Ruhun İnca Nakışı
- Yolcu, zamanın kendi dokusunun bile incelip yer yer çatladığı, puslu ve tanımsız bir zamanda durmaksızın yürüyordu
- Attığı her adımda toprak, bir tarafıyla geçmişin köklü hafızasını, diğer tarafıyla geleceğin soğuk ve kimliksiz çimentosunu fısıldıyordu
Yolcu, zamanın kendi dokusunun bile incelip yer yer çatladığı, puslu ve tanımsız bir zamanda durmaksızın yürüyordu. Attığı her adımda toprak, bir tarafıyla geçmişin köklü hafızasını, diğer tarafıyla geleceğin soğuk ve kimliksiz çimentosunu fısıldıyordu.
Yürüdüğü yolun sol tarafında keskin, acımasız ve geometrik hatlarla göğe tırmanan gri beton kütleler; ruhsuz birer anıt gibi dizilmişti. Doğanın tek bir kıvrımına dahi izin verilmeyen bu tarlada; bahçeler, ruhu hapseden soğuk tel örgülerle, paslı ve süssüz demir parmaklıklarla sınırlandırılmıştı.
Bu devasa binaların gölgesinde hırsla koşturan kalabalıklar; bakışları birbirinin yüzeyinden teğet geçen gölgelerden ibaretti. Süsleme sanatının günah, zarafetin zaman kaybı sayıldığı sol yakada; her şey çıplak bir işleve indirgenmişti. Burada ruhu daraltan büyük ve renksiz bir sessizlik hakimdi.
Yolun sağ tarafı ise insanın göğsündeki kafesi genişleten, onu kendi özüne çağıran muazzam bir sığınak gibiydi. Buradaki evler; ahşabın ve doğal taşların nefes alan sıcak dokusuyla, toprağın bağrından bir dua gibi yükseliyordu.
Her bir pencere pervazı, kapı kasası insan elinin maharetiyle sabırla işlenmiş, evleri sarmalayan alçak tahta çitler, üzerlerine sevgiyle nakşedilmiş oymalarıyla birer sanat eserini andırıyorlardı. Bahçe duvarlarına tutunan melisalar, hanımelileri ve mor salkımlar; rüzgârın her dokunuşunda muazzam bir koku yayıyordu.
İnsanlar, birbirlerinin gözlerinin derinliğinde durup dinleniyor; kelimeleri acele etmeden, nakış işler gibi seçerek konuşuyorlardı. Burası sabrın, emeğin hüküm sürdüğü huzurlu bir atmosferdi.
Yolcu, bu iki dünyanın tam ortasından ince bir çizgi geçen patikada durdu. Solundaki tel örgünün soğuk metal kokusu burnunu sızlatırken, sağındaki tahta çitin üzerindeki budak izi bile ruhuna dokunuyordu. Yolcu bir an patikanın kenarında yüksekçe bir kayanın üzerinde oturmuş zamandan muaf bir ihtiyar gördü.
Yaşlı adamın yüzü rüzgârın ve güneşin yıllar içinde oluşturduğu derin oyuklardan müteşekkildi. Alnında ve göz kenarlarında yaşanmışlığın ve sabrın izlerini taşıyordu. Gözlerinde, bir su birikintisinin dipteki taşları göstermesi kadar berrak bir duruluk vardı.
Nasır tutmuş, boğum boğum olmuş parmakları; elindeki ahşaba dokunurken adeta onunla gizli bir dilde söyleşiyor gibiydi.
Adam, dizlerinin üzerindeki tahta parçasına bir hançer sapının kıvrımlarıyla şekil verirken, acele etmeden, adeta bir ibadet ritmiyle kıl inceliğinde motifler açıyordu.
Yolcu, adamın gölgesine doğru bir adım attı.
"Kolay gelsin," dedi. Sesi kısıktı. "Ne yapıyorsun?"
Usta başını kaldırmadı. Bıçağın ucuyla ahşaba incecik bir yaprak motifi daha oydu. "Bir hançer sapı," dedi, sesi rüzgârın yapraklar arasındaki fısıltısına benziyordu.
Yolcu acıyarak gülümsedi. "Fakat o sadece bir sap... Birkaç dakika sonra bir kının karanlığına gömülecek ya da bir avucun içinde kaybolacak. Neden günlerini harcayıp onu böyle ince kılcal motiflerle donatıyorsun ki? Keskinliği yerindeyse, tutmaya yarıyorsa bu nakışın ne anlamı var? Böyle uğraşarak zamanını heba etmiyor musun?"
Usta durdu. Oyma bıçağını dizinin üzerine yavaşça bıraktı. Başparmağıyla ahşabın taze oyulmuş zeminini okşadı; ahşap, ustanın teniyle buluşunca sanki canlanmış gibi parladı. İhtiyar başını kaldırarak bakışları yolcunun gözlerine kilitledi.
"Zaman," dedi, “tüketilerek eksilen bir darlık mıdır, yoksa içine ruh katılarak sonsuzlaşan bir genişlik mi? Ben bu ahşaba sadece bir biçim vermiyorum; onunla geçirdiğim anın hakkını teslim ediyorum. Onu tutacak olan elin, bu fani dünyada güzellik denen mucizeyle temas etmesini istiyorum."
Usta, yanındaki meşin heybeden başka bir nesne çıkardı. Sol taraftaki gri şehirden düşmüş; pürüzsüz, soğuk, metalden ve dümdüz bir anahtardı bu. Ne tek bir çizgi ne de ustasından bir iz taşıyordu.
"Bunu geçen gün sınırın solundan geçen biri düşürdü," dedi, anahtarı yolcuya uzatarak. "İşlevini kusursuz yapıyor, bir kapıyı açıyor, değil mi? Fakat söyle bana; bu soğuk metali cebinde taşıyan bir insan, onu var eden elin sevgisini duyabilir mi?
Ya da o kapıdan içeri adım atarken, hayatın hürmete layık bir zarafet olduğunu hatırlayabilir mi?"
Yolcu, avucuna oturan soğuk metale baktı. Sanki ayaz yemiş bir taşı tutuyor gibiydi. Sonra bakışları sol taraftaki tel örgülerle çevrili, ruhsuz beton kütlelerine kaydı. Kendi cebindeki seri üretim anahtarları, evindeki fabrikasyon Masaları, ruhtan arındırılmış giysilerini düşündü.
Bir medeniyetin zarafeti nasıl birer birer soyunduğunu gördü: Binaların cephelerinden kazınan taş oymaları, kapı tokmaklarındaki pirinç kuş figürlerini, masalardan kaldırılan el emeği örtüleri... Her şey ne kadar da'pratik'leşmiş ve ne kadar da'çıplak' kalmıştı.
"Sadece nesneleri eksiltmedik," diye fısıldadı yolcu, sesi kendi iç uçurumlarında yankılandı. "Eşyayı fırlatıp atmak için basitleştirirken, aslında kendi ruhumuzdan çaldık. Çocuğumuza ahşabı oymayı öğretmeyi bıraktık, çünkü zarafeti'zaman kaybı' saydık.
Solumuzdaki soğuk duvarları, kendi ellerimizle kalbimizin etrafına ördük aslında." Usta konuşmadı. Yalnızca bıçağı tekrar eline aldı ve ahşabı yontmaya devam etti. Yere düşen her kıymık, yolcunun zihnindeki sisleri biraz daha aralıyordu.
Yolcu avucundaki anahtara ve sağ taraftaki hanımeli kokulu tahta çitlere bir kez daha baktı.
"Biz," dedi, sesi bir pişmanlığın eşiğinde titreyerek, "eşyanın üzerindeki nakıştan vazgeçtiğimiz gün, aslında birbirimizin yüzüne derinlemesine bakmaktan da vazgeçtik. Sözlerimizi kısalttık, selamlaşmalarımızı tek kelimeye indirdik, dostlukları tıpkı bu anahtar gibi'işlevsel' birer araç yaptık. Çiçekten, tahtadan, kumaştan çektiğimiz o ruh... Meğer kendi ruhumuzmuş."
Usta gülümsedi. Derin kırışıklıkları gözlerinin kenarında birer güneş ışını gibi dağıldı. Ahşaptan ince bir yaprak daha düşürdü.
"Peki," diye sorarak ustaya doğru eğildi yolcu, "insan kendine değer vermediği için mi eşyayı bu kadar basitleştirdi, yoksa eşyayı basitleştirdiği için mi kendi değerini unuttu?"
Usta bıçağın tıkırtısını kesti. "Bir ağacın yaprağı kuruduğunda, suç kökte midir, yoksa toprağa yağmayan gökyüzünde mi? Önemli olan onun kurumuş olması değil, elindeki bıçakla kuru bir dala hâlâ bir çiçek resmi çizebilecek inancı taşıyıp taşımadığımızdır."
Yolcu avucundaki soğuk metal anahtarı cebine gömdü. Kendi cebinden küçük, paslı bir çakı çıkardı. Yerden kuru bir zeytin dalı aldı. Ustanın yanındaki kayaya, sırtını sol yakadaki beton ormanına dönerek oturdu. Yüzünü sağdaki çiçekli tahta çitlere verdi.
Bıçağın ucunu elindeki kuru dala bastırdı. İlk hamlede eli beceriksizce kaydı, dal parçalandı.
Ama ikinci hamlede... Ahşabın etinde küçücük, hafif kıvrımlı ve zarafet dolu bir çizik açmayı başardı. O an; zamana karşı koştuğu amansız yarışın durduğunu, göğsünün ortasındaki boşluğun, sağ taraftan esen hanımeli kokulu bir genişlemeyle dolarken; elindeki kuru zeytin dalında vaktiyle unuttuğu zarafet yeniden nefes almaya başladı.
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.
Kategori: Hava
Yayın: 26 Ekim 2026 18:13 · Kaynak: ereglihaberleri.com