Taşa Seslenen Kız: Birbirimizi Anlamadan Yakın Kalabilir miyiz?
Choi Eunyoung’un Parlak Gece romanı, Betül Tınkılıç’ın çevirisiyle Timaş Yayınları etiketiyle yayımlandı.
Güney Koreli yazar, dört kuşak kadının hikâyesi üzerinden aile bağlarını, kuşaklar boyunca aktarılan acıları ve birbirini anlamanın güçlüğünü ele alıyor.
Choi Eunyoung, sonsözde romanın nereden başladığını anlatıyor: İnsanlardan korkan ama onların sıcaklığını da arayan küçük Samcheon, elindeki taşa “Arkadaşım, arkadaşım” diye sesleniyor. Sonra bu görüntüye Saebi ekleniyor; soğuk bir kış günü taş basamakta oturup Samcheon’un verdiği haşlanmış tatlı patatesi iştahla yiyen on sekiz yaşında bir kız.
Aynı taş sahnesi romanın içinde de var. Yıllar sonra ölüm döşeğindeki Saebi’nin başında bekleyen Samcheon, on beşine bile basmamış hâlini hatırlıyor: Güneşin ısıttığı taşa sarılmış, “Arkadaşım, benim arkadaşım” diye taşla konuşan bir çocuk.
Kitabı bitirdikten sonra en çok bu görüntüye döndüm. Romanın ilk hareketi burada: Birine seslenmek, karşılık bulmayı istemek. Taşa seslenen kıza bir gün biri “Samcheon” diye karşılık veriyor. Parlak Gece, o karşılığın içinde nasıl yaşanacağını bilmemenin romanı.
Ekim 2026’da Timaş Yayınları’ndan Betül Tınkılıç’ın çevirisiyle çıkan kitabın yazarı Güney Koreli. İlk kitabı 2013’te yayımlanan Choi Eunyoung kadınlar, azınlıklar ve devlet şiddetinin kurbanları hakkında yazdığı öykülerle tanınıyor.
Munhakdongne Genç Yazarlar Ödülü’nü üç kez, ayrıca Heo Kyun, Daesan ve Hankook Ilbo edebiyat ödüllerini almış.
Öykü kitabı Shoko’nun Gülüşü geçen yıl yine Timaş’tan çıkmıştı. Parlak Gece’nin yazar için ayrı bir yeri olduğu son sözden anlaşılıyor: Yetişkin hayatının en zor iki yılında, bir yazar evinde, karla kaplı araziye bakan bir odada yazmaya başlamış.
Kendi anneannesini, savaşta Daegu’ya kaçan ve ona uzaklara gitmesi için bir dünya küresi hediye eden kadını düşünerek yazmış. Çevirmen Betül Tınkılıç Ankara doğumlu, Kore’de dil eğitimi almış, yüksek lisansını Seul Ulusal Üniversitesi’nde tamamlamış.
Romanı Jiyeon anlatıyor. Otuz iki yaşında, boşanmış, rasathanede çalışmak üzere Seul’den Heeryeong’a taşınmış. Anneannesi Yeongok’la mahalledeki bir yokuşta karşılaşıyor. Birbirlerini Jiyeon on yaşındayken son kez görmüşler.
Jiyeon’un derdi daha ilk sayfalarda belli: Birinin kendi tarafında olmasını istiyor ama yakınlığın yeniden müdahaleye, baskıya, incinmeye dönüşmesinden korkuyor.
Anneannesini dinlemeye başladıkça hem onun hayatını öğreniyor hem kendi korkularıyla karşılaşıyor. Yeongok’un anlattıkları Japon işgalinden Kore Savaşı’na, Gaeseong’dan Daegu’ya uzanıyor. Fakat bu bir tarih anlatısı değil.
Dört kuşak kadının birbirine nasıl seslendiğinin, karşılığı nasıl aldığının ya da alamadığının hikâyesi.
Jiyeon bir fotoğrafta büyük ninesinin yüzüne bakarken kendisine benzeyen birini görüyor. Adını da o zaman öğreniyor: Lee Jeongseon. Herkes memleketinin adıyla Samcheon diye seslenirmiş ona. Samcheon kasabın kızı, üst sınıftan biriyle göz göze gelmesi dayakla karşılanıyor.
Oysa kuşlara, gökyüzüne bakmak, demir yolunun nereye kadar uzandığını öğrenmek istiyor. Başını eğmeye çalışıp yeniden kaldırması, onunla ilgili uzun açıklamalardan çok şey söylüyor bana. On yedi yaşında Japon askerleri onu götürmeye geldiğinde, demir yolunu sorduğu genç adam, ailesini bırakıp onunla Gaeseong’a kaçıyor. Kurtarıcı bu.
Sonra sofra sahnesi geliyor. Samcheon kocasının ağabeyi için hazırladığı pilavı götürürken bir çocuk tepsiye vuruyor, kâse kırılıyor. Kocasının derdi ağabeyinin önüne pilav koyulamamış olması. Mutfağa koşarken kırık parçaya basan Samcheon ayağını bezle bağlayıp çorabını giyiyor, yeniden pilav pişiriyor.
Kocası kanlı çorabı görüyor. Acıyıp acımadığını sormuyor. Birini kurtarmayı göze almakla onun acısıyla ilgilenmek arasında kendiliğinden kurulacağını sandığımız bağ burada kurulmuyor.
Roman adamın fedakârlığına hayran olmamıza da izin vermiyor: Geride bıraktığı hayatın hesabını karısından nasıl sorduğunu, ondan nasıl sürekli minnet beklediğini anlatıyor. Samcheon yıllar sonra “O yüzden mi bana alacaklı gibi davrandın?
Ben sana o kadar mı borçluyum?” diye sorduğunda bu sofradan beri birikenleri de söylüyor. Hayatta kalmanın borcu romanın bir dalı ama tohum daha derinde. Samcheon yakınlığa ihtiyaç duyuyor. Kurtarıcısıyla kurduğu yakınlığın içinde nasıl yaşayacağını ise ikisi de bilmiyor.
Saebi’yle olan başka. Hasta yatan Saebi’ye lapa götürüyor Samcheon, Saebi yaptığı yemeğin lezzetli olduğunu söyleyen ilk kişi oluyor. Samcheon babasının kasap olduğunu hatırlattığında Saebi, annesine bakmak için ne kadar çalıştığından söz ediyor.
Utandırması beklenen bilginin karşısına başka bir bilgi koyuyor. Samcheon doğumdan sonra yiyecek yutamadığında Saebi ona pilavı çiğneyip tasa tükürmesini söylüyor. Saebi doğurduğunda Samcheon bez yıkıyor.
İyiliği yapanla ihtiyaç duyanın yeri değişiyor aralarında, kimse kimseye alacaklı kalmıyor. Yine de bu dostluk da incitiyor. Samcheon savaşta kapısına sığınan Saebi’yi kocasının korkusu yüzünden birkaç gün sonra yola gönderiyor ve bunun utancını ömrünce taşıyor. Yakınlık, romanda iyi insanların da birbirine yapabildiği şeyleri içeriyor.
Yeongok’la Jiyeon arasında da öyle. Yeongok eski mektupları torununa okutmaya çekiniyor, çünkü karşılığında verecek bir şeyi olmadığını düşünüyor. Jiyeon buna güceniyor. Jiyeon hastanede başında bekleyen anneannesine para zarfı uzatıyor.
Anneannenin yüzünün bir an kararmasından onu incittiğini anlıyor. İkisi de yakınlığı bir hesap defteri gibi okumaya alışmış gibi ikisi de bundan utanıyor. Termosla getirilen lapa, sesli okunan mektuplar, kombi bozulduğu gece aynı sıcak evde geçirilen saatler onlara başka bir dil öğretiyor.
Bu sahnelerin kıymeti, romanın büyük cümleler kurmadan, yardımın karşılığı nasıl verilir sorusunu iki kadının mahcubiyetinde göstermesinden geliyor.
Jiyeon’un annesi Miseon’la ilişkisi ise bu dilin hiç kurulamadığı yer. Miseon kızına susmayı, karşılık vermemeyi öğütlüyor:
“Karşılık vereceğim diye yediğin dayak ikiyken üç olur, yenemezsin. O yüzden tek fiske ye bitsin.”
Boşanmış kızına en dandik adamın bile bir koruma olduğunu söyleyen de o. Bu cümleleri Kore’den çevrilmiş bir romanda okuduğumu bir an unuttum. Aynısını Türkçe duymak için uzağa gitmek gerekmiyor. Jiyeon’un öfkesini anlamak zor değil.
Ama roman onu kendi öfkesine de baktırıyor: Neden hep annesini suçlamış, onu boyun eğmeye zorlayanlara aynı öfkeyi neden duymamış? Aynı koşullarda büyüse başka türlü davranabilir miymiş?
Jiyeon’un annesini küçümsediği, onun canını nereden yakacağını bilerek konuştuğu da görünür oluyor. Romanın bu sorularda durmasını, kimin daha çok acı çektiğine karar vermemesini önemsiyorum. Yakınlık burada tam da korkulan şeye dönüşüyor: baskıya, incinmeye. Yine de roman o kapıyı kapatmıyor.
Romanın sonlarında Saebi’nin kızı Heeja’dan Almanya’dan bir mektup geliyor. Yeongok vaktiyle onun yurt dışına gitmesine karşı çıkmış, “kadın başına” kendini nasıl koruyacağını sormuş, araları açılmış. Heeja yaşlılığında şöyle yazıyor:
“Birbirimizi asla bütünüyle anlayamayacağımız gerçeği, gençliğimde beni umutsuzluğa sürüklerdi ama nedense bugün bana teselli veriyor.”
Bana göre romanın içinden büyüyen soru bu: Birbirimizi bütünüyle anlayamasak da birbirimize yakın kalabilir miyiz? Belki yakınlığın içinde yaşamayı öğrenmek bu kadar: Taşa seslenen kızın bir gün karşılık alması değil, aldığı karşılığın bedelini sormaması.
Parlak Gece Choi Eunyoung Çeviren: Betül Tınkılıç Timaş Yayınları Ekim 2026 352 sayfa
: Sırfısıldayan 3 – Kayıp Anahtar: Bazı Kapılar Büyüdüğümüz için Kapanır
Betül Tınkılıç Güney Kore Kitap İncelemeleri KR
Siz de Kayıp Rıhtım'da konuk yazar olabilirsiniz!
Kategori: Kültür-Sanat
Yayın: 25 Ekim 2026 17:59 · Kaynak: kayiprihtim.com