Son iki yılına siyasi baskıyla giriyor: Trump iki yıl önce ikinci kez başkan oldu
- Donald Trump’ın 2025 yılı başında başlayan ikinci başkanlık dönemi, ABD’nin iç siyasetinde ve küresel diplomatik dengelerde önemli kırılmalar yarattı
- Trump yönetimi, ilk başkanlık döneminde de öne çıkardığı “Önce Amerika” politikasını bu kez daha sert adımlarla uygulamaya koydu
Donald Trump’ın 2025 yılı başında başlayan ikinci başkanlık dönemi, ABD’nin iç siyasetinde ve küresel diplomatik dengelerde önemli kırılmalar yarattı. Trump yönetimi, ilk başkanlık döneminde de öne çıkardığı “Önce Amerika” politikasını bu kez daha sert adımlarla uygulamaya koydu.
Orta Doğu’dan Güney ve Orta Amerika’ya, Asya-Pasifik’ten Kuzey Kutbu’na uzanan geniş bir coğrafyada Washington’ın politikaları yeni kriz alanları ve askeri gerilimler doğurdu.
İran’la iki kez yaşanan savaş, Gazze’de uygulanamayan ateşkes süreci, Suriye’deki yönetim değişikliği, Venezuela’ya yönelik operasyon, Kanada ve Avrupa ülkeleriyle gerilen ilişkiler, Grönland ve Meksika Körfezi’ne ilişkin açıklamalar, Çin’le ticaret savaşı ve gümrük tarifeleri, Trump’ın ikinci döneminin ilk iki yılına damga vuran gelişmeler arasında yer aldı.
5 Kasım 2024’teki seçimleri kazanan Trump, başkanlıktaki ikinci döneminin son iki yılına, 3 Kasım’daki ara seçimlerde Demokratlar karşısında ağır yenilgi sonrası siyasi baskı endişesiyle giriyor.
İran’la iki savaş ve Hürmüz Boğazı’nda gerilim
Washington ile Tahran arasındaki ilişkiler, Trump’ın ikinci başkanlık döneminde askeri operasyonlar ve ağır ekonomik yaptırımların etkisiyle en kritik aşamalarından birine ulaştı. ABD yönetimi, İran’a yönelik askeri baskıyı ve ekonomik ambargoları artırırken bölgedeki askeri varlığını da güçlendirdi.
İran ekonomisi ağır mali baskı altında kalırken, Washington’dan gelen müdahale tehditleri ile Hürmüz Boğazı ve Basra Körfezi’ndeki karşılıklı hamleler Orta Doğu’yu yeni bir çatışma ihtimaliyle karşı karşıya bıraktı.
Trump yönetiminin ikinci dönemindeki en belirgin dış politika adımlarından biri İran’a yönelik askeri operasyonlar oldu. 12 Gün Savaşı kapsamında Haziran 2025’te İran’ın nükleer tesislerine saldırılar düzenlendi. Şubat 2026’da ise İsrail ile birlikte daha geniş kapsamlı bir operasyon başlatıldı ve İran’ın üst düzey yetkilileri hedef alındı.
Savaşın etkileri Hürmüz Boğazı’ndaki gerilimin tırmanmasına ve küresel enerji fiyatlarının yükselmesine yol açtı. ABD’de akaryakıt fiyatlarının artması, Trump yönetiminin iç politikadaki sorunlarını da derinleştirdi. Enerji maliyetlerindeki yükseliş, 3 Kasım’da yapılan ara seçimlerde seçmen tepkisinin nedenlerinden biri olarak öne çıktı.
Ateşkesin ardından çatışmaların yeniden başlaması riskini taşıyan gerilim ise devam ediyor.
Gazze’de ateşkes kırılganlığını koruyor
Gazze ve Filistin coğrafyasındaki çatışmalar, Trump yönetiminin İsrail hükümetine sağladığı diplomatik ve askeri destek eşliğinde sürdü. Filistin topraklarındaki insani kriz ve yıkım derinleşirken Washington, Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Konseyi ve benzeri uluslararası kurumlardan çekilme kararları aldı.
Böylece ABD yönetimi, uluslararası hukuk ve ateşkes çağrıları konusunda eleştirilerin odağında yer aldı.
Trump’ın İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu yönetimiyle sürdürdüğü koşulsuz ittifak, bölgedeki dengelerin Filistin halkı aleyhine daha da ağırlaşmasına yol açtı.
Trump, 2025 yılında Gazze’nin savaş sonrası yeniden inşasını hedefleyen kapsamlı bir plan açıkladı. Planın uygulanmasını takip etmek üzere Barış Kurulu adıyla bir yapı oluşturuldu. Ekim 2025’te İsrail ile Hamas arasında ateşkes sağlandı.
Trump’ın 20 maddelik planı çerçevesinde rehinelerin serbest bırakılması ve Gazze’nin yeniden inşası gündeme geldi.
Ancak ateşkes kırılganlığını korudu. İsrail ordusunun saldırılarını sürdürmesi ve yeniden yapılanma sürecinin ilerleyememesi, Trump yönetiminin Gazze planının pratikte işlevsiz kalmasına neden oldu.
Suriye’de Baas rejiminin yıkılması ve ABD’nin Şam politikası
Trump’ın 5 Kasım 2024’teki seçim zaferinden yaklaşık bir ay sonra, Orta Doğu’da tarihi bir gelişme yaşandı. 8 Aralık 2024’te Suriye’de 61 yıllık Baas rejimi ve 58 yıllık Esad yönetimi sona erdi. Bu gelişme, Trump’ın ikinci başkanlık dönemine henüz başlamadığı geçiş sürecinde gerçekleşti.
Beşar Esad yönetiminin çökmesi ve Şam’daki iktidarın el değiştirmesinin ardından Suriye, farklı güç odakları ve bölgesel aktörler arasındaki nüfuz mücadelesinin merkezine yerleşti. ABD ise sahada kalan askeri güçlerini ve bölgesel müttefiklerini korumaya odaklanan bir strateji izledi.
Kuzey ve Doğu Suriye’de yaşayan Kürtler açısından da yeni bir belirsizlik dönemi başladı. 2014’ten itibaren IŞİD’e karşı mücadelede öne çıkan Kürtler, cihatçı geçmişe sahip güçlerin kontrolündeki yeni Suriye yönetiminin politikaları karşısında geleceklerine ilişkin kaygılar yaşamaya başladı.
Trump yönetimi, Şam’daki yeni yönetime destek verdi ve Suriye’ye yönelik yaptırımların büyük bölümünü kaldırdı. Trump, Geçici Suriye Hükümeti Başkanı Ahmed Şara ile görüşmeler gerçekleştirdi.
Trump’ın 2025 yılında Suriye Özel Temsilcisi ve Ankara Büyükelçisi olarak atadığı Tom Barrack ise Washington’ın Suriye politikasının takipçisi ve uygulayıcısı oldu.
Venezuela operasyonu ve Donroe Doktrini
Trump yönetiminin ikinci döneminde Güney ve Orta Amerika’ya yönelik politikası da askeri müdahale ve doğrudan baskı araçları üzerinden şekillendi. Ocak 2026’da ABD özel kuvvetleri, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu başkent Karakas’ta düzenlenen operasyonla gözaltına aldı. ABD’ye götürülen Maduro, New York’ta yargılanmak üzere tutuklandı.
Venezuela operasyonu, Trump yönetiminin Güney ve Orta Amerika’da uygulamayı hedeflediği “Donroe Doktrini” çerçevesinde değerlendirildi. Ülkenin petrol kaynaklarına ilişkin anlaşmalar da operasyon sonrasındaki sürecin önemli başlıklarından biri oldu.
Aralık 2025’te açıklanan Ulusal Güvenlik Belgesi’nde Trump yönetimi, Asya-Pasifik’e yönelik odağını kısmen azaltırken Avrupa’nın güvenlik önceliğini ikincil konuma çekti. Venezuela’nın da içinde bulunduğu Batı Yarımküre ise ABD’nin “birincil stratejik alanı” olarak tanımlandı.
ABD’nin yakın çevresine ağırlık veren bu yaklaşım, 1823 yılında dönemin ABD Başkanı James Monroe tarafından ilan edilen Monroe Doktrini’nin yeni bir yorumu olarak değerlendiriliyor. Trump’ın adıyla anılan “Donroe Doktrini”, tarihsel doktrinin daha sert ve müdahaleci bir versiyonu olarak tartışılıyor.
Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun hedef alınması ve gizli bir operasyonla ülke dışına çıkarılması, uluslararası hukuk açısından büyük bir krize yol açtı. Karakas’taki siyasi belirsizlik ve Washington’ın doğrudan müdahaleci tutumu, ABD’nin bölge ülkeleriyle diplomatik ilişkilerinde de ciddi gerilimler yarattı.
Venezuela operasyonu: ABD yeni ulusal güvenlik stratejisini hayata mı geçiriyor?
Kanada ile ilişkiler egemenlik tartışmasına dönüştü
Trump, göreve geldikten kısa süre sonra Kanada’nın ABD’nin 51’inci eyaleti olması yönünde açıklamalar yaptı. Kanada’ya yönelik gümrük vergileri uygulamaya koyan Washington yönetimi, fentanil kaçakçılığını gerekçe göstererek sınır güvenliği konusunda da baskıyı artırdı.
ABD’nin kuzey komşusuyla ilişkileri, ticaret kısıtlamaları, gümrük tarifeleri ve sınır güvenliği başlıklarında tarihin en gergin dönemlerinden birine girdi. Ottawa yönetimi, Washington’ın tek taraflı uygulamalarına sert tepki gösterdi.
Kanada, ABD’nin attığı adımları egemenlik ihlali olarak değerlendirirken Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması’nın ruhunun da ciddi biçimde zarar gördüğü yönünde tepkiler yükseldi.
Rusya-Ukrayna savaşında kalıcı barış sağlanamadı
Trump, göreve gelmeden önce Rusya-Ukrayna savaşını kısa sürede bitireceği yönünde açıklamalar yapmıştı. Ancak ikinci başkanlık döneminde yürütülen diplomatik girişimler, kalıcı bir barış anlaşmasıyla sonuçlanmadı.
Trump yönetimi, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy ile görüşmeler gerçekleştirdi. Alaska’da düzenlenen zirvede savaşın sona erdirilmesi için diplomatik temaslar yürütüldü. Bazı yaptırımların esnetilmesi ve enerji anlaşmaları da gündeme geldi.
Buna karşın Washington’ın tek taraflı diplomatik dayatmaları ve Kiev yönetimine sağlanan askeri yardım paketlerinde yapılan kesintiler, savaşın seyrini değiştirdi. Ukrayna’ya yönelik askeri yardım kararlarının ABD Kongresi’nde engellerle karşılaşması ve Moskova ile yürütülen arka kapı diplomasisi, Avrupa’nın güvenlik mimarisinde derin çatlaklara neden oldu.
Trump’ın kısa sürede bitirme sözü verdiği savaşın devam etmesi, yönetimin dış politika hedefleri açısından önemli bir başarısızlık başlığı olarak kaldı.
Trump yönetimi, Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle AB ile de ciddi gerilimler yaşadı.
Çin’le ticaret savaşı küresel ekonomiyi etkiledi
Trump’ın ikinci döneminde Washington ile Pekin arasındaki rekabet, özellikle ticaret ve teknoloji alanlarında sertleşti. Çin menşeli ürünlere uygulanan ek gümrük vergileri ve teknoloji transferine yönelik kısıtlamalar, iki ülke arasındaki ekonomik gerilimi artırdı.
Trump yönetimi, Çin’e yönelik tarifeleri yüzde 100’ün üzerine çıkardı. Pekin yönetimi de karşılıklı misilleme adımlarıyla yanıt verdi. Bu gelişmeler, iki ülke arasındaki ticaret savaşının küresel tedarik zincirlerine yansımasına neden oldu.
Nisan 2025’te “Kurtuluş Günü” olarak adlandırılan adımlarla geniş kapsamlı gümrük tarifeleri yürürlüğe konuldu. Çin’in yanı sıra Avrupa Birliği (AB), Meksika, Kanada ve diğer ülkeler de yeni tarifelerden etkilendi.
Pekin ile Washington arasındaki gerilim yalnızca ticaretle sınırlı kalmadı. Tayvan Boğazı ve Güney Çin Denizi’nde askeri devriyeler karşılıklı güç gösterilerine dönüştü. Teknoloji alanındaki kısıtlamalar ve ekonomik rekabet, iki ülke arasındaki küresel nüfuz mücadelesini daha da belirgin hale getirdi.
Trump, 2025 ve 2026 yıllarında Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile görüşmeler gerçekleştirdi. Bu temasların ardından ticari gerilim kısmen yumuşadı. Ancak iki ülke arasındaki rekabet ve gümrük tarifelerinin yarattığı belirsizlikler devam etti.
Gümrük tarifeleri enflasyonu ve tedarik zincirlerini etkiledi
Trump yönetimi, ABD sanayisini koruma gerekçesiyle Çin, AB, Meksika ve Kanada başta olmak üzere çok sayıda ülkeden ithal edilen ürünlere ağır gümrük vergileri getirdi. Çelik, alüminyum ve otomotiv ürünleri de bu uygulamalardan etkilendi.
AB ile yürütülen müzakereler sonucunda yüzde 15 seviyesinde bir tarife düzenlemesi üzerinde uzlaşıldı. Ancak uygulamalarda yapılan değişiklikler ve farklı ülkelerle sürdürülen görüşmeler, küresel ticarette belirsizlik yarattı.
Trump’ın korumacı ekonomi politikası, küresel tedarik zincirlerini sarsarken ABD’de tüketici fiyatlarının yükselmesine ve enflasyon baskısının artmasına neden oldu. Ticaret ortaklarıyla yapılan anlaşmalar bazı gerilimleri hafifletse de tarifelerin ekonomik etkileri ikinci dönemin önemli tartışma başlıklarından biri olarak kaldı.
Grönland üzerinden Danimarka ve Avrupa ile gerilim
Trump, ilk başkanlık döneminde gündeme getirdiği Grönland’ı satın alma veya ABD’nin kontrolüne alma düşüncesini ikinci döneminde yeniden öne çıkardı. Bölgenin stratejik konumunu ve yer altı kaynaklarını gerekçe gösteren Trump, Grönland’ın ABD açısından önemini sık sık vurguladı.
Danimarka hükümeti ve Grönland özerk yönetimi, bu açıklamalara sert tepki gösterdi. Washington’ın Kuzey Kutbu’ndaki askeri ve diplomatik baskısını artırması, Rusya ve Çin’e karşı bölgede daha fazla nüfuz elde etme politikasının parçası olarak değerlendirildi.
Grönland’ın ABD kontrolüne alınmasına yönelik talepler gerçekleşmedi. Süreç, ABD’nin bölgedeki askeri varlığını artıran bir savunma anlaşmasıyla sonuçlandı. Ancak Trump’ın açıklamaları Danimarka ve diğer Avrupa ülkeleriyle ilişkilerde ciddi gerilim yarattı.
Meksika Körfezi, enerji politikaları ve göçmenlere yönelik operasyonlar
Trump yönetiminin enerji politikalarında Meksika Körfezi’ndeki petrol ve doğal gaz faaliyetleri önemli yer tuttu. Venezuela operasyonunun ardından bölgeden ABD’ye petrol sevkiyatları gerçekleştirildi. Yönetim, bu adımları enerji bağımsızlığı ve fiyat istikrarı hedefleri çerçevesinde değerlendirdi.
Trump, güney sınırındaki göçmen geçişlerini durdurmak amacıyla Meksika Körfezi ve kara sınırlarında askeri unsurları devreye soktu. Körfezin adını “Amerika Körfezi” olarak değiştirme girişimi de yönetimin bölgeye ilişkin politikalarının bir parçası oldu.
Kitlesel sınır dışı kararlarını uygulamaya koyan Trump yönetimi, Meksika hükümetiyle egemenlik ve ticaret başlıklarında da karşı karşıya geldi. Deniz güvenliği ve sınır denetimleri üzerinden yaşanan gerilim, iki ülke arasındaki ilişkileri bölgesel bir krize dönüştürdü.
Avrupa Birliği ve NATO ile ilişkilerde mesafe arttı
Trump’ın ikinci başkanlık döneminin ilk iki yılında ABD ile Avrupa arasındaki ilişkiler de önemli ölçüde gerildi. NATO ülkelerinin savunma harcamalarına katkıları üzerinden yapılan baskılar, yeşil enerji anlaşmalarından çekilme kararları ve Avrupa ürünlerine getirilen ek vergiler, Transatlantik ilişkilerde ciddi sorunlara yol açtı.
Washington’ın Avrupa ülkelerinden savunma harcamalarını artırmalarını istemesi ve NATO içindeki yük paylaşımı tartışmaları, ittifakın geleceğine ilişkin soru işaretlerini büyüttü. Avrupa liderleri, ABD’ye bağımlılığı azaltacak bağımsız savunma ve ekonomi stratejileri geliştirme arayışına yöneldi.
Öte yandan AB ile ticaret anlaşmaları da yapıldı. Avrupa ülkeleri, ABD’den enerji alımlarını artırma yönünde taahhütlerde bulundu. Ancak gümrük tarifeleri ve Grönland krizi gibi başlıklar, ilişkilerdeki gerilimin sürmesine neden oldu.
Böylece Washington ile Avrupa arasındaki ilişkiler, işbirliği ve rekabetin bir arada bulunduğu kırılgan bir zemine taşındı.
Ankara-Washington hattında savunma ve ticaret başlıkları
Trump’ın ikinci başkanlık döneminin ilk iki yılında Türkiye ile ABD arasındaki ilişkiler, liderler düzeyinde yürütülen temaslara rağmen savunma sanayisi, S-400 yaptırımları, bölgesel güvenlik politikaları ve gümrük tarifeleri nedeniyle çift yönlü bir seyir izledi.
Trump yönetimi, iki ülke arasındaki ilişkileri ilk başkanlık döneminde olduğu gibi doğrudan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile kurulan kurumsal ve kişisel diyalog mekanizmaları üzerinden yürütmeyi tercih etti. Çeşitli uluslararası zirvelerde ve yüz yüze görüşmelerde Türkiye’nin bölgesel aktör rolüne dikkat çekildi.
İkili ticaret hacminin artırılması ve kriz alanlarında doğrudan iletişim kanallarının açık tutulması hedeflendi.
İki ülke arasındaki en önemli anlaşmazlık konularından biri olan F-35 savaş uçağı programına dönüş ve savunma sanayisine yönelik kısıtlamalar gündemdeki yerini korudu. Beyaz Saray yönetimi, Türkiye’nin daha önce ödemesini yaptığı F-35 savaş uçaklarının teslimatına ilkesel olarak olumlu yaklaştığını açıklasa da bu süreci Rusya’dan tedarik edilen S-400 hava savunma sistemlerinin elden çıkarılması şartına bağladı.
ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Kongre’ye sunduğu bilgilendirme raporlarında, Türkiye ile savunma sanayisi alanındaki müzakerelerin sürdüğü ancak belirlenen şartlar yerine getirilmeden nihai satış onayının verilemeyeceği vurgulandı.
Türkiye’nin milli muharip uçak KAAN projesi kapsamında ihtiyaç duyduğu motorların tedariki de ABD Kongresi’nin onay mekanizmalarına takılmaya devam etti.
Trump’ın korumacı ekonomi politikası, Türkiye ile ticari ilişkileri de etkiledi. Çelik, alüminyum ve sanayi ürünlerine yönelik küresel kısıtlamalar, iki ülke arasında belirlenen 100 milyar dolarlık ticaret hacmi hedefine ulaşılmasını zorlaştırdı.
Yükselen küresel enerji fiyatları ve dolar endeksindeki dalgalanmalar da Türkiye ekonomisi üzerinde dolaylı maliyet baskıları oluşturdu.
ABD’nin yeni ulusal güvenlik stratejisi: Dış politikada öncelikler yön mü değiştiriyor?
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.
Kategori: Siyaset
Yayın: 05 Kasım 2026 17:26 · Kaynak: ilketv.com.tr