Habermetrik
← Ana Sayfa
07 Kasım 2026 21:02
✍ Editör: Habermetrik · Editör Politikası

Dijital çocukluk…(5) - Çocukluk tamirhanesi

Dijital çocukluk…(5) - Çocukluk tamirhanesi
Görsel kaynağı: artigercek.com
⏱️ 17 dk okuma 🛡️ %85 Doğruluk · 1 Kaynak
WhatsApp Paylaş
⚡ 30 Saniyede Özet Habermetrik Yapay Zeka Özeti
  • Çocuk günde yedi saatini rekabetin, aşağılamanın, gösterişin, beğenilme arzusunun ve sürekli karşılaştırmanın hâkim olduğu bir ortamda geçiriyorsa, bu ortam onun kişiliğinin oluşumuna da katılır Kentli, orta sınıf ailelerde sık karşılaştığımız başka bir durum da anne babaların kendi çocukluklarında
Hukuki not: Ölüm haberi: bilgiler adli makamların açıklamalarına dayanır, kesinleşmiş yargı kararı değildir.

Çocuk günde yedi saatini rekabetin, aşağılamanın, gösterişin, beğenilme arzusunun ve sürekli karşılaştırmanın hâkim olduğu bir ortamda geçiriyorsa, bu ortam onun kişiliğinin oluşumuna da katılır Kentli, orta sınıf ailelerde sık karşılaştığımız başka bir durum da anne babaların kendi çocukluklarında eksik kalan şeyleri çocukları üzerinden tamir etmeye çalışmalarıdır. Anne baba, kendi çocukluğunda eksik kalmış, yaralanmış, bastırılmış ya da hasarlı olan şeyi kendi çocuğunda onarmaya çalışır.

Böylece çocuk yalnızca kendi hayatını yaşamaz; anne babanın geçmişinden gelen bir eksikliği de taşımaya başlar. “Biz okuyamadık, sen oku”, “Ben piyano öğrenemedim, sen öğren”, “Benim imkânım olmadı, senin olsun” gibi cümleler ilk bakışta sevgi dolu görünebilir.

Gerçekten de çoğu zaman sevgi içerirler. Fakat çocuğun görevi anne babasının başarısızlıklarını kendi hayatında gidermek/onarmak değildir. Bu durumda çocuk yine başkasının bir gereksinimini doyuran bir varlığa dönüşür. Anne baba çoğu zaman çocuğun gerçek gereksinimlerini değil, kendi içlerindeki yaralı çocuğun gereksinimlerini gidermeye çalışır.

Çocuğa verilen ilgi, emek ve yatırım dışarıdan bakıldığında çok yoğun görünebilir; fakat bu yatırım her zaman çocuğun gerçek benliğine yönelmez. Bazen anne baba kendi çocukluğunda alamadığı sevgiyi, görmediği ilgiyi, yaşayamadığı başarıyı ya da sahip olamadığı imkânları çocuğunda gerçekleştirmek ister.

Sorun, çocuğun ihtiyacıyla anne babanın geçmişten getirdiği ihtiyacın birbirine karışmasıdır. Tam da burada sahte benlik yeniden ortaya çıkar. Çocuk, kendi arzusunu ve kendi ihtiyacını değil, anne babanın geçmişten taşıdığı eksikliği karşılamak zorunda kalır.

Anne baba bazen karşısındaki gerçek çocuğu değil, kendi içindeki yaralı çocuğu görür. Çocuğuna verdiğini düşündüğü şey aslında kendi çocukluğuna gönderilmiş gecikmiş bir armağandır. Böylece gerçek çocuk bütün bu armağanların arasında görünmezleşir; onun yerine anne babanın arzularına, beklentilerine ve onarım fantezilerine cevap veren sahte bir çocuk oluşur.

Bu sahte çocuk çoğu zaman uslu, başarılı, yoğun programlara uyum sağlayan, anne babanın emeğini boşa çıkarmamaya çalışan çocuktur. Ama onun arkasında kendi isteği, kendi öfkesi, kendi sıkıntısı ve kendi çocukluğu yeterince beslenmeyen bir öz benlik kalır.

Çocuk ne kadar desteklenirse desteklensin, eğer destek onun gerçek ihtiyacına değil de anne babanın eski yarasına yöneliyorsa, çocuk yine doymaz. Çünkü orada doyurulan çocuk değil, anne babanın içindeki eksik kalmış çocuktur.

Kentli Çocukluklar Burada özellikle kentli, orta sınıf ve akademik çevrelerde büyüyen çocuklardan söz ediyorum. Sürekli korunaklı alanlarda, anne babanın gözetimi ve koruması altında büyüyen çocuklar, gerçek deneyimler yapma olanakları azaldıkça kendileri hakkında gerçekçi bir fikir geliştirmekte de zorlanabilirler.

Nerede zorlanacaklarını, ne zaman korkacaklarını, neyi başarabileceklerini ne zaman vazgeçeceklerini ve ne kadar cesur olduklarını çoğu zaman gerçek hayat içinde sınayamıyorlar. Aileler ise çocukları teşvik edebilmek için onlara sürekli pozitif geri bildirim veriyor.

Çocuk, çoğu zaman gerçekliğin sınırlarıyla değil, anne babanın destekleyici ve onaylayıcı bakışıyla karşılaşıyor. “Sen yaparsın”, “Sen harikasın”, “Sen özelsin” deniliyor. Bunlar kuşkusuz çocuğun kendine güvenini destekleyebilir.

Ancak kendilik duygusunun yalnızca övgüyle değil, gerçeklikle karşılaşarak da gelişmesi gerekir. Böylece çocuk, çoğu deneyimi anne babanın korunaklı alanında ve onların narsistik övgüleri içinde yaşar. Fakat gerçek deneyim olmadığında narsisizm de gerçeklikle karşılaşamaz.

Çocuğun kendilik duygusu, hayatın sınavından geçerek olgunlaşamaz. Narsisizm, gerçekliğin sınırlarıyla törpülenip normalleşmek yerine, korunaklı ve yapay bir alanda şişirilir. Çocuk çok şey yaşamış gibi görünür; ama aslında kendi hayatını yeterince deneyimlememiştir.

Bunu söylerken geçmişteki analog çocukluğu yüceltmek istemiyorum. Benim yaşadığım analog kültürdeki çocukluklar da her zaman çekici, heyecanlı ya da özgür değildi. Yoksulluk, yoksulluğun getirdiği baskı ve zulüm, eşitsizlik çok ağırdı.

Birçok çocukluk deneyimi travmatik etkiler taşıyordu. Bu nedenle derdim, geçmişi romantikleştirmek değil. Benim peşinde olduğum soru şu: Bütün zorluklarına rağmen analog çocuklukta çocukların ruhsal olarak tamamen çökmemesini sağlayan olumlu şey neydi?

Bana göre bunun cevabı, çocukların kendi çocukluklarını kendi aralarında, çocuklar gibi yaşayabilecekleri bir alanın hâlâ var olmasıydı. Çocuklar, yetişkinlerin sürekli gözetimi ve kontrolü olmadan oynayabiliyor, kavga edebiliyor, barışabiliyor, risk alabiliyor, kendi aralarında kurallar koyabiliyor ve çocukça davranabiliyorlardı.

Bu alan onlara yalnızca oyun değil, bir canlılık da veriyordu. Çocuk, yetişkin dünyasının projesi olmadan, kendi yaşının, kendi bedeninin ve kendi hayal gücünün içinde var olabiliyordu. Belki de analog çocukluğun en önemli koruyucu yanı buydu: Çocuğa çocuk kalabileceği, çocuk gibi davranabileceği ve çocukluğunu başkalarının programı olmadan yaşayabileceği bir izin alanı bırakması.

Çocuklukta Sokağın Eksikliği Bir zamanlar “sokak çocuğu” olmak çok tehlikeli bir şey gibi görülürdü. Sokak çocuğuna dair tehlike anlatıları, çocukların sokaktan içeriye, odalara ve kapalı alanlara alınmasını meşrulaştırdı.

Çocuğun evin içinde, okulda, kursta, arabada ya da kendi odasında olması güvenlik olarak anlaşıldı. Böylece çocuğun korunacağı düşünüldü. Oysa bugün belki de yeniden istememiz gereken şey, çocukların tekrar bir anlamda “sokak çocuğu” olabilmesidir.

Burada sokak çocuğundan kastım ihmal edilen, sahipsiz bırakılan ya da tehlikeye terk edilen çocuk değildir. Kastettiğim şey, çocuğun sokakta kendi yaşıtlarıyla oynayabilmesi, kendi deneyimlerini yapabilmesi, kendi kurallarını kurabilmesi, kendi çocukluk kültürünü oluşturabilmesi ve yetişkinlerin sürekli denetimi dışında bir çocukluk alanına sahip olabilmesidir.

Sokak çocukluğu bu anlamda çok önemli bir değerdir. Bunun hayatımızdan çıkması, çocukluğun en canlı, en yaratıcı ve en gerçek taraflarından birinin kaybı anlamına gelir. Çocukluktaki komşuluk ve mahalle oyun alanlarına imkan tanınması… Sokak bu anlamda yalnızca fiziksel bir mekân değildir.

Sokak, yetişkin denetiminin azaldığı ve çocukların kendi dünyalarını kurabildikleri bir toplumsal alandır. Çocuk sokakta düşer, kavga eder, kaybeder, korkar, cesaret eder, arkadaşının sınırını aşar, kendi sınırı aşılır, küser ve yeniden barışır.

Bütün bunlar bazen acı vericidir; fakat aynı zamanda deneyimdir. Çocuğu bütün risklerden korumaya çalıştığımızda onu yalnızca tehlikeden değil, deneyimden de koruyabiliriz. Çocukların korkusuna ebeveyn korkusu yüklenirse: Ya Başına Bir İş Gelirse?

Paradoks şu: Dışarıda başına bir şey gelir diye korkarak eve kapattığımız çocukların başına bugün en çok şey evin içinde geliyor. Çocuğu sokaktan korumaya çalışırken onu dijital dünyanın içine bırakıyoruz. Fiziksel olarak güvende olduğunu düşündüğümüz çocuk, ruhsal ve duygusal olarak çok daha denetimsiz bir alanın içinde büyüyor.

Geçmişte çocukların hangi ortamlarda sosyalleştiği daha görünürdü. Ev, okul, mahalle ve sokak çocuğun başlıca dünyalarıydı. Anne baba çocuğun arkadaşlarını, öğretmenlerini ve gittiği yerleri az çok tanıyabiliyordu. Çocuğun karşılaşabileceği tehlikeler de daha somuttu.

“Dışarı çıkma”, “Kötü çocuklarla oynama” ya da “O sokağa gitme” denilebiliyordu. Bugün tehlike ortadan kalkmadı; yalnızca yer değiştirdi. Çocuk okulda öğretmenlerin, kreşte eğitmenlerin, arabada şoförün, evde anne babanın kontrolü altında.

Her yerde sorumluluğu üstlenen bir yetişkin var. Eve geldiğinde ise kendi odasına çekiliyor. Bu oda, ilk bakışta çocuğun anne babadan ayrı bir mahrem alan kurması gibi görünür. Anne baba da çocuk kendi odasında olduğu sürece onun güvende olduğunu zanneder.

Oysa dijital çağda çocukların en çok tehlikeye maruz kaldığı yerlerden biri de tam olarak bu mahrem alan, yani kendi odalarıdır. Çocuk fiziksel olarak evin içindedir; ama telefonuyla ya da bilgisayarıyla dünyanın sınırsız, denetimsiz ve çoğu zaman yetişkin dünyasının en karanlık içeriklerine açık bir bölümüne bağlıdır.

Şiddet, pornografik içerikler, aşağılanma, beden idealleri, tehlikeli meydan okumalar, nefret söylemleri ve yetişkin dünyasının başka pek çok içeriği çocuğun odasına girebilir. Günümüzde çocukların pornografik içeriklerle karşılaşma yaşı çok gerilere düşmüştür.

Gündelik hayatta sapkın, korkutucu ya da travmatik sayacağımız birçok görüntü, çocukların odalarında tekrar tekrar karşılaştıkları sıradan içeriklere dönüşebilmektedir. Bir çocuk evden hiç çıkmadan da dünyanın en tehlikeli alanlarına girebiliyor.

Eskiden çocuğun nerede olduğunu bilmek, belli ölçüde hangi dünyada olduğunu da bilmekti. “Odanda” dediğimizde mekânı tarif etmiş olurduk. Bugün çocuğun odasında olması, hangi dünyada bulunduğu konusunda bize neredeyse hiçbir şey söylemiyor.

Çocuk bedenen birkaç metre ötemizde olabilir; ruhsal ve toplumsal olarak ise hiç tanımadığımız insanların, şirketlerin, algoritmaların ve görüntülerin arasında dolaşıyor olabilir. Analog çocuklukta çocuk dünyaya çıkıyordu.

Dijital çocuklukta dünya çocuğun odasına girdi. Üstelik dijital dünya o kadar hızlı değişiyor ki anne babanın bu değişime yetişmesi neredeyse imkânsız hâle geliyor. Çocuğun oynadığı bir oyunun ya da katıldığı bir akımın tehlikeli olduğunu anne baba ancak aylar sonra öğrenebiliyor.

Önceden anne baba çocuğun önünde duruyor ve ona yol göstermeye çalışıyordu. Şimdi ise çoğu zaman çocuğun arkasından koşuyor. Bugün birçok çocuk gününün önemli bir bölümünü sosyal medyada geçiriyor. Sosyal medya yalnızca bir iletişim aracı değil; aynı zamanda sürekli karşılaştırmanın, görünür olma baskısının ve rekabetin yaşandığı bir alan.

Çocuklar burada kendilerini başkalarının başarılarıyla, bedenleriyle, popülerlikleriyle ve hayatlarıyla kıyaslıyorlar. Böylece çocukluk giderek daha erken yaşlarda performans ve görünürlük baskısıyla karşı karşıya kalıyor.

Oysa gerçek hayatta, okulda, mahallede ya da sokakta yaşanan rekabetin yanında başka şeyler de var. Çocuklar yalnızca yarışmayı öğrenmezler; dayanışmayı, yardımlaşmayı, uzlaşmayı, kaybetmeyi, affetmeyi ve merhamet göstermeyi de öğrenirler.

Birlikte oyun oynayan çocuklar, rakip olsalar bile aynı oyunun parçasıdırlar. Kavga eder, küser, sonra yeniden barışırlar. Böylece rekabet, toplumsal ilişkinin yalnızca bir boyutu olarak kalır. Sosyal medyada ise çoğu zaman bu denge yoktur.

Rekabet var; fakat dayanışma zayıf. Görünürlük var; fakat gerçek yakınlık az. Karşılaştırma var; fakat birlikte yaşama deneyimi yok. Bu nedenle dijital dünya, çocukları çoğu zaman daha acımasız ve daha merhametsiz bir rekabet ortamının içine sürükler.

Çocuk fiziksel olarak odasında yalnızdır; ama aynı anda binlerce insanın bakışına, değerlendirmesine ve yargısına açıktır. Bu yüzden mesele yalnızca çocukların güvende olup olmaması değildir. Mesele, onların nasıl bir toplumsal dünyanın içinde büyüdükleridir.

Çocukları dış dünyanın tehlikelerinden korumaya çalışırken, onları görünmez bir rekabetin, sürekli değerlendirilmenin ve merhametsiz karşılaştırmaların hâkim olduğu bir dünyanın içine bırakmış olabiliriz. İdeal Anne Babanın İmkânsızlığı Dijitalleşen kapitalizme ve de özellikle dijital kapitalizme çoğumuz yeniliyoruz.

Algoritmalar… Manipülasyonun maskelenmiş adı. Algoritmalara yeniliyoruz… Burada anne babaları suçlamak çok kolay. Çocuğa telefonu veren anne, tableti açan baba ya da çocuğun saatlerce oyun oynamasına izin veren aile hemen sorumlu ilan edilebilir.

Oysa şunu da itiraf etmek gerekir: Çocuk endüstrisi ve dijital oyalama biçimleri hepimizin işine de geliyor. Hepimiz yorgunuz. Çalışıyoruz, eve geliyoruz, yemek hazırlıyoruz, faturalarla uğraşıyoruz, ilişkilerimizi sürdürüyoruz ve tükeniyoruz.

Çocuğun eline bir telefon, tablet ya da laptop verildiğinde çocuk oyalanıyor; anne baba da bir süre nefes alabiliyor. Aynı anda ise çocuklarımız için sabırlı, anlayışlı, yaratıcı, bilgili ve sürekli ulaşılabilir anne babalar olmamız bekleniyor.

Modern toplum anne babaların önüne “ideal annelik” ve “ideal babalık” gibi neredeyse imkânsız bir model koyuyor. Bu model, sanki anne babalık yirmi dört saat, haftanın yedi günü eksiksiz bir dikkat, sevgi, sabır ve pedagojik bilinç gerektiriyormuş gibi davranıyor.

İdeal anne ve baba çocuğuyla kaliteli zaman geçirecek, onu dinleyecek, oyun oynayacak, doğru sınırları koyacak, sağlıklı yemek hazırlayacak, ekran süresini kontrol edecek, okuluyla ilgilenecek, duygularını anlayacak ve bütün bunları mümkünse öfkelenmeden yapacaktır. Hiç kimse bunu yirmi dört saat sürdüremez.

Üstelik bugün çocuk yetiştirmeye ilişkin çok sayıda pedagojik yaklaşım var. Bu çoğulluk bir imkân olmakla birlikte anne babaları sürekli suçlu hissettiren bir duruma da dönüşebiliyor. Çocuğa katı davranırsanız katılığın ne kadar zararlı olduğunu anlatan sayısız teoriyle karşılaşırsınız.

Çocuğa çok hoşgörülü davranırsanız bu kez onu şımarttığınızı söyleyen başka teoriler var. Çocuktan odasını toplamasını isterseniz onun sınava hazırlanmasını engellemiş olabilirsiniz. Önce matematik çalışmasını isterseniz dinlenme ihtiyacını görmezden gelmiş sayılabilirsiniz.

Önce dinlenmesine izin verirseniz bu defa sorumluluk duygusunu geliştirmediğiniz söylenebilir. Sonunda anne baba ne yaparsa yapsın kusurlu ve suçlu hâle gelebilir. Çünkü artık tek bir pedagojik norm değil, birbiriyle yarışan, hatta birbirini geçersiz kılan çok sayıda norm var.

Anne baba yalnızca çocuğunu yetiştirmeye çalışmaz; aynı zamanda sürekli değişen pedagojik tavsiyeler, dijital tehlikeler ve toplumsal beklentiler arasında doğru yolu bulmaya çalışır. Böylece annelik ve babalık, çocuğun büyümesine eşlik edilen doğal bir ilişki olmaktan giderek uzaklaşır; sürekli denetlenen, değerlendirilen ve yanlışları aranan bir performansa dönüşür.

Anne baba artık yalnızca çocuğuna karşı değil, pedagojik teorilere, uzmanlara, topluma ve kendi vicdanına karşı da hesap vermek zorundadır. Ne yaparsa yapsın başka türlü davranması gerektiğini söyleyen birileri mutlaka vardır.

Çocuğuna sınır koyarsa suçludur, koymazsa yine suçludur. İlgilenirse aşırı koruyucudur, ilgilenmezse ihmalkârdır. Günümüzde annelik ve babalık, ne yaparsanız yapın sonunda yanlış yapmış sayıldığınız, suçluluk duygusunun neredeyse kaçınılmaz hâle getirildiği hastalıklı bir toplumsal duruma dönüşmektedir.

Buradaki hastalıklı olan annelik ya da babalığın kendisi değil, anne babalardan sürekli kusursuz olmalarını bekleyen ve onları kaçınılmaz biçimde yetersiz hissettiren toplumsal düzendir. Anne baba başaramadığında da çocuk bir süre tablete, dijital dünyaya bırakılır.

Anne baba nefes alır. Fakat bu bırakma hâli, ideal annelik ve babalık imgesiyle uyuşmadığı için hemen ardından suçluluk gelir. Böylece çocukla kurulan sevgi ilişkisine suçluluk da karışır. Anne baba çocuğunu sever, onun için çok şey yapar; ama aynı zamanda ona yetemediğini, onu ihmal ettiğini, onu dijital dünyanın içine bıraktığını düşünerek suçluluk duyar.

Bu nedenle günümüzde çocukla kurulan sevgi ilişkisi çoğu zaman yalnızca sevgiyle değil, suçlulukla da örülüdür. Anne baba çocuğa bir şey verirken yalnızca onu mutlu etmeye değil, kendi suçluluğunu da yatıştırmaya çalışır.

Çocuk ise bu suçluluğun içinde hem çok korunur hem de görünmez biçimde yalnız bırakılır. Sosyal Medya Terbiye Ediyor, Eğitiyor Birkaç hafta önce Nina Kolleck’in Der Kampf in den Köpfen. Wie TikTok, Instagram & Co. unsere Kinder manipulieren (2026) adlı kitabı yayımlandı.

Türkçeye kabaca Kafaların İçindeki Savaş: TikTok, Instagram ve Benzerleri Çocuklarımızı Nasıl Manipüle Ediyor? şeklinde çevrilebilir. Kolleck’in temel düşüncelerinden biri, sosyal medyanın artık yalnızca bir iletişim ve eğlence aracı olmadığıdır.

TikTok, Instagram ve benzeri platformlar, geçmişte büyük ölçüde ailenin, okulun ve yakın çevrenin yerine getirdiği toplumsallaştırma işlevlerini üstlenmeye başlamıştır. Kolleck, kitabında Almanya’da 15 yaşındaki bir gencin haftada ortalama 48 saatini, yani günde yaklaşık 7 saatini ekran karşısında geçirdiğini gösteriyor.

Bu süre, okulda geçirilen zamandan, aileyle geçirilen zamandan ve arkadaşlarla yüz yüze geçirilen zamandan daha fazladır. Burada önemli olan nokta yalnızca çocukların çok fazla ekran kullanması değil. Asıl mesele, bu zaman içerisinde çocuğun kimler tarafından ve nasıl biçimlendirildiği.

Çocuk günde yedi saatini rekabetin, aşağılamanın, gösterişin, beğenilme arzusunun ve sürekli karşılaştırmanın hâkim olduğu bir ortamda geçiriyorsa, bu ortam onun kişiliğinin oluşumuna da katılır. Dijital kapitalizm artık evlerimizin içine, çocuk odalarına kadar girmiş durumda.

TikTok, Instagram, YouTube, Facebook ya da X gibi platformlarla mücadele etmek bireysel düzeyde son derece güç. Çocuğa getirilen katı yasaklar ise çoğu zaman onun okulda ve arkadaş çevresinde dışlanmasına yol açabilmekte.

Bu nedenle mesele artık yalnızca ebeveynlerin koyacağı kurallarla çözülebilecek bir sorun olmaktan çıkmıştır. Dijital kapitalizm, çocuklarımızın gündelik yaşamının ayrılmaz bir parçası hâline gelmiş durumdadır. Kolleck ayrıca OECD ülkelerindeki gençlerin yaklaşık yarısının haftada 30 saatten fazla zamanını internette geçirdiğini belirtmektedir.

Bu durum, sosyalleşmenin niteliğinde de köklü değişimler yarattı. Dijital çağın asıl dönüşümü yalnızca ekran karşısında uzun zaman geçirilmesi değil, ekranın bir sosyalleşme alanına dönüşmesidir. Artık giderek daha fazla insan, sosyal medya aracılığıyla sosyalleşmektedir.

Oysa merhamet, dayanışma, empati ve birlikte yaşama becerileri tarihsel olarak yüz yüze ilişkiler içinde öğreniliyordu. İnsanlar birbirlerinin yüzünü görerek, sesini duyarak, beden dilini okuyarak ve fiziksel olarak aynı mekânı paylaşarak sosyalleşiyorlardı.

Bugün ise filtrelenmiş fotoğraflar, yapay zekâ tarafından üretilen görüntüler ve dijital olarak kurgulanmış hayatlar arasında yaşıyoruz. Üretilmiş gerçeklikle yaşanan gerçeklik arasındaki mesafe giderek büyüyor. Yapay zekâ tarafından üretilen bir görüntü ile gerçek bir fotoğrafı ayırt etmek her geçen gün daha zor hâle geliyor.

Bu durum yalnızca bir bilgi sorununa değil, aynı zamanda bir gerçeklik sorununa da işaret ediyor. Gerçeklik ortadan kalkmıyor; ancak ona ulaşmak giderek zorlaşıyor. Çünkü sahnelenmiş hayatlar, kurgulanmış kimlikler ve yapay benlikler gerçekliğin önüne geçiyor.

Sosyalleşme normalde insanların birlikte düşünmesi, hissetmesi ve davranması sürecinde ortaya çıkar. Oysa bugün bu sürecin önemli bir bölümünü algoritmalar üstlenmiş durumda. Kiminle arkadaş olacağımızı, hangi içerikleri göreceğimizi, neye ilgi duymamız gerektiğini ve hatta neye öfkeleneceğimizi büyük ölçüde algoritmalar belirliyor.

Facebook’un, Instagram’ın ya da TikTok’un bize önerdiği insanlar ve içerikler üzerinden ilişki kuruyoruz. Böylece sosyal ilişkilerin kurulmasında insani tercihlerin yerini giderek teknik sistemler almaya başlıyor. İnsan eksik ve başkalarına bağımlı bir varlık olarak dünyaya gelir.

Toplumsallaşma, bu eksikliği giderme biçimlerinden biridir. Biçimsiz duygularımıza, düşüncelerimize ve davranışlarımıza içinde yaşadığımız ilişkiler aracılığıyla biçim veririz. Nasıl davranacağımızı, nelere öfkeleneceğimizi, neleri ayıp sayacağımızı, kimlere hayranlık duyacağımızı ve kendimizi nasıl göreceğimizi bu süreç içinde öğreniriz.

Sosyoloji de uzun zamandır insanın sosyalleşmiş olarak doğmadığını, sosyalliği süreç içinde öğrendiğini söyler. İnsan önce ailesinde sevilmeyi, kabul edilmeyi ve aidiyet duygusunu öğrenir. Daha sonra okulda birlikte yaşamanın kurallarıyla karşılaşır; arkadaşları arasında iş birliğini, rekabeti, çatışmayı ve uzlaşmayı deneyimler.

Klasik sosyoloji bu süreci birincil ve ikincil sosyalleşme olarak tanımlar. Daha sonra üniversite, meslek eğitimi ve çalışma hayatı üçüncül sosyalleşme alanları olarak görülür. Günümüzde ise bunların üzerine yeni bir katman eklenmiştir: dijital sosyalleşme.

Ancak dijital sosyalleşme önceki aşamalardan yalnızca biri değildir. Bebeklikten itibaren hayatın bütün aşamalarına nüfuz eden ve diğer sosyalleşme biçimlerini de dönüştüren bir süreçtir. Çocuk ailesiyle otururken, okuldayken, arkadaş grubunun içindeyken ve hatta odasında yalnız kaldığında bile dijital dünyanın etkisi altındadır.

Bu nedenle dijital sosyalleşme artık diğer sosyalleşme biçimlerine eklenen bir süreç değil, onların tamamını kuşatan bir çerçeve hâline gelmiştir. Sosyal medya yalnızca çocuğun arkadaşlarıyla konuştuğu bir araç değildir.

Ona neyin güzel olduğunu, neyin başarılı sayıldığını, nasıl görünmesi gerektiğini, hangi bedenin arzu edilir olduğunu, neye gülmesi ve neye öfkelenmesi gerektiğini de gösterir. Bu nedenle çocuk yalnızca toplumsallaşmıyor; aynı zamanda toplumsallaştırılıyor.

Bu ayrım kanımca önemli: Toplumsallaşmak karşılıklı bir süreçtir. Çocuk başkalarıyla ilişki kurar, onları değiştirir ve kendisi de değişir. Toplumsallaştırılmak ise daha edilgen bir konumu anlatır. Çocuk başkalarının hazırladığı sistemlerin içine girer ve onların mantığına uyum sağlar.

Dijital dünyada bu “başkaları” artık yalnızca insanlar değil. Algoritmalar, şirketler, reklam sistemleri, fenomenler ve görünmeyen ekonomik çıkarlar da çocuğun sosyalleşmesine katılır. Bir başka değişim de kimlikler alanında yaşanmaktadır.

Geçmişte Mardin’in bir köyünde doğan bir çocuğun kimliği daha belirli kategoriler üzerinden tanımlanıyordu: Kürt, Arap, Süryani, Müslüman, Hristiyan, kadın ya da erkek olmak gibi. Bu kimlikler ortadan kalkmadı; ancak belirleyici güçlerini kısmen kaybettiler.

Dijitalleşmeyle birlikte daha önce görünmez kalan çok sayıda kimlik ve yaşam deneyimi görünür hâle geldi. İnsanlar kendilerini anlatabilir, temsil edebilir ve görünür kılabilir oldular. Fakat burada yeni bir paradoks ortaya çıktı: Herkesin konuşabildiği bir ortamda anlam üretmek zorlaştı.

Bilgi çoğaldı, fakat anlam azaldı. Sürekli akan içerikler arasında insanlar daha fazla veriye ulaşıyor; ancak bu verileri yorumlamak ve anlamlandırmak giderek güçleşiyor. Kolleck’in aktardığı verilere göre günümüz gençlerinin yaklaşık üçte ikisi haber ve bilgiyi öncelikle sosyal medya üzerinden edinmektedir.

Oysa geçmişte bilgi büyük ölçüde gazetelerden, kitaplardan, üniversitelerden ya da uzman kurumlardan alınırdı. Bugün ise haber akışının önemli bir bölümü algoritmalar tarafından düzenlenmektedir. Bu nedenle yalnızca bilginin kendisi değil, hangi bilginin bize ulaşacağı da kontrol edilmektedir.

Üstelik bu bilgi herkes için aynı değildir. Algoritmalar her kullanıcıya farklı bir dünya sunar. Böylece insanlar ortak bir gerçekliği paylaşmak yerine, kendi algoritmik evrenlerinde yaşamaya başlarlar. Sonuç olarak sorun yalnızca ekran başında geçirilen saatler değildir.

Asıl mesele, sosyalleşmenin, gerçeklik algısının, kimlik oluşumunun ve bilgiye erişimin giderek algoritmalar tarafından şekillendirilmesidir. Dijital kapitalizm artık yalnızca ekonomiyi değil, insanların nasıl düşüneceğini, ne hissedeceğini, neyi önemli bulacağını ve dünyayı nasıl algılayacağını da etkileyen temel bir toplumsal güç hâline gelmiştir. Devam edecek…

💬 Habere Tepkinizi Belirtin:
Habermetrik WhatsApp Kanalına Katılın

Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.

Kanalı Takip Et →
Kaynaklar: artigercek.com
Haber metni ve görseller artigercek.com sitesine aittir; tam içerik kaynak sitede yayınlanır.
Haber Künyesi
Kategori: Hava
Yayın: 07 Kasım 2026 21:02 · Kaynak: artigercek.com
Kaynağı Oku ↗