal insanı mı yaratmaya uğraşırız?
Pygmalion’un heykeli, yaratıcısının hayal ettiği kadına dönüşür. Shaw’un Eliza’sı ise kendisini biçimlendiren erkeğin beklentileriyle sınırlı kalmayı reddeder. İki hikâye arasındaki yüzyıllar, sevgiye ve insanın bireyselliğine bakışımızdaki değişimi de gösterir.
Sevginin en zor yanlarından biri, karşımızdaki insanın bizim hayal ettiğimiz kişiden farklı olabileceğini kabul etmektir. Çünkü gerçek bir insan, ne kadar seversek sevelim, bizim eserimiz değildir. Kendi kararları, korkuları, arzuları ve değişme hakkı vardır.
Pygmalion, fildişinden kusursuz bir kadın yaratmayı başarır. Oysa insan ilişkilerinde sevginin değeri, karşımızdakini kendi idealimize dönüştürmekte değil, onun kendisi olmasına izin verebilmekte saklıdır. Belki de aşkın en güzel hâli, iki insanın birbirinin hayallerinde kaybolmadan, birlikte hiç hayal etmedikleri bir hayatı keşfedebilmesidir.
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.
Kategori: Yangın
Yayın: 29 Ekim 2026 05:08 · Kaynak: gazeteyenigun.com.tr