Sarayın Savaş Stratejisi ve Halkın Ekonomik Çıkmazı
- Türkiye'de derinleşen ekonomik kriz ve yoksulluk, toplumsal yaşamı baskı altına alırken, iktidarın bu tıkanıklığı aşmak için dış politikada daha saldırgan ve askeri odaklı bir strateji izlediği gözlemleniyor
- İçerideki sorunların üstünü örtmek için kullanılan savaş söylemi, halkın refahından ziyade mevcut düzenin ömrünü uzatmayı hedefleyen bir mekanizma olarak öne çıkıyor
Türkiye'de pazar yerlerinde yaşanan dramatik görüntüler, halkın içine düştüğü yoksulluğun boyutlarını gözler önüne seriyor. 600 liralık kısıtlı bütçesiyle temel ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan 70 yaşındaki bir vatandaşın, yaşadığı ekonomik zorluğu dile getirirken dahi 'içeri alınma' korkusu yaşaması, ülkede ifade özgürlüğü ve yaşam standartlarının geldiği noktayı özetliyor.
Bu durum, sadece bireysel bir mağduriyet değil, üreten milyonların emeğinin küçük bir azınlığa aktarıldığı sistemik bir yönetme krizinin yansımasıdır. Siyaset alanı, iktidarın muhalefeti tasfiye etme çabaları ve 19 Mart sonrası süreçle birlikte giderek daralıyor.
Toplumun farklı kesimleri örgütlenme ve söz söyleme zeminini kaybederken, iktidar kendi meşruiyetini korumak adına baskıcı yöntemlere başvuruyor. Ekonomik refahı sağlayamayan bu düzen, başarısızlığını örtmek için dikkatleri dış politikaya ve askeri gerilimlere yöneltmeyi tercih ediyor.
Küresel ölçekte emperyalist güçlerin krizlerini aşmak için başvurduğu saldırgan politikalar, Türkiye'yi de doğrudan etkiliyor. Mekke Ortak Savunma Antlaşması ile Suudi Arabistan ve Pakistan ile kurulan askeri iş birliği ve Karadeniz'de artan NATO varlığı, Türkiye'nin bölgesel bir çatışma riskinin içine çekildiğini gösteriyor.
Bu hamleler, Montrö Boğazlar Sözleşmesi'nin geleceği ve ülkenin bağımsız hareket alanı üzerinde ciddi soru işaretleri yaratıyor. Tarihsel olarak egemen sınıflar, içeride çözemedikleri ekonomik ve siyasi krizleri dış düşmanlıklar yaratarak aşmaya çalışmıştır.
Savaş, toplumu 'bayrak altında birleştirme' bahanesiyle yoksulluğu ve adaletsizliği görünmez kılmanın bir aracı olarak kullanılıyor. Savaş sanayisinin büyümesi ve bölgesel güç olma vaatleri, halka sunulan ekonomik masallardan ibaret kalırken, savaşın gerçek faturası yine cepheye sürülen veya vergileriyle bu harcamaları karşılayan emekçilere kesiliyor.
Oysa mevcut yoksulluk ve adaletsizlik kader değildir; parasız ve eşit eğitim, ücretsiz sağlık hizmetleri, güvenceli barınma hakkı ve insanca çalışma koşulları gibi kamusal çözümler mümkündür. 109 yıl önce Ekim Devrimi ile hayata geçirilen toplumsal dönüşüm, eğitimden sağlığa kadar geniş bir alanda milyonların yaşamını iyileştirmenin somut bir örneğini sunuyor.
Türkiye'nin kuruluş sürecinde de önemli bir müttefik olan bu deneyim, başka bir yaşamın mümkün olduğunu hatırlatıyor. Sonuç olarak, savaş hazırlıkları bir dış politika tercihi değil, içerideki siyasi tıkanıklığı örtbas etme çabasıdır.
Halkın yoksulluğu ve eşitsizliği görünmez kılınmaya çalışılsa da, bu süreç düzenin ömrünü uzatmak için kullanılan son çare olarak değerlendiriliyor. Bölgesel çatışma riskine karşı toplumsal farkındalık ve kamusal hakların savunulması, Türkiye'nin geleceği açısından kritik bir önem taşıyor.
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.
Kategori: Siyaset
Yayın: 08 Kasım 2026 13:06 · Kaynak: kocaelihalkgazetesi.com